“Mutluluğun başka bir yerde olduğu avuntusu çoğumuz için geçerlidir.”

Yönetmenin son filmi üzerine yaptığı konuşmasındaki bu sözü aslında çoğu filmi için bir gerçektir. Nuri Bilge Ceylan’ın birçok filminde uzaklara gitmek isteyen karakterlere rastlamak mümkün, somut anlamda olmasa bile bir uzaklaşma isteğiyle beraber anlam arayışı ve özünde kişinin kendini bulma arzusunun hissettirildiği karakterleri görürüz. Aşırılıktan uzak ve tiyatral olmayan oyunculuklarla da filmler doğal bir izlenim bırakmayı fazlasıyla başarıyor. Repliklerin getirdiği jest ve mimikler, oyuncular tarafından gizlendiği için karakterlerin gözünden ne hissettiğini anlayan seyircide bir tamamlanmışlık duygusuyla beraber kendini zeki hissetmesi mümkün kılınıyor. Pek tabi yönetmenin her filmi üzerine farklı yazılar yazılabilir ancak bu yazımda sizlere en çok etkilendiğim “Uzak” filminden bahsetmek istiyorum. Belki de etkilenmenin sebebi filmde kendimden çok şey bulmuş olmamdır. Özümüzde egolu varlıklarız bizden olanı duymayı, kendimizle bağdaştırdığımız karakterleri seyretmeyi severiz. Hatta zaman zaman bu karakterlere sinir olur onları eleştiririz, eleştirdiğimiz yerlere dikkat, ne de olsa birisini eleştirmek üzere kullandığımız kavramlar bizde de var olmasa o kavramın bilincine nasıl varabiliriz ki?

Film, gemicilik işi bulma umuduyla köyünden İstanbul’a gitmek üzere yola çıkan Yusuf karakterinin uzaklardan kadraja doğru yürüdüğü sahne ile başlar. Görmek isteyen için anlaşılacak çok sahne var filmde, bu ilk sahne de o nitelikte diyebiliriz. Bir diğer ana karakter ise Yusuf’un İstanbul’da bir süreliğine evinde konaklayacağı uzaktan akrabası Mahmut karakteridir. Mahmut da zamanında taşradan kente gelmiş ve geçimini sağlayıp kentte kalmayı başarmış orta yaşlarda bir reklam fotoğrafçısıdır. Basit bir TV dizisi misali iyi karakter tamamen iyi travmaları var diye gözümüzde yumuşatmaya çabalayıp her fırsatta da kötülüğünü bariz bir sahtelikle gösterdikleri kötü karakterler tamamen kötü şeklinde ayrım yapılmadan tüm doğallığıyla bir seyir imkânı sunduğu için bu tarz filmleri seyretmenin keyfinin çok başka olduğu düşüncesindeyim. Hayata rasyonel bakan çoğu kişi de benimle aynı fikirdedir zira Yusuf ve Mahmut karakterlerine felsefi derinliğiyle beraber etik bir analiz yapma imkânı, yaşama realist yaklaşmayı huy edinmiş bireyler için haz verici olacaktır. Felsefe yapma! sözünün çokça işitildiği bir coğrafyada üç saatini entelektüel aktivitelere ayıracak kişi sayısı kaçtır o da ayrı mesele tabii…. Karakterlere dönecek olursak biri daha erdemli diğeri pek de öyle değil şeklinde bir anlayış benim açımdan zor olsa da eminim izleyen çoğu kişi Mahmut karakterini daha sinsi bulmuştur ancak bir karakterin zeki diye daha az erdemli olacağına inanmıyorum. Mahmut karakterinin Yusuf’a karşı takındığı pek de misafirperver olmayan ve kırıcı tavrı gereğinden fazla olsa da sadece bunlara bakıp Mahmut için kötü bir karakter örneği şeklinde bir tanımlama yapamayız. Yusuf taşradan getirdiği ve kentin karmaşasına henüz alıştıramadığı bir saflıkla karşımıza çıkıyor ve bu durum da Yusuf’un biraz rahat bir karakter olduğu izlenimini veriyor. Evinde misafir olarak konaklayan birinin rahat tavırları elbette yalnız yaşamaya alışmış ve kendi çapında bir yaşam kültürü oluşturmuş Mahmut için rahatsız edici oluyor. Aslında Yusuf için de tam olarak rahat bir karakter demek yanlış olacaktır sonuçta hava şartlarının zorlayıcı olduğu İstanbul’da gemicilik işi için yeni insanlarla tanışıyor, bir şekilde çabalıyor ancak şehirde iş bulurum umuduyla gelmesine rağmen durumların taşradan farksız olmadığını da anlıyor. Zaten seyirciyi bir gözlem yapmaya davet eden filmde kameranın da seyirci rolüne bürünmesi olması gerektiği gibiydi. Sinematografinin olağanüstü bir dikkat çekiciliği olmasa da filmin olayıyla müthiş bir uyum yakaladığı bir gerçek. Film oldukça doğal ve hayattandı, hiçbir sahnesi absürt değildi. Neredeyse her sahnenin değerler etiğini bu denli doğal bir o kadar da derinden işlemesi ayrıca takdire şayandı. Son sahnelerin derinliği o kadar çarpıcıydı ki anlatmadan geçmek istemedim. Filmin ortalarına doğru bir sahnede Mahmut Yusuf’tan sigara istiyor Yusuf ise kendi içtiği gemici sigarasını veriyor Mahmut küçümser bir tavırla “bu içilir mi?” tarzı bir şeyler söylüyor Yusuf bundan rahatsız olup sessizce söyleniyor fakat bu olay çok kısa süren, dikkat çekmeyen ve hatta komik bir sahne gibi geliyor başta. Sonralarda bir sahnede Mahmut çekim yapmak için saatini arıyor bulamayınca Yusuf’a imalı bir şekilde “sen benim saati gördün mü” tarzı bir şeyler soruyor, gizlice Yusuf’un çantasını karıştırıp çantayı da açık bırakıyor, sonrasında çantada değil başka bir yerde saati bulsa da Yusuf’a söylemiyor. Hırsız olmamasına rağmen çantasını açık halde gören Yusuf sonraki gün Mahmut evde yokken, belli ki bir daha dönmemek üzere sessizce evden ayrılıyor. Eve döndüğünde Yusuf’un gittiğini anlayan Mahmut, Yusuf’u görmese de gemici sigarasını görüyor ve son sahnede, başta küçümseyip içmediği gemici sigarasını uzaklara dalarak içiyor böylece bize anlamlı bir bitiş sunuluyor. Hor gördüğümüz, küçümsediğiniz insanlar bize ne kadar uzak olabilir ki?

En genel çerçeveden filme baktığımızda bir tarafta hedefi taşradan kurtulup İstanbul’da çalışmak olan fakat büyük şehrin karmaşıklığında ve acımasızlığında kendine yer bulamayan Yusuf karakteri varken diğer tarafta kendine kentte bir şekilde yer bulmuş fakat hayata karşı beklentilerini bile bile törpüleyen asıl hayalini gerçekleştirememiş bir Mahmut karakteri yer alıyor. Mahmut aslında geniş bir kitaplığa sahip, Tarkovski seyreden ve zamanında hayali Tarkovski gibi filmler yapmak olan bir fotoğrafçı. Birçok sahnede de anlıyoruz ki aslında Mahmut’un potansiyeli de var ancak kendisi çoktan bu hayalini kalbinde bir yük olarak taşımayı kabullenmiş. Gerçekleşmemiş bir potansiyel insanın hayatı boyunca kalbinde taşıyacağı bir hüzündür esasında. İçinde bir potansiyel barındırdığının farkında olmasına rağmen ileride gerçekleştiremeyeceği hayalleri olan yolun başındakiler için ise kalpteki burukluk çoktan başlamıştır. Hayatın sunduğu acımasız imkanlar yeteneğimizi bastırmamızı ve onu kalbimizde taşımayı öğretse de, sorun çevrenin hoyrat tavrı ise aşılamayacak bir sorun gibi görülebilir. Bizim yıldızımızın parlaması için illa başkalarının yıldızı mı söylenmelidir? İleride dönüp kendinize “ ideallerime ne kadar uzağım?” diye sorduğunuzda kalbinizin derinliklerinde hak edilmiş fakat yaşanmamış yıllar bırakmamanız için, hayallerinize, ideallerinize ve potansiyelinize bir adım bile uzak olmamanız dileğiyle.