Meteora’dan başlayıp Mora ile devam eden ve yarım günlük Atina ile son bulan görüntüde küçük, içerikte büyük ilk Yunanistan ziyaretimi 2016’ya sığdırmış oldum. İki Amerikalı, iki Yunan ve bir Türk olarak, bir fıkranın karakterleri gibi tamamladığımız bu yolculuk, güzel yerlerle, güzel yiyeceklerle ama pek de bana hitap etmeyen içeceklerle son buldu.

Meteora, Atina’dan trenle 4 saat kadar sürecek bir yolculukla ulaşabileceğiniz, hayatınızda görebileceğiniz en etkileyici doğal oluşumların tepelerine kondurulmuş manastırlarıyla, ziyaretçi akınına uğrayan bir bölge. Buraya ulaşmak için Kalambaka’yı geçit olarak kullanabilirsiniz. Meteora’daki manastırları dolaşmak en az bir gününüze mal olacağından, kalmak için Trikala ya da Kalambaka’yı seçebilirsiniz. Trikala’dan Kalambaka ise otobüsle 20 dakika sürüyor. Kalambaka’ya vardığınızda, Meteora’ya ulaşmak pek kolay değil. Aslında sağlam bir trekking geçmişiniz olmasını gerektirebilecek tırmanışlar istiyor her bir manastır. Dolayısıyla, Kalambaka içerisinde bulunan Visit Meteora tur şirketinin, mevsime ve grubun sayısına göre 25-35 EUR arası değişen fiyatlar ile sunduğu Meteora turu en optimum tercih olabilir. Saatine ve gününe göre açık olan 3 manastırı görebileceğiniz, birçok yerde durup manzarada inanılmaz fotoğraflar çekebileceğiniz, Meteora’ya dair birçok bilgi edinebileceğiniz bu tur bence Meteora’daki en iyi seçenek.

Fotoğraftaki Kastraki Köyü ve obelisk yeryüzünün en etkileyici oluşumlarından biri olan Meteora’nın kalbinde yer alıyor.

Dünya kültür mirasında yer alan Meteora’nın adı Yunanca “meteoros” tan (havada asılı) gelmekle beraber meteor kelimesiyle de aynı kökten. 11. yüzyıldan itibaren münzevi keşişlere ev sahipliği yapmış manastırları üzerinde barındıran bu harika oluşumlar, aynı zamanda dünyanın en fazla talep gören kaya tırmanışı yerlerinden.

Bizimle ilgili sevimsiz kısmı ise keşişlerin bu kadar zor bir yer seçmelerinin nedeni yaşamak için, Türklerin istilaları. Vakti zamanında atalarımızın zorlaması onların hayatını ne kadar değiştirmiş bilemiyor olsak da günümüzde böyle bir yeri ziyaret ediyor olmak, güzel bir deneyim.

Moni Agiou Nikolaou, Kastraki’ye en yakın manastır, sadece 2 km. 15. yüzyılda yapılmış bu manastırın iki kilometrelik yolu elbette ki dik merdivenlerden oluşuyor. Manastırları gezmeye başlamak için, eğer Kastraki’den başlıyorsanız elbette, başlangıç noktası olarak tercih ediliyor. Moni Megalou Meteorou ise manastırların en yukarıda bulunanı –deniz seviyesinden 613 m yukarıda- ve en çok bilineni. Vakti zamanında en zengin manastırmış, arkasında servetini bu manastıra akıtan Sırp imparator Symeon Uros olmasından dolayı. Bu iki manastırın haricinde, Moni Varlaam, Moni Agias Triados dikkat çeken diğer manastırlardan. Manastırları 3 EUR karşılığı ziyaret edebiliyorsunuz, eğer uğradığınız zamanlarda açıksa.

Manastırlar arası dolaşırken, oldukça etkileyici manzaralara sahip, unutulmaz kareler yakalayabileceğiniz gözlem noktalarını da göreceksiniz.

Meteora’da keşişlerin yaşam alanları sadece kayaların tepelerine kurulmuş manastırlardan ibaret değil. Mağaraların içerisinde oyulmuş yaşam alanlarında da inzivaya çekilmiş olan keşişlerin orada hayatlarını nasıl idame ettirdikleri biz modern hayatın nimetlerine fazlasıyla alışmış olanlar için büyük soru işareti.

Kaya tırmanışçılarının da Mekke’si kabul edilen Meteora, benim şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici yerlerden biri oldu. Her ne kadar Kalambaka’nın merkezinden Moni Agias Triados’a tırmanmak beni oldukça zorlamış olsa da benim hamlığım sebepli, tecrübe etmekten oldukça keyif aldığım bir deneyimdi. Manastıra ulaştığınızda kendinizi oldukça başarmış hissediyorsunuz. Ki vakti zamanında insanların buralara el merdivenleriyle ya da çıkrıklı sistemlerle ulaştığını düşününce, saygı duymamak elde değil.

Meteora’dan sonra road trip şeklinde yolumuzu düşürdüğümüz Mora’da, küçük küçük bakir köyler görme fırsatı yakaladık. Eğer bir şekilde uydurabilirseniz, kesinlikle arabayla gezmenizi tavsiye ederim. Benim şansım ise Yunan arkadaşlarla gezebilmiş olmam oldu. Dolayısıyla rotayı onlar çizdi, bizim payımıza da yerel insanlar gibi güzel güzel gezmek düştü.

İlk durağımız olan Nafplio, bağımsız Yunanistan’ın ilk başkenti (her ne kadar sadece bir sene öyle kalmış olsa da), Atina’ya 150 km kadar uzaklıkta, Atinalıların sayfiye yeri diyebileceğimiz şehir. Stratejik konumundan dolayı üç kaleye sahip, ancak elbette ki kondisyon istiyor onlara tırmanmak. En popülerleri Palamidi olmakla beraber, biz saatlerce yol gitmiş olan turistler, şehrin küçük ve sevimli sokaklarında turlayıp güzel restoranlarından birinde yemek yemeyi tercih ettik.

Belki sezonda olmamasından dolayı bizi daha sakin karşılayan Nafplio’nun dar ve rengarenk sokaklarında gezinmek, şehrin havasını solumamıza yetmiş oldu.

Bu arada Nafplio’nun dondurmaları meşhurmuş, bizzat test edildi ve tavsiyedir. Ayrıca genç Yunan çiftler için balayı noktasıymış. Bizim bir her şey dahiller cenneti Antalya olmadığı kesin!

Nafplio’ya oldukça yakın, aynı bölge içerisinde yer alan ve Yunanistan’a gelen turistlerin akın ettiği Epidavros Tiyatrosu ve etrafındaki kalıntılara da uğranmadan geçilmemeli kesinlikle. Bizim dönüşte uğrama fırsatı bulduğumuz bu tarihi alan, en iyi korunmuş klasik Yunan yapılarından biri. Tiyatro akustiğinin mükemmel olduğunu bir kez daha belirtmeme gerek olmasa da, bu işlerden anlamayan beni dahi hayrete düşürdüğünü samimiyetle itiraf edebilirim. Yine aynı bölge içerisinde Yunan mitolojisinde tıbbın ve sağlığın tanrısı olan Asklepios’un tapınağının kalıntıları mevcut. Tiyatro, kalıntılar ve müze ile beraber, yaklaşık bir saatinizi alacak doğanın içerisinde yaşayan bu tarihi, eğer yolunuz oralara kadar düşerse ya da çok basit, sadece meraklıysanız, mutlaka ziyaret etmelisiniz!

Yolumuz şu meşhur Sparta’nın içerisinde bulunduğu Lakonia Bölgesi’nde ise Gythio’ya düşmüş oldu. Vakti zamanında eski Sparta’nın limanı olan Gythio, eğer yakınlarından geçiyorsanız, soluklanmak ve kısaca keşfetmek için iyi bir durak.

Mani Bölgesi’nin başkenti Areopoli’yi her ne kadar bir gece konaklamak için seçip gündüz gözüyle keşfedememiş olsak da, bana belki de hayatım boyunca hatırlayacağım akşamlardan birini bırakmış oldu. Sokaklarından, yapılarına her yeri taşlarla inşa edilmiş bu küçük şehrin tavernasında hayatımdaki en lezzetli ekmeği yemiş olabilirim. Katalitiği ayağının dibine koyup uyuklayan Yunan dede ise beni tam olarak evimdeymişçesine huzurlu hissettirdi! Gecenin sonunda, cep telefonlarıyla aydınlattığımız, karşımıza yılanların çıktığı köy yollarından geçip harika bir bara ulaşmış olmak ise ne yalan söyleyeyim beni oldukça şaşırttı! Bir Anadolu köyünün yollarında ilerleyip devamında nasıl olduysa kendinizi Beşiktaş’ta güzel bir barda bulduğunuzu düşünün. Yıldızlarla kaplı mükemmel gökyüzünün eşlik ettiği bu yolun sonunda ulaştığımız barın adı ise Spilius. Yolunuz düşerse rakomelosunu içmeden devam etmeyin!

Yol üzerinde uğradığımız Limeni ve Gerolimenas ise benim gözümde güzelim sahillere sahip, el değmemiş bakir köyler. Areopoli’ye oldukça yakın olan bu köylere yolunuzu düşürüp iki soluklanın.

Virajlı ıssız yolları takip ederken birdenbire karşımıza çıkan Vathia ise, tek kelimeyle büyüleyici.

Mora’da son olarak Diros Caves’i ziyaret ettik. Rehberler Yunanca konuşuyor maalesef, benden söylemesi. Ancak bir kısmını kayıkla kat edip bir kısmını yürüdüğümüz yaklaşık yarım saat süren mağara yolculuğumuz, benim için oldukça enteresan bir deneyim oldu.

İşin en can sıkıcı yanı ise geri dönüş. Neredeyse bir tam gün süren Atina’ya dönüş, benim için bir nevi huzuru terk etmek gibi oldu. Atina’da sadece yarım gün dolaşabildiğim için, üstünkörü gezebilme fırsatı yakaladım. Şehrin bir tepesine oturtulmuş Akropolis’in etkileyiciliği için söyleyecek tek lafım olamaz elbette ya da Plaka Bölgesi’nin birbirinden sevimli küçücük sokakları için. Atina tarih içerisinde, tarihle yaşayan bir şehir, belki biraz Roma gibi. Biraz diyorum, Roma’nın yanında oldukça küçük kalıyor. Atina’nın tarihiyle Atina’da kaybolmak için, biraz mitoloji, azıcık felsefe bilmek çok etkili olabilir. Neyse ki yarım günüm vardı, Atina’ya dalmak için, aslında henüz hiç hazır değilmişim 🙂

Yunanistan, çok bizim gibi. Yemekleri, insanları. Gelecekte biraz daha fazla vaktim olduğunda çok daha net çıkarımlarda bulunabilirim belki ama bu haliyle diyebilirim ki arada sadece Ege denizi var komşuyla 🙂

*Fotoğraflar: Cansu Tazegül