Çocuklarla iletişim hem ne kadar kolay hem de ne kadar zordur. Size yüreğini açar ama güvenip güvenmeyeceğini bir olayla öğrenir. İzler sizi, gözlemler. Bu sayede öğrenir merhameti, yardımlaşmayı, sağduyulu olmayı ya da tam tersi bağırmayı, vurmayı, kırmayı. Ayna etkisi anlayacağınız durum. Siz nasılsanız çocuğunuz da ona dönüşür. Bu süreçte kitapların etkisi de yadsınamayacak kadar büyüktür. Mesela aniden Salih Emre hayatınıza girebilir ve sizi bir başka hayatla tanıştırabilir.

Çocuğunuz kitaplar aracılığıyla birçok hayatı gözlemleme ve deneyimleme imkânına sahip olur. Sizin için de bir yolculuktur bu kitaplar. Aklınıza hiç gelmeyen, çocuğunuzla hiç konuşmadığınız ve deneyimlemediğiniz bir olayı bir kitap aracılığıyla düşünebilirsiniz. Benim için Salih Emre’nin, Hans’ın, Sabit ve Münevver Aldilli’nin hayatları eşsiz bir deneyim oldu. Oğlumu büyütürken kulağımda kalması gereken bir hikâye hediye etti bana Kaan Elbingil.

Kaan Bey ile ilk çocuk romanı Kardeş Mardeş Deme Bana üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifle okumanız dileğiyle.

Sizinle daha önce “Berk ve Çıp Çıp Dedektif Oldu” kitabınız için bir araya gelmiş, Berk üzerinden çocuk edebiyatı üzerine söyleşmiştik. Bu kez Berk’i uğurluyor, Salih Emre ile tanışıyoruz. “Kardeş Mardeş Deme Bana” ilk çocuk romanınız. İlk sorum da romanın ortaya çıkma süreci üzerine olacak. Salih Emre ve ailesinin hikâyesi nasıl doğdu?

Hikâyeyi kurgulayalı bayağı bir zaman olmuştu aslında. Ancak çok da derinlikli bir haritası yoktu. Bir dosya içinde, birkaç paragraflık notlar hâlinde yatıyordu bilgisayarımda. Yazmaya koyulduğumda kafamdaki malzemenin adım adım değiştiğini hissettim. Hikâye gitgide derinleşti, uzadı, detaylandı, sorunlar birken beşe çıktı. Bazı şeyler bana da sürpriz oldu açıkçası.

Salih Emre’nin mizah dolu kompozisyon ödevi ile başlıyor olaylar. Öğretmen yarıyıl tatiline girmeden önce son derste içlerinden geldiği gibi, özgürce bir kompozisyon yazmasını istiyor ama maalesef öğretmen ortaya çıkan bu kompozisyonu “sorunlu” buluyor. Salih Emre kompozisyonunda kardeşi ile tostunu paylaşmak ile tostunu çöpe atmak arasında bir fark görmediğini dile getiriyor. Ancak henüz 9 yaşında ve böyle düşünmesi ya da düşünmeden kurgulaması da muhtemel. Eğitim sistemimizdeki bu kalıpları nasıl yıkacağız? Hep karşı tarafın duymak istediklerini söyleyerek özgün bireyler nasıl yetiştireceğiz?

Okul, zor bir konu olmuştur hayatımda. Ta ana okuldan itibaren. Okullar, eğitimle azarın, saygıyla dayağın harmanlandığı, zorunluluklarla örülmüş soğuk binalar olarak kalmıştır ruhumda. Tabii 70’ler 80’lerden bu yana çok şey değişti. Bazı şeylerse hâlâ aynı. Neyse ki, okul kadar önemli bir şey var elimizde: Öğretmen! Öyle öğretmenlerle karşılaşıyorum ki sınıfı zehir gibi, mutlular, meraklılar, ataklar. Çünkü öğretmenleri zehir gibi. Siz etkinliğinizi yapıverin, deyip sınıfını bana teslim eden öğretmenle de karşılaştım. Öğretmenler, aile kadar önemli bence.

“Öğretmen notu: Ailesiyle görüşülmesine!” Bu cümleyle Salih Emre’nin kompozisyonun altında karşılaşıyoruz. Öğrenciyken de öğretmen olduktan sonra da çocuğun durumunun ailesi ile görüşülmesindeki eksik unsurlar beni hep rahatsız etti. Elbette çocuğun yaş, deneyim gibi unsurları göz önünde bulunduruluyor, ailenin koruyuculuğu esas alınarak ailenin çözüm yaratması bekleniyor bu görüşmelerde ama sıkıntı şu ki çoğu zaman bu görüşmelerde çocuk olmuyor. Hâliyle onunla ilgili durumlarda onu ötekileştirmiş oluyoruz ve yine öğretmen tecrübeme dayanarak söylüyorum ki bu görüşmeler amacına ulaşmıyor. Çocukları, “çocuk” statüsünden “birey” statüsüne neden almıyoruz sizce? Çocukların kendi duygularını tanımasında, ifade edebilmesinde çocuk edebiyatının rolüne dair neler söylemek istersiniz?

Belki de çocukları birey olarak görmek işimize gelmiyor. Öyle yaparsak, ‘kafa tutabilir’, eleştirebilir ya da bitmeyen açıklamalara ihtiyaç duyabilirler. Çocuk işi bu kadar da zor olmamalı zaten değil mi? Çocuk sonuçta, gel-gel, git-git, sus, otur, çalış… Oh keyfe bak, emret dur! Edebiyat, kabul etmiyor bunu. Etrafına bak, diyor. Ne farklı duygular, psikolojiler var, diyor. Ve senin, diyor; dünyadan haberin bile yok!

Salih Emre’nin babası Sabit Aldilli gönlündeki mesleği çorbacılık ile güzel bir hayat yaratmış. Ancak Sabit Bey’i kardeşi adeta dolandırarak yüzüstü bırakmış. Geride borçlar kalmış üstelik evlerini ve dükkanlarını terk etmek zorunda kalmışlar. Sabit Bey’in hâlâ bir şeyleri düzeltme umudunda olsa da eşi Münevver Hanım bu olaylardan çok etkilenmiş. Ancak Münevver Hanım parasız kalmaktan daha çok rezil olmaktan korkuyor. Komşuların onlar hakkında ne düşündüğünü düşünerek kendini yıpratıyor. Borçlar değil, borç için kapıya birileri gelirse komşulara ne deriz kaygısında. Hep “elalem ne der” iç sesi ile yaşıyor. Toplum olarak da maalesef buna yatkınız. Peki kendimiz için yaşamayı, yaşamın getirdiği her türlü iyi ve kötü şeyin kendi seçimlerimiz sayesinde olmasını nasıl sağlayabiliriz?

İç dünyanda, elaleme yer olurken, kendine yer yoksa sonuç bu oluyor. Kendinle kalabilmek, sorumluluğunu almak, hatanı kabullenmek türünden medeni özellikler, yıllar içinde uzaklaşmış bizden. Bir de kavramlar çok karışmış. Kendini sevmek koşulsuz haklılıkla karıştırılıyor mesela. Başkalarını sevmek, koşulsuz teslimiyetle. Ha deyince düzeltilecek şeyler değil bunlar. Daha minicikken, içimize yerleşmesi gereken kavramlar.

Sabit Bey, Salih Emre’nin İngilizcesinin gelişmesi için öğrenci değişim programı ile Hans’ı eve getiriyor. Hans’ın gelişiyle evdeki bütün dengeler değişiyor. Kitabı okumayanlar için sürprizini kaçırmak istemiyorum ama merak etmeden de duramıyorum. Hans, bir Alman adına, kimliğine sahip olmasaydı Salih Emrelerin evine girebilir miydi?

Girerdi tabii ama bir yabancı olmasının sağladığı pozisyon, hikâyeyi biraz daha renklendirmiş oldu.

Anlatıcımız Salih Emre’nin ta kendisi. Kahraman bakış açısı ile Salih Emre’nin dünyasına girebiliyoruz. Anlatıcı olarak olaylara asıl sebebiyet veren ebeveynlerini seçmek yerine Salih Emre’yi seçmenizin nedenini öğrenebilir miyim?

Diğer alternatifleri de düşündüm tabii. Kahramanın çocuk olması, anlatımın bir çocuğun gözünden yapılması, okuyucunun kurduğu bağ açısından önemli. Sanırım, bu hikâyeyi anlatsa anlatsa Salih Emre anlatır dedim içimden.

Ah Sungur, canım Sungur! Sungur’u elindeki topla kendi mahallemde görmek isterdim. Onunla oynamak, sohbet etmek isterdim. Maalesef ki fiziksel ya da sözel şiddet her yaş grubunda çok yaygın. “Yok sayma” da benim nazarımda bir tür şiddet. Sungur’un da yok sayılarak akran zorbalığına uğradığını söyleyebilirim. Akran zorbalığı, toplumumuzda hastalık gibi yayılan şiddetin ilk adımları. Belki de çocukluktan başlayan bu süreç için neler yapabilir, şiddeti nasıl yok edebiliriz?

Şiddet dünyamızın göz bebeği. Hele ailede şiddete eğilim varsa, çocuk çoktan kapmış oluyor bu illeti. Başlıyor diş geçirebileceği birilerini aranmaya. Bu konu, üzerinde ciddi mesai harcanarak öğretmenler, psikologlar, psikiyatristler, sosyologlarla el ele verip seferberlik yapılması gereken bir konu. Konumuz çok maalesef, gerçekten çok!

Mayışıklar müzik grubu hakkında da konuşmak isterim. Bu müzik grubu ile unsurlar aklınıza nasıl geldi? Çocuk edebiyatı yazarı olarak bu dünyayı nasıl takip ediyorsunuz, onların anlam evrenini kendinizde nasıl güncel tutuyorsunuz?

Bir müzik grubu nasıl olurdu, diye hayal ettim sadece. Kitaptaki gibi bir konsere hiç gitmedim. Gördüm mü sağdan soldan? Onu da hatırlamıyorum ama yaklaşık bir şeyler gördüm belki de. Özel olarak araştırmadan içimden böyle bir sahne çıktı.

Romanınızda okurlarınızı paylaşım, empati, sorumluluk gibi duyguların güzelliği ile buluşturuyorsunuz. Bu alt metinler çocuk edebiyatı ile ilgili birçok soru getirdi aklıma. Çocuk edebiyatını eğitim malzemesi olarak gören anlayışa katılıyor musunuz? Sizce çocuk edebiyatının görevi nedir? Eserler mutlaka ders ya da öğüt verme sorumluluğu taşır mı?

Şunu herkes biliyor artık, okura işaret parmağınızı doğrultmaya kalkışırsanız, çuvallarsınız. Tarafsız olması gerekiyor kitabın. Olayları, insanları birbirinin hakkını yemeden göstermesi gerekiyor. Çıkarım yaparken çocuğun sağ duyusu, zekâsı devreye girecek. Bu aynı zamanda işin keyifli ve yaratıcı kısmı.

Röportaj için hazırlandığım günlerde güzel bir haber ile buluştuk. Kardeş Mardeş Deme Bana Dil Derneği Beşir Göğüş Ödülü’ne layık görüldü. Öncelikle tebrik ediyorum. Bu ödülü almak sizin için ne ifade ediyor? Ödüllerin yazarlık kariyeri için katkısı, avantajı ve dezavantajı hakkında neler söylemek istersiniz?

Teşekkür ederim. Beşir Bey, edebiyat adına büyük çaba harcamış biri. Onun adına verilen bir ödül benim için gurur kaynağı. Kaldı ki Dil Derneği ödülü bu. Benim açımdan hem mutluluk hem de sorumluluk. Artık daha da sıkı çalışmalıyım.