Mitolojinin ne olduğunu sözlük kavramları ile bir cümle ile sınırlayarak açıklayabiliriz peki bu gerçekten “Mitoloji”nin ne olduğunu tanımlar mı?

Bir kaynağa göre Mitoloji “Milletlerin masallaşmış tarih öncesi efsanelerinin tümü” olarak ele alınmış.

Yanlış.

Bana kalırsa – öznel bir fikir belirttiğim için bunun altını çizmek zorundayım – mitolojinin bununla uzaktan ve yakından alakası yok.

Benim fikrimce mitoloji; henüz bilim ve gerçeklik ile tanışmayan insanoğlunun, etrafında kendisinden bağımsız şekilde gelişen, gücünü yetiremediği durum ve olayları anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak gelişmiş, kitabî dinler öncesi tarihi araştırma ve anlamada bizlere oldukça yardımcı olan bir olgudur.

Bir topluluğun – burada milletin diyerek araştırma alanını sınırlandırmak istemedim – tarihini araştırmak için o topluluğun inanç sistemine de değinmek gerekir çünkü insanlığın ortaya çıkışından bu yana bütün sosyal yaşam bir inanç sistemi dahilinde gelişmiştir. Bugün bile, insanlar inançları doğrultusunda giyiniyor, inançları doğrultusunda besleniyor ve inançları doğrultusunda hayatlarını devam ettiriyor. Hıristiyanlar eşitliğe inanıyor, Müslümanlar domuz eti yemiyor, Hinduizm inancına mensup kişilerce ise ineğe bağlı besinler tüketilmekten kaçınılıyor. İnanç sistemi; insanların sosyal yaşamlarının tam ortasında, onların her hareketine hükmedercesine varlığını uzun zamandır sürdürüyor. Ve bu inanç sistemleri mitolojiden bağımsız olarak ele alınır ise, bu bakış açısının nesnelliği sorgulanabilir hale gelir.

İnsanlığın bitmek bilmeyen ve “varlık” canlılığını sürdürdüğü sürece de sona ermeyecek olan ‘bilme ihtiyacı’nın bir sonucu olarak sosyal bilimler ortaya çıkmıştır. Bu sosyal bilimler de, insanların yeryüzüne ayak bastıkları ilk andan günümüze dek gelişen düşünsel ve eylemsel aktiviteleri inceleyen bilim dalları olarak gelişmiştir. Bu sosyal eylemleri inceleyen bilimleri anlamada bir metod olarak Mitoloji karşımıza çıkıyor.

Mitoloji, sosyal bilimlerin oluşumu ile beraber, bu bilimlerle kolektif olarak yer almaya mecbur kalmıştır çünkü geleneksel inanç sisteminin kaynağı kavranmadan; toplumun sosyal menşei ve yaşam koşulları dönemin ruhu ile algılanamaz. Bu da sosyal bilimlerin temelinde yatan objektifliğin sınırları konusunda bir soru işareti oluşumuna sebep olur.

Mitolojinin olgusal etkileri, dönem ruhu ile beraber incelenmelidir. Çünkü ancak bu metod ile objektiflik ışığında nesnel yargılara ulaşabiliriz; böylece sosyal bilimlerin de üzerine kurulu olduğu arketipin istikrarı sarsılmamış olacaktır.

Peki mitoloji gerçekten öyküselliği ile mi öne çıkmalıdır yoksa içerdiği sembolik anlamlar ve semantik detaylar bazında mı ele alınmalıdır?

Elbette bu cümleden ikincisi daha baskın görünüyor, öyküselliği tercih edip işin içinden sıyrılanlar için bu yazının devamı pek bir anlam ifade etmeyecek; bizden demesi.

Öncelikle, bir varlığın sembolik anlamının irdelenebilmesi ve kavranabilmesi için varlığın durumunun anlaşılması gerekir. Bana kalırsa; kozmogoni destanlarından tutun da bir unvan merasimine dek her yüzeysel olarak görünüşünden daha derin nitelikler barındırıyor mitoloji öyküleri.

Birkaç örnekle mitolojinin derinine inmekle ilgili konuşacağız.

Örneğim Baba & Oğul ilişkisine değinelim. Mitolojilerin birçoğunda – özellikle Türk Mitolojisi’nde – bu ilişkiye dair mücadele örnekler çok fazla. Baba & Oğul mücadelesi kimilerince yeryüzündeki hakimiyet ile bir bağlantı içinde olarak ele alınır. Bu mücadelenin genellikle kazananı oğuldur ve bu zafer aslında yeninin eski, gençliğin ihtiyarlık, çağdaşlığın gelenekçilik üzerindeki zaferidir. Sadece dönemin gerektirdiği bir zorunluluk olarak değil de, hayatın ve doğanın yenilenebilirliği – canlılığı – olarak da kimilerince ele alınmıştır. “Canlılık mı?” dediğinizi duyar gibiyim, evet canlılık. Doğan, gelişen ve ölen varlıkları ‘canlı’ olarak adlandırdığımız bir sistemde her yeni jenerasyonun da, kendisinden önce doğmuş, gelişmiş ve kendisinden önce ölecek varlıkların sahip olduğu bilgelik tahtına sahip olma istediği yadsınamayacak bir döngünün parçasıdır. Bu döngü ise bizlere ‘Canlılık’ kavramını sunar.

Dînî bağlamda ele alınan inançlı oğlu – kâfir baba ideolojisinde de inançlı oğlun babayı yenmesi ise bir bakıma iyilik – kötülük bağlamını çağrıştırmaktadır. Kısacası, iyiler hep kazanır(!)

Büyük Hun’larda Tuman’ın Mete tarafından ok ile öldürülmesi ve askerlerin de Mete’yi takiben Tuman’a ok ile karşılık vermesi aslında yeniciliğin, gelenekçilik üzerinde söz sahibi olarak baskın karakter vasfına geçmesini izleyebildiğimiz örneklerden biridir.

Bir de “Yükseğe Sıçrama” vardır Türk Mitolojisi’nde. Göktürk efsanelerinde Hakan olabilme umudu ile kardeşler arasında yapılan ağaca doğru en yükseğe sıçrama yarışına bakıldığında; Gök Tanrı inancının hâkim olduğu topluluklardan olan Göktürkler’deki bu uygulama, Hakanlık vasfının Tanrı tarafından onaylanması – göğe ulaşarak – en hak eden kişiye verilmesi ile ilişkilendirilmiştir.

Yine Altay Türkleri’nden bir boyun destanında geçen, çocuğu olmayan hakanın varis seçmesi gerektiğinde başına yanar mum koydurduğu iki direk diktirmesi ve iki direğin arasından en yükseklere atlayıp mumu düşürmeyi başaranın da sıradaki Hakanlık vasfına sahip olması durumunda, iki direk arasını hakanlığa giden yol ve mumu de yolu aydınlatıcı – rehberlik edici – unsur olarak ele alabiliriz. Bu uygulama da, Gök Tanrı’nın rehberlik edeceği kişilerin seçilmesi anlamını içinde barındırıyor olabilir.

Kısacası; mitoloji aslında görünenin ardında derin anlamlar içeren ve toplulukların hayatına yön veren unsurlar barındıran, ‘Birkaç hikâye işte’ bakış açısı nedeni ile maalesef unutulmaya yüz tutmuş değer varlıklarından biridir. Daha çok okumak bizleri, geldiğimiz yerleri ve bugün bile yaptığımız eylemlerin kaynağını keşfetme serüvenimizde rehberlik edecektir.

 

*Bu ortaya atılan teoriler hiçbir gerçeklik içermemektedir, kayıtlı bilgiler elimize maalesef eylemlerin ve geleneklerin içerdiği anlamların detayı ile ulaşmamıştır. Bu bilgiler, yaşayan toplumların eylemleri ile mitolojileri karşılaştırılarak bir akıl yürütme yöntemi ile çıkarımlar şeklinde derlenmiştir.