Öyküleri Varlık, Öykülem, Mavi Yeşil gibi dergilerde yayımlanan ve 2017 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “Dikkate Değer” görülen Halil Yörükoğlu’nun ilk öykü kitabı Kaçış Rampası Sel Yayıncılık aracılığı ile geçtiğimiz ekim ayında okurları ile buluştu.

Yabancılaşmanın sıradanlaştığı, her şeyin ve herkesin kolayca görmezden gelindiği, söylenemeyenlerin yerini homurtu ve uğultuların aldığı günümüzde, kentlerde betonlar içinde ya da kendi cenderesinde sıkışıp kalan bazen umudunu bazen hayatını bazen de aşkını kaybeden çoğu kendi kendilerine bile seyirci erkek kahramanların yaşamları öykülerde anlatılan.

Balık kılçığından karakter analizi yapan da var, çıkarına gelince yan çizen taksi şoförü de, tuttuğu balıkların gazabına uğrayan da var anası ile sevgilisi arasında sıkışıp kalan da… Her biri farklı dünyalardan her gün plazalarda ya da metrobüste rastlayabileceğiniz herhangi biri. Özel biri.

Yörükoğlu ile öykülerin yazım sürecinden başlayıp kitabını ithaf ettiği Ahmet Uluçay’a, okur- yazarlığını besleyen edebiyatçılara, öykülerin diline ve henüz içinden çıkamadığımız pandemi sürecine dair söyleştik.

Varlık, Öykülem gibi önemli dergilerde öyküleriniz yayımlandı. Kaçış Rampası bir ilk kitap, ilk kitapların yolculuğu genellikle daha zorlu olur.  Kitabın, öykülerin yazım ve derlenme sürecinden bahseder misiniz?

Ben yazmaya görece biraz geç başladım. 28 yaşında ilk öykümü yazdım. Yazdıkça dergilere ve online platformlara gönderdim. Doğal olarak yayımlayan da oldu, cevap vermeyen de. İlk dosyamla 2017’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer görüldüm. Sonra yeniden dosya oluşturdum, gönderdiğim her yayınevinden ret aldı. Tekrar bir tane daha hazırladım. Bununla 2019 Mart ayından itibaren Sel Yayıncılık ilgilendi. Ve süreç buralara geldi.

Son yıllarda öykü yazma ve okuma konusunda geçmiş dönemlere nazaran daha büyük ve güçlü bir ilgi olduğunu gözlemliyoruz. Bunun arkasında birçok neden olabilir elbet. Belki de öykü kısa fakat yoğun yapısı ile modern insanın temposu yüksek gündelik hayatına paralel bir şekilde bir romana göre daha hızlı akıp bittiğinden okur romanda olduğunun tam tersi hiç bölünmeyip metinde süreklilik sağlayabildiğindendir. Ne dersiniz bu duruma bir anlamda modern çağın yazın türüne etkisi diyebilir miyiz?

İçinde bulunduğumuz hayat, artı ve eksi yönleriyle her anlamda bizi bir değişime sokuyor. Daha hızlı, daha yoğun, daha zor ve tempolu bir hayatımız olduğu ortada. En azından büyük şehirlerde. Ve okumaya gönül veren insanlar, yenilgiyi kabul etmek istemedikleri için en azından kısa öykülerle edebî zevklerini zinde tutmak istiyor olabilirler. Çünkü metrobüste giden birinin, daha fazla zamana ihtiyaç duyacağı için, belki bir roman takip etmesi pek mümkün değil. Öykü kolay okunur, kolay anlaşılır anlamında demiyorum bunu, en azından başlayıp bitirebileceğini hissetmesi insana iyi geliyor olmalı. Soru daha çok bu durumun yazın dünyasına etkileriyle ilgiliydi ama okuma alışkanlığı ile üretimin beraber gittiği belirgin bir durum sanırım. Şartlarımız okumayı da yazmayı da hayal kurmayı da yönlendiriyor bence.

Ahmet Uluçay’ı eşsiz filmleri ile birlikte ona bu filmleri yaptıran sinema tutkusu ve azmi ile de hatırlıyoruz. En çetin, en zorlu şartlar hatta imkânsızlıklar altında ürettikleri birçok sanatçı için ilham verici. Siz de Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’a bir gönderi ile kitabınızı ithaf ettikleriniz arasına katmışsınız kendisini. O hiçbir zaman kendini gizleyip saklamasa da ki bir anlamda biyografiktir film, “köylü yönetmen” gibi bir önek konulmuştu bir dönem adının yanına. 2009 yılında kendisini kaybettik fakat çağımızın hastalığı ötekileştirme tüm hızı ile artarak devam ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ahmet Uluçay ve yaşadıkları çok kıymetli. O kaçışını sinemadan yana kullanan ve çeşitli zorluklarla mücadele eden bir ilham kaynağı benim için. Ve kendi dünyasından çıkıp evrensel bir meseleye ve anlatıma sahip olması da ayrıca önemli. Bu sebeple kitabın ve kitaptaki bir şeylerle uğraşan hatta bir yerlere kaçmak için bir çıkış arayan insanların ona, kendimce selam vermesini arzu ettim. Bunların yanında köylü yönetmen diyenler için bu talihsiz bir ifade olmuş. Bu klişe, edebiyatta da galiba “taşra” ifadesiyle yer alıyor. Taşra yazarı, kent yazarı gibi… Eserleri, yazarları incelerken galiba bu tip tanımlamalar hoşuna gidiyor birilerinin. Yer yer küçük görmelerinden de kaynaklanabilir tabii bu. Eskide kalmış bir tartışma benim açımdan. Birileri bir şeyler anlatıyor. Dünyanın bir ucunda birisi bundan etkileniyor. İster köydeki birini anlatsın, ister şehirdekini.

“‘Birbirine yakın duran ama değmeyen bir sürü nesne. Hepimiz gibi.’ , ‘Kimse sormaz mı bir insanı ya? Hani kimsesiz de olsan gene bir arayıp soran çıkar sanki.’  İki ayrı öyküden ama işaret ettiği yer aynı olan iki farklı cümle. Yalnızlık ve yabancılaşma. Kentlerde betonlar içinde sıkışıp mutsuz evlilikler sürdüren hem ilişkilerine – bunu sadece öznel anlamda söylemiyorum tüm ilişkiler için-  hem de birbirlerine yabancılaşan insanlar. Kendinden başkasını önemsemeyip başka hayatları başka dünyaları merak etmeyenler. Edebiyat tam da bu noktada insanı anlamak, inancımızı pekiştirmek için mi imdadımıza yetişiyor? Ne söylemek istersiniz kurmaca ile ilgili?

İstanbul’da yaşarken oturduğum apartmanda neredeyse bizim köy kadar insan oturuyordu. Birbirimizi tanımamız imkânsız. Şehir hayatı böyle. Aslında köyde de kimse birbirini tanımıyor bence. Birey olmaktan, kendimize özel alan inşa etmekten başka bir konu bu. Merak etmemek övünülen bir şey. Birine hâl hatır sorduğunda iyi insan oluyorsun muhtemelen. İç içe girmiş sınırsız bir hayat talep etmiyoruz belki, elektrik faturası alırken diğer faturada ismi yazan insanı hiç bilmiyor olmak bir yerde garip. Ölüm bir şekilde tanışmaya vesile olabilir geç de olsa. Çok şükür insan kokan bir varlık.

Bunun yanında günlük hayatta ıskaladığımız ya da denk gelmediğimiz insanları kurmaca bir metinde tanıyıp onlarla bağ kurma imkânı buluyoruz. Haliyle kurmacalar yabancılaşmayı bir nebze ortadan kaldırıyor diyebiliriz. İnsana temas etmemizi sağlıyor. Neredeyse kimsenin birbirini dinlemediği günümüzde; birilerini anlamak, bir şeyden haberdar olmak, bir meseleyi duymak, hissetmek önemli bir adım bence.

Kitaptaki öykülerin tematik bir bütünlüğü, izleği olduğunu görüyoruz; içten içe bir kaçış. Eşlik edenler kadın olsa da kahramanlarının hep erkek olduğu öyküler okuyoruz kitapta. Temelde sevgiyi arayan, takdir görmek bazen de bir başkası olmayı isteyen bu erkekler sanki içlerine kaçmış anlatmaktan çoktan vazgeçmişler, değil hayata kendilerine karşı bile bir iddiaları kalmamış. Çoğu orada öylece sıkışmışlar gibi, hayata eğreti, kendilerine misafir. Onları sisteme teslim olmayıp yersiz yurtsuzluğu seçmiş kişiler olarak da tanımlayabiliriz miyiz?

Evet, kitaptaki erkeklerin neredeyse hepsi hayata ve kadınlara (ki kadınlar için doğrudan hayat diyebiliriz) karşı bir türlü bir şeyleri olduramamış erkekler. Yani halledemeyen, toparlanamayan, biraz kaygı bozukluğu yaşayan ve her yerde rastlayabileceğimiz erkekler aslında. Sisteme teslim olmadıklarını da söyleyebiliriz. Çünkü teslim olursan, kör topal izin verilen yolda ilerleyebiliyorsun. Zorlansan da bir tarafın ayak uyduruyor bence. Ama yazmaya çalıştığım insanlar, kendi küçük dünyalarında debelenip duran insanlar. Bir yerlere takılıp kalmış olmaları, trajikomik durumları da söz konusu tabii.

Okuduğumuz hikâyeleri zihnimizde onlara ait daha öncesinden oluşan deneyimlerle anlıyoruz bir bakıma. Sinirbilimci Benjamin Bergen’e göre dil bilgisi bir film yönetmeni gibi hareket ederek bize neyi, ne zaman modelleyeceğimizi söylüyor. Yani kelimeleri okur okumaz cümlenin sonunu bile beklemeden model oluşturmaya başlıyoruz. Bu durum yazarın kelimeleri sıralama şeklinin çok önemli olduğu anlamına geliyor. Dil ve anlatım ile ilgili düşüncelerinizi aktarır mısınız?

Dil ve anlatım bence konuşulan bu konuların hepsinden daha önde bir konu. Yani umudum öyle olması yönünde. Ben bir okur olarak kendimi şanslı hissediyorum. Yerli ya da yabancı, günümüz yazınında tam anlamıyla lezzetli diyebileceğimiz kalemlerin olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan benim dil ve anlatıma bakışım basit aslında. Türkçeyi doğru ve yerinde kullanmayı, yazdıklarımın okunabilmesini istiyorum. İnsanların kendi dilinde yazılan bir metni, dilin hor kullanımı sebebiyle okuyamaması büyük bir sorun gibi geliyor bana. İçerikten bağımsız ritmi olan metinler yazmayı arzu ediyorum. Bu ritim zaten dil ve anlatımla ilgili belirli bir akışkanlığı yakalamaktan geçiyor.

İyi Biri, insanın ve doğal olarak toplumun ikiyüzlülüğünü sosyolojik ve psikolojik olarak, sıradan bir hikâye fakat güçlü bir anlatım ile ifade ediyor. Ne yazık ki kadınlar gibi trans bireyler de şiddete uğramaya devam ediyorlar. Hatta pandemi sürecinde evlerinden, yerlerinden ediliyorlar. Nasıl bitireceğiz bu şiddeti?

İnsana dair umutsuz laflar etmeme lüzum yok, haddim de değil. İyi insan olmanın içeriğini tartışarak bir noktaya gelinebilir belki. Zaten herkes bunu söylüyor. O görünmez koruma kalkanları kaldırılacak; herkes vicdanlı, adil, özgür olmanın yolunu bulacak. Birey olarak da devlet olarak da. Bagajları temizleyip iyi biri olmak. Evrensel ahlak kurallarına sahip olarak. Hatta en asgari kurallar bile kâfi olabilir. Belki bu sayede hayat daha yaşanılabilir hale gelebilir.

Gelişen teknolojinin sunduğu fırsatların da etkisi ile geçmişe kıyasla yazan insanların metinlerini yayımlamaları hiç değilse sanal mecralarda çok daha kolay. Diğer taraftan sayıları her geçen gün artan birçok yayın var dolaşımda. Kitaba dönüşsün ya da dönüşmesin tüm bunlara rağmen iyi edebiyatın görülmemesi mümkün mü? Yoksa bazen de bile isteye ıskalanıyorlar mı?

İllaki ıskalanan eserler oluyordur, bunda yaşadığımız her gelişmenin etkisi olabilir. Ama ben bununla ilgili biraz pozitif bir duruşa sahibim. İnsanlar çok farklı kaynaklardan besleniyor artık. Herkes, ilgisine göre küçük dünyalar kuruyor kendine. Herkes online bir alışveriş hâlinde, her anlamda. Bu sebeple iyi eserin gizli saklı kalacağını düşünmüyorum, en azından birileri için görünür olacaktır. Öykü üzerinden gidersek, öykü okuru (ufak bir okur çevresi diye bir şey var ve onlar çoğu kitabı takip ediyor bence, yani o dar daire) kolay kolay ıskalamıyor gibi. Sayıları kaç, oranı ne bilmiyorum ama yayınevi odaklı olduklarını da düşünmüyorum. Yani bir yazar iyi bir öykücüyse çok mütevazı bir yayınevinden çıkıp okurunu bulup daha büyük bir yayıneviyle yoluna devam ediyor mesela. Aynı yayınevinde kalarak da kendi okurunu oluşturabiliyor. İzlenimim bu. Bir kitabın o halkanın dışına çıkması, yani daha fazla bir kitleye ulaşması için de başka faktörler devreye giriyor galiba. Sadece okurların etkili olduğu bir durum değil. Genel olarak iyi kitap yolunu bulur fikrindeyim. Bulamayanlar kötü kitaptır demiyorum tabii.

Türkiye edebiyat tarihinde çok kıymetli öykücülerimiz var. Geleneksel hikâye birikimimiz de biçim ve içerik olarak günümüz öykü yazarlarına pek çok imkân sunuyor. Sizin gerek okurluğunuzu gerek yazarlığınızı besleyen hikâyeler ve öykücüler kimlerdir?

Çok fazla isim var. Ve bu bizim için şans. Başta Sait Faik Abasıyanık. Herkesin bildiği ‘50 kuşağı. Nezihe Meriç, Cemil Kavukçu. Sonrasında gelen Behçet Çelik, daha sonra Mehmet Günsür, günümüze kadar gelirsek Birgül Oğuz, daha da yakınlara gelirsek Hakkı İnanç, beni hem okur hem de yazmaya çalışan biri olarak besliyorlar.

Kendi tecrübenizden de yola çıkarak ilk kitabını yayımlatmak isteyen yazarlara karşı yayınevlerinin tutum ve yaklaşımını olumlu ve olumsuz anlamda bizimle paylaşabilir misiniz?

Genel olarak şöyle diyeyim. Dosya oluşturup yayımlanması adına yayınevlerine gönderen bir yazar adayının sadece iki isteği var bence. Dosyasının okunması ve olumlu-olumsuz bir cevap alınması. Sanırım bu iki istek bile bazen gerçekleşmiyor. Neden olmuyor, inanın anlaması güç. Belli ki çok yoğunlar ve hepimiz yazıyoruz ama dosyaları okumak ve geri dönüş yapmak da bu işlerin bir parçası. Ben kendi adıma hepsini yaşadım: Nazik bir cevap ve tavsiye, otomatik cevap, cevapsızlık ve olumlu cevaplar… Hatta ilk dosyam gönderdiğim bütün yayınevlerinden ret cevabı almıştı. Ama geldiğim noktada, çalıştığım Sel Yayıncılık’ın ve öykülerime yoğun mesai harcayan editörüm Zarife Biliz’in kitabım üzerinde ciddi emekleri vardır. Bunu da belirtmek isterim.