Sorularımı fotoğraf sanatçıları Nazlı Yıldırım, Laleper Aytek, Meral Kuru, Ercan Arslan ve Dilan Bozyel’e yönelttim.

Nazlı Yıldırım
Fotoğraf Sanatçısı

Birgül Sevinçli: Şiddet toplumun her kesimine sirayet etmiş insanın da yaşadığımız çağın da en büyük problemi. Gücünü çoğu zaman iktidarlardan ve onların politikalarından alıyor. Psikolojik ya da fiziksel bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine bunu öğrendiğimiz andan itibaren aynı yaklaşım içinde bulunabilir, aynı sempatiyi duyabilir miyiz?

Nazlı Yıldırım: Açıkçası anlamakta zorlandığım ve bir türlü nedenini bulamadığım bir mevzu benim için. İnsanlıkla birlikte başlamış olan sanata baktığımızda, sanatçının hayatı savunduğu, insanı, insanlığı anlattığı ve aynı zamanda dünyayla, hayatla, kendisiyle derdi olan, toplumla kurduğu ilişkiyle birlikte vicdanın sesine dönüştürülmüş hâlleri değil midir? Peki, bu durumda gerçekliği görmemizi, algılamamızı sağlayan böylesine önemli bir şeyin içinde var olan “sanatçı” nasıl oluyor da bunun zıddını yapabiliyor, yaşatabiliyor?

Tarih boyunca birçok olaya tanık olduk. Bununla birlikte yaptıkları eserler üzerinden isimlerini etkinleştirmek için iktidar ve patriarkal düzeni içinde gösterdikleri çabalarının gülünçlüğünü de gördük. Erkek ile kadını yan yana değil de karşı karşıya getiren anlayış için sanat içinde de mücadele veriliyor. Bunun üzerine gittikçe artan istismarlar da çabası. Neresinden tutsak elimizde kalıyor. Söylenenlerin, yapılanların samimiyeti kalmıyor. Artık gerçekliğini yitirmiş, sanatçısına ve topluma yabancılaşmış eserlere dönüşüyor benim gözümde. Daha fazla iktidar kazanmak için düşlerini, bizim mücadelesini verdiğimiz düzene kuruyorsa ortaya koydukları eser, ne kadar şaheser olursa olsun değerini ve işlevini yitirmiş demektir. Etkisizdir.

Eylemi gerçekleştiren şahsın sahip olduğu unvanlara bakılmaksızın toplumsal bağlam içerisinde düşündüğümüzde erk sistemini besleyen bir parçaya dönüşmüş demektir. Bu noktada ürettikleri eserlerle bizlere daha başka ne söyleyebilir ki?

Laleper Aytek: Psikolojik ya da fiziksel bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine yahut sanatçısına sempati duymayabiliriz, duymak zorunda da değiliz ve bu sanatçı-eser-içinde bulunulan tarihsel-toplumsal-sosyal-kültürel süreçler bütünü içinde kişisel olarak önemsiz olduğunu düşünmediğim bir nokta. Ancak bir sanat eseri üretim sürecinde düşünsel, duygusal ve kavramsal çerçevede sadece o sanatçının ayrılmaz bir parçası olsa da tamamlanmasıyla birlikte bütünüyle değil belki (aynı eserin onu üreten, yapan kişinin kaleminden, gözünden, sesinden ve ruhundan bağımsızlaşsa da o eserin duygusunun, anısının, bir parçasının sanatçıyla -belki süreç içinde tıpkı izleyiciler için de olduğu gibi dönüşerek de olsa- hep kalacağını da unutmadan) ama bağımsızlaşır.

Meral Kuru
Fotoğraf Sanatçısı

Meral Kuru: Bu konu benim de içimde çözümlemeye çalıştığım, zaman zaman çelişkiye düştüğüm bir konu. Şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğim bir sanatçının eserine bu konumdan bağımsız olarak yaklaşamıyorum maalesef. Sanatçı ve sanat eserinin ayrı düşünülmesi gerektiğini bilsem de sanatçının yansımalarına sahip olan sanat eseri de bir biçimde bundan etkilenmiş oluyor benim gözümde. Böyle hissediyor olmam sanat eserine haksızlık ediyorum hissini beraberinde getiriyor olsa da bu eseri destekleyecek bir oluşumun içinde bulunamıyorum.

Ercan Arslan: Şiddetin faili olmuş bir sanatçının ürettiği eser ne kadar kıymetli olursa olsun, kariyeri ne kadar parlak bir geçmişe sahip olursa olsun benim gözümde o sanatçının ve ürettiği eserlerin bir değeri olmaz.

Dilan Bozyel: Benzer travmalara sahip olanlar elbette sempati kuracak ve hatta benimseyecek, eseri sahiplenecektir. Fakat sempatiden daha mühim bir gereklilik var bence; empati. Empati, sempatiden daha yapıcı ve toplumsal ihtiyaçtır.

Birgül Sevinçli: Sanat eserlerini onları ortaya koyanlardan bağımsız değerlendirebilir miyiz?

Nazlı Yıldırım: “Kelimelerin anlamı hayatın içindedir ve dolayısıyla bir kelimenin anlamı, onu kullanan kişinin yaşam biçiminde aranmalıdır,” diyen Wittgenstein’den hareketle sanatın, yaşamın içinden gelen bir yaratım olduğunu varsaydığımızda insanı yani sanatçıyı eserden bağımsız düşünemeyiz. Neticede sanatçının düşünceleri, duyguları, yaşamsal deneyimlerini de içinde taşıyan bir sanat formuna baktığımızda apayrı konumlandırmak ne derece doğrudur?

Laleper Aytek
Fotoğraf Sanatçısı- Akademisyen

Laleper Aytek: Bir sanat eseri üretildikten sonra, önce sanatçısından büyük ölçüde bağımsızlaşır ve kendi başına hayattaki ve sanat tarihi içindeki yerini aldığında, alırsa bence bir değerlendirme için sahibi dâhil kimseye ihtiyaç duymaz. Ancak bu değerlendirme o dönem, o coğrafya ve tarihsel koşullardan bağımsız değildir.

Meral Kuru: Sadece mantıklı bir bakış açısıyla bakmaya çalıştığımda sanat eserini sanatçıdan bağımsız değerlendirmem gerektiğini biliyorum. Bu, suçlu bir bireyin çocuğunu da işlemediği bir suçla yargılamak gibi geliyor. Sanatçının elinde şekillenen bir eser izleyicisi, okuyucusuyla ruh buluyor ve başka bir şekle bürünüyor. Sanatçısını hiç bilmediğimiz bir sanat eserine yaklaştığımız bakış açısıyla yaklaşmak gerekiyor yapılan üretimlere. Amadeus filminde Mozart şöyle bir cümle kurar: “Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım öyle değildir.” Sanat eserlerine hayran kaldığımız birçok sanatçıyı insan olarak sevmekte zorlanacağımız doğrudur. Eserin hem sanatçıdan bağımsız hem de sanatçıya bağlı oluşu bu ayrıştırmayı karmaşık hale getirmektedir.

Ercan Arslan: Sanmıyorum, üretilen eser, aynı zamanda, o sanatçının hayata bakışını, düşüncelerini ve geçmişinin izlerini taşır. Bu izler de eserlerine mutlaka yansır.

Dilan Bozyel: Bu, benim için bir pratik. Bilhassa hayatlarına dair günümüze birçok “neredeyse özel” bilgi aktarılmış eski dönem erkek sanatçıların eserlerini incelerken sanatçılardan bağımsız şekilde eserleri incelemeye çalışıyorum. Hatta otoportre atölyelerimde öğrencilerimle de paylaşıyorum bu pratiği. Eseri, sanatçıdan bağımsızlaştırmayı başaramazsam ne Picasso ne Diego Rivera ne Andy Warhol ne Woody Allen ve hatta ne Michael Jackson ne de Marina Abramovic’ i aldatan Ulay -ki kendisinin büyük hayranıyım- eserlerinden ilham alabilirdim. Cevabımdan da anlayacağınız üzere psikolojik şiddetin tanımı benim açımdan bir hayli geniş kapsamlı. Hatta güldüreyim sizi, anlatılanlar doğruysa; hırslı Picasso’ nun Amedo Modigliani’ye uyguladığı psikolojik manipülasyona teslim olduğu ve öfkesine yenik düşüp muazzam yeteneğini ziyan ettiği için Modigliani’ye yıllarca kızdım ben kendi kendime. Çok daha sonra sanat eserlerini, sanatçıdan bağımsız değerlendirme pratiğine başladım ve bu da beni sanatçının hatalarından öte sanatçıya bahşedilen yeteneğini değerlendirme biçimine odaklanmamı sağladı. Fakat verdiğim örnekler geçmiş tarihin sanatçıları üzerine, Picasso’nun yan komşusu olsaydım durum böyle olmayabilirdi. Ya da Woody Allen ile çalışan bir oyuncu olsaydım tepkim daha farklı olabilirdi. Belki de bu sebeple içinde bulunduğum toplumun düzen dengesini bozan erkek ya da kadın fark etmez, sanatçı ya da değil fark etmez, insanlara tepki vermem gerektiğini, gerektiği aşamada eserlerini hiçe sayıp sanatçıyı toplum içi cezalandırma metoduna inanıyorum çünkü hukuki düzende etkin bir ceza sistemi olmadığına ne yazık ki şahit oluyoruz. Belediye, sokakları temizlemeyecekse hepimiz kapımızın önünü süpüreceğiz, bizim gibi gelişimini tamamlamamış toplumlarda bunun başka yolu yok.

Birgül Sevinçli:Bu konu hakkında etik, ahlak gibi kavramlar üzerinden ilkesel bir karar alma zorunluluğu hisseder miyiz?

Nazlı Yıldırım: Sanatçının eseriyle kurduğumuz bir ilişki var. Her zaman bu ilişkiyi bir köprü olarak nitelendiririm. Neticede bu köprüyü kuran ve bizi köprünün bir ucundan diğer ucuna taşıyan da sanatçı değil midir? Sanatçıyla birlikte hangi köprüde yürürsek yürüyelim –bu edebiyat olur, sinema, fotoğraf ve diğer sanat alanları olur- bizi rahatsız eden bir şeyler varsa şayet harekete geçilmeli. Aynı zamanda o köprü toplumla olan ilişkisinin de yorumudur. Bunun bir örneği olarak #metoo hareketine bakabiliriz. Bir şeyler yapılabilmeli elbette.

Laleper Aytek: Hayır, hissetmeyiz. Böyle bir kararı özellikle de “zorunluluk” olarak almayı hissetmenin özünde eksik olacağını, eksik kalacağını düşünüyorum. Çünkü hiçbir durum ve hiçbir kişi (bir sanatçı da) yahut bir üretim kendi başına ve o durumu çevreleyen, belirleyen dönemin toplumsal, sosyal, tarihsel ve kültürel koşulları göz ardı edilerek bu koşullardan bağımsız bir şekilde değerlendirilemeyeceğine inanıyorum.

Meral Kuru: Sanırım benim de bu konuyla ilgili yaşadığım çelişkinin temelinde yatan sebep bu. Sistem içerisinde yerleşmiş “sanatçı dokunulmazlığı” algısı adil bir yargılanmayı ortadan kaldırmış oluyor. Bunun sonucunda biz de sanatçıyı sanat eseri üzerinden cezalandırmak istiyoruz. Eseri değersizleştirerek sağlayamadığımız adil yargılamayı yapmış olduğumuza inanıp vicdanımızı rahatlattığımızı sanıyoruz.

Ercan Arslan
Fotoğraf Sanatçısı- Foto Muhabir – Gazeteci-Yazar

Ercan Arslan: Elbette, sistematik ya da anlık bir şiddetin tarafı olmuş bir sanatçının özrü ya da tövbesinin aklanması için yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Dilan Bozyel: Hissetmeliyiz. Uygulayamasak, uygulamasak bile hissetmek, üzerine düşünmek, tartışmak gerekiyor. Bir sorunun çözümü için gereken malzemeler bu eylemler.

Birgül Sevinçli: Sanat eserini üreten kişinin yani failin ölmüş olması ile bugün hayatta olması konuyu değerlendirmede davranış ve düşünüş farkı yaratır mı?

Nazlı Yıldırım: Çok da bir fark yarattığını düşünmüyorum. Bir failin ölümünde sonra eserlerine karşı net bir tavır konulmaya devam edilirken yaşayan bir faile karşı ise yaptırımlar sağlanmış oluyor. Her iki durumda da bir karşı duruş var. Yaklaşımlar farklılık gösterse de niyet temelde aynı kalıyor.

Laleper Aytek: Bence yaratmaz. Bu düşüncemi Amerikan fotoğraf tarihinden bir örnekle açıklamak isterim: Bugün Britannica’da “Amerikalı sokak fotoğrafçısı” olarak yer alan Vivian Maier, 2009’da seksen üç yaşında öldüğünde dünyanın böyle bir fotoğrafçının varlığından (bile) haberi yoktu. Ta ki, 2007 yılında genç bir emlâk komisyoncusu olan John Maloof’un bir açık arttırmada 380$’a satın aldığı yıkanmamış (büyük bir kutu) film ve negatifler (yaklaşık 100.00 kare) yıkanarak gün yüzüne çıkarılana ve ta ki bizler 2013 yılında çevrilen “Finding Vivian Maier” belgeselini izleyene kadar… Vivian Maier’in kendisinin de hiç görmediği fotoğrafları bugün Amerikan ve dünya fotoğraf tarihi için öncelikle önemli bir belge niteliğinde. Maier, Lisette Model’den neredeyse bir önceki, Garry Vinogrand ile de aynı kuşağın fotoğrafçılarından. Bu üç Amerikalı fotoğrafçının işlerine birlikte baktığımızda buluşan yanların, yaklaşımların, duyguların fazlalığı oldukça dikkat çekici. Hayatının 40 yılını çocuk bakıcılığı ile geçiren Vivian Maier neredeyse 1970’lerden ölünceye kadar bir yandan da sürekli kısa film ve fotoğraf çekiyor. “Finding Vivian Maier” filminden (bakıcılık yaptığı çocuklardan ve ailelerinden) öğreniyoruz ki Vivian Maier baktığı çocuklara şiddet uygulamış. Bu bilgiyle birlikte bizim Maier’in fotoğraflarına bakışımız değişir mi, değişmeli mi? Şiddet ne Vivian Maier ne de bir başkası için onayladığım ve kabul edebileceğim bir davranış değil, olamaz da. Şiddetin hiçbir türü kabul edilemez yani haklı şiddet yoktur. Ama bir yandan da Vivian Maier örneğinde olduğu gibi kırk yıl boyunca çekilmiş yüzbinlerce kare ve o dönem Amerika’sına sokaklardan, çok kendine ait bir bakışla bakan bir fotoğrafçı ve gözü var; inkâr edemeyeceğimiz, reddedemeyeceğimiz ve yok sayamayacağımız. Tıpkı şiddetin hiçbir türünü kabul edemeyeceğimiz gibi…

Meral Kuru: Benim açımdan durumu değerlendirmemde ya da hissettiklerimde bir farklılık oluşturmuyor bu durum.

Ercan Arslan: Şiddetin tarafı sanatçı yaşıyor olsun ya da ölmüş olsun fark etmez, ürettiği eserlere ve sanatçının kendisine olan olumsuz düşüncem değişmez.

****

Ben, önümüzdeki süreçte, sanatçıların eserleri ile birlikte etik ve ahlaki değerlerinin daha çok sorgulanacağını düşünüyorum. Benim önceliğim iyi bir insan olmak, etik ve ahlaki açıdan güvenilir bir fotoğrafçı olmaktır.

Dilan Bozyel
Fotoğraf Sanatçısı- Yazar

Dilan Bozyel: İkinci sorunuzu cevaplarken bu sorunun da kısmen cevabını vermiş sayıldım sanırım. Failin ne kadar geçmiş zaman diliminde yaşadığı da bu sorunuzun cevabında belirtmem gereken detaylardan biri. Evet, ben de kendi içimde dilemmalar yaşıyorum; herkesin hata yapabileceğine inanıyorum, bu normal bir durum. Fakat bu hatanın tekrarı, hatayı telafi etmeye çalışma biçimi yani failin vicdani muhasebesinin dışavurum frekansı gibi birçok parametre var bu konunun içinde. Sonuca bağlamaya çalışırsam, bu konu dâhilinde herkesin önce kendinin sonra da kendinden yola çıkarak birbirinin yargıcı olabileceğini savunuyorum. İnfazın demokratik, adil ve etik olması gerektiğini ve toplumsal değer yargıların bölgesel değişkenliğini göz önünde bulundurmadan evrensel etik değerler kapsamında gerçekleşmesi gerektiğinin de altını çizmeliyim.