Sorularımı yazar Caner Almaz, Betül Dünder, Abdullah Aren Çelik, Feryal Tilmaç, Haluk Oral ve Barış Aygener’e yönelttim.

Caner Almaz

Birgül Sevinçli: Şiddet toplumun her kesimine sirayet etmiş insanın da yaşadığımız çağın da en büyük problemi. Gücünü çoğu zaman iktidarlardan ve onların politikalarından alıyor. Psikolojik ya da fiziksel bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine bunu öğrendiğimiz andan itibaren aynı yaklaşım içinde bulunabilir, aynı sempatiyi duyabilir miyiz?

Caner Almaz: Yakın zamanda şahit olduğumuz edebiyat sektöründe ve camiasında üreten kadınların #metoo hareketi bizlere bu soruyu sordurdu. Yine yakın dönemde ABD’de film endüstrisinde de benzer bir hareket doğmuştu. Sevdiğimiz, ilham verici bulduğumuz sanatçıların eserlerine, böyle durumlar sonrasında aynı açıdan bakmak tabii ki mümkün değil. Kendiliğinden doğan bir hareketle filmler artık izlenmemeye, kitaplar okunmamaya, kitaplıklardan çıkarılmaya başlanıyor. Ancak bu tarz olayların dönemsel etkilerinin dışında uzun vadede aynı etkiyi yaratmayacağını düşünüyorum. Zaman geçtikçe olaylar unutulacak (ki gündem dünyada bu denli hızlı tüketilmekteyken jenerasyon değişikliğine bile gerek kalmayacaktır) filmler izlenecek, kitaplar başka yayıncılar tarafından yeniden basılacaktır. Nihayetinde günümüz dünyasında sanat eseri de artık bir meta olarak görülmektedir ve o metanın maddi bir karşılığı kapitalizm sisteminde var olmaya devam edecektir.

Betül Dünder

Betül Dünder: Beni bugünkü zihinsel olgunluğa taşıyan gençlik okumalarım 19. yüzyıl edebiyatının köşe taşlarıydı şüphesiz. 19. yüzyılın ulus devlet oluşumları ve yükselen milliyetçiliğinin karşısında durmuş, enternasyonal mücadelenin içinde yer almış, bedeller ödemiş ve hatta faşizmin canını aldığı yazar ve şairlerdi onlar. Estetik ve poetik bağlamda kendi yazınsal serüvenime dâhil ettiklerim içinden biri vardı ki bir Amerikalı olarak İtalyan faşizmine gönül verdiğini öğrendiğim an, Ezra Pound’un ezberime aldığım dizeleri bana yük olmuştu. İlk çarpışmamdı. Sevdiğim bir şairin faşist olmasına içerlemiş, onu her koşulda kayıt dışı bırakmaya çalışmıştım, on yedi yaşındaydım. Elbette o “bana rağmen” bir dünya şairi olarak kıymetinden(!) bir şey kaybetmedi. Yıllar içinde ideolojik olarak uzak durduğum nicesi daha oldu. Açıktan bir fail değildiler ancak ırkçılığın barındırdığı şiddete ve ‘öteki’nin yok edilmesine koşulsuz taraf olduklarını, “sempati duymanın” naifliğinin çok ötesinde yazınsal bir desteğin failleriydiler. Kendi coğrafyamın düşünsel ve yazınsal haritasında yer alan yine bu minvalde açıktan ya da dolaylı kalemini bu evrensel şiddete açık bırakmış kim varsa ben de onu dışarda bıraktım. Nasıl? Bir şekilde eserleri kitaplığımda ise, okuma sorumluluğum adına evin dışına çıkar(a)madım. Kitaplığımda onları olmaları gerektiği rafa koydum. “Diptekiler”. Yıllar içinde edebiyatta, felsefede, sanatta eril tahakkümün yok saydığı, kendi varoluşunu en yakınındaki erkekten başlayarak ataerkilliğe ve patriarkala rağmen kurmaya çalışan ve bütün bedelleriyle birlikte bunu başaran kadınlarla karşılaştıkça ve tanıştıkça çıtamı yükselttim ve diptekiler çoğaldı! Rodin’in “Düşünen Adam”ı benim için Camille Claudel’ın yaklaşık otuz yıl kapatıldığı akıl hastanesindeki “Düşünen Kadın”dır örneğin. Bu durumda gündelik hayatta, üretim ve yaratım alanlarında dezavantajlı olanın karşısında erkek olarak avantajlı olanın bir de her türlü şiddetin faili olarak ifşasını beklemeden yaratımın seçiciliğinde gücünü çoğalttığı, onaylandığı bir toplumda ona sempati duymak mı! Dibin dibini görsün!

Abdullah Aren Çelik: Bana kalırsa sanatçıyı ve sanatını birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu duruma yazar ve eser odaklı iki ayrı noktadan bakmak gerektiğin düşünüyorum. Şiddeti kutsayan, odağında yıkıcılığı, tacizi, tecavüzü barındıran bir eylemin failini ve onun her türlü şiddetini kutsayan bir esere hoşgörülü olunmamalıdır bence. Yine de burada eser hakkındaki takdiri okuyucuya bırakmak en doğrusudur. Bir de yaşam biçimiyle, söyledikleri ve tarafı olduğu toplumsal meselelere yaklaşırken “şiddeti” hayatının parçası kılan yazarlar vardır. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken eseri yazarından ayrı tutmaktır. Aksi halde “fail” nedeniyle eser cezalandırılır ki bunun da sınırının olmadığını, bu durumun bizi karanlık bir düşünceye iteceğini düşünüyorum. Bu konuda belki de birkaç örnek verilebilir. Marksist düşünür Pierre Louis Althusser’in hayatı belki de buna iyi bir örnektir. 1982 yılında karısının ölümünden sorumlu tutulup hapse atılır. Bugün eserlerini de onun gibi hapse atmak ya da basılmasını engellemek bir tercih olabilir belki. Fakat unutulmaması gereken gerek yaptığı çalışmalar gerekse Marksist literatüre kazandırdıklarıdır. Bu durumda yazdıklarıyla önemli ama yaptıklarıyla önemsiz biri olabilir Althusser. Bu ikilem aynı zamanda felsefi bir tartışmaya da götürür bizi, nitekim etik ve ahlak gibi kıstaslar burada önem arz etmeye başlar. Yazdıklarıyla insanı kutsayan ama yaptıklarıyla insanı aşağılayan bir paradokstan bahsediyoruz burada. Benim düşüncem, yukarıda da ifade ettiğim gibi yazarı eserinden bağımsız düşünebilmektir.

Bir başka örnek de milyonların sevgisini kazanmış Marlon Brando’dur. Brando, Baba filmindeki Don Vito Corleone rolüyle 1973 yılında Oscar Ödülü’ne değer görülür. Fakat Akademi Ödülü’nü reddeder, bunun nedeni Amerikan yönetiminin Kızılderililere yaptığı haksızlık ve kötü muameledir. Ödülü almaz ama kendi yerine Kızılderili aktivist Sacheen Littlefeather’ı konuşma yapmak için kürsüye gönderir. Takdire şayan bir davranıştır bu. Pek çok duyarlı kesim için bu tavrı nedeniyle övgü alır. Aynı Brando, Bernardo Bertulicci’nin Paris’te Son Tango filminde çekilen bir tecavüz sahnesinde genç oyuncu Maria Schneider’a gerçekten tecavüz eder. Sette olanları, yıllar sonra hem yönetmen hem de genç oyuncu Schneider anlatır.

Schneider, “Marlon bana şöyle dedi ‘Maria, endişelenme. Bu sadece bir film.’ Evet, o sahne çekilirken Marlon gerçekten bana tecavüz etmiyordu ama benim gözyaşlarım tamamen gerçekti. Aşağılanmış ve dürüst olmak gerekirse hem Marlon hem de Bertolucci tarafından tecavüze uğramış gibi hissediyordum. Marlon benden özür dilemedi, neyse ki o sahne tek seferde çekildi ve bitti.”  şeklinde anlatırken, aynı hadiseyi bir de Bertolucci aktarır, “Maria’nın o sahnelerde bir oyuncu gibi değil, genç bir kız gibi davranmasını istedim. Aşağılanmasını ve acı çekmesini istiyordum. O sahneler işte bu nedenle çok gerçekti. Sanırım benden ve Marlon’dan ona söylemediğimiz için nefret etti. Yine de pişmanlık duymuyorum.” Bugün Brando’yu Baba filmindeki Oscarlık performansıyla, Bertulucci’yi şüphesiz büyük filmleriyle anıyor, hatırlıyor ve kutsuyoruz. Oysaki hakikat eser ya da yapıt ne kadar güçlü olursa olsun bu ve benzeri davranışlara karşı faille arasına mesafenin koyulabilmesidir. Şüphesiz bu iki isme dâhil edecek pek çok isim daha vardır. Woody Allen’ın çocuk istismarıyla ilgili hakkında çıkan iddialar, Knut Hamsun’un faşizmi öven sözleri, Lors Van Trier’in Adolf Hitler hayranlığı. İsimler pek tabii ki çoğaltılabilir. Bugün onları değil de eserlerini konuşuyorsak galiba bunun nedeni bu ayırımın yapılmasıdır. Bana kalırsa doğrusu da budur.  

Feryal Tilmaç: Bu son zamanlarda ne yazık ki üzerinde pratik yapma fırsatı bulduğumuz bir düşünce. Ben olsam ne yapardım diye hayal etmemize gerek yok maalesef. Bunu şu sebeple söylüyorum, edebiyatımızda ortaya çıkan cinsel taciz olaylarını hem psikolojik hem fiziksel şiddet olarak değerlendirebiliriz, bu örneklerde bildiğimiz kadarıyla fiziksel boyut görece hafif olsa da. Sanatı da edebiyatı da hayattan, insandan önce ve önemli göremeyiz. Sanat insan içindir, insan tarafından ortaya konandır. Dolayısıyla bir başka insana duygusal güçlük yaratan, bir açmazda hissettiren, kendi küçük iktidar alanını ötekinden isteyip doğallıkla alamadıklarını zorla almak için kullanan, onu çaresiz duruma düşüren bir insanın ürettiği resim, heykel, film, şiir, öykü ya da romana aynı şekilde, hiçbir şey olmamış gibi yaklaşmak mümkün mü? Bunu kamuoyunda gösterdiğimiz tepkiyle açık etmekten söz etmiyorum. Okuru örnek alırsak, kitapla baş başa kalacağında, onu seçeceğinde, sadece kendi zihninin, gönlünün sürüklediği yere gider ve vicdanının dizginlediği yerde de durup geri çekilir. Dünya sanat eserleriyle, şahane kitaplarla dolu. Hiçbir yazar ya da sanatçı vazgeçilmez değildir. Herkesin, her eserin bir alternatifi vardır. Az zaman, çok kitap. Kısacası, ben elimde olmadan uzak dururum o kitaplardan. İçim öyle söyler çünkü. Kitaptan örnek veriyorum çünkü tıpkıbasımı değer kaybetmediği için düşük maliyetle çoğaltılmasında mahsur olmayan, bu nedenle de ulaşımı en kolay olan sanat eserleri edebiyat yapıtlarıdır.

Haluk Oral

Haluk Oral: Yepyeni bir sanat eseri ve gündemdeki bir sanatçı söz konusu ise yaklaşımımda bir değişme olur ve sempati duygum kalmaz. Yüzyıllar öncesindeki bir durumdan bahsediyorsanız o zaman çok etkilenmeyebileceğimi düşünüyorum. Bin yıllık bir mezarla dün açılmış bir mezarın etkisi farklı olur insan üzerinde.

Barış Aygener: Şiddet, ne yazık ki ülkemizde kurumsallaşmıştır. Şiddet, bir davranış biçimidir. Her davranış, her davranış biçimi, genelleşme, yayılma, kurumsallaşma potansiyelini içinde taşır. Konu; hangi davranışın hangi durumlarda hangi davranışlara alternatif olarak görüldüğüdür. Toplumun hangisini öne çıkardığıdır, desteklediğidir. Hangisinin sorun çözme gücünün yüksek olduğudur. Bir davranış, öyle ya da böyle işe yaradığı, sorun çözmeye yönelik diğer seçenekler arasından tercih edildiği hatta enformel veya formel sosyal birliklerce desteklendiği sürece/kadar kurumsallaşacaktır. Dile getirdiğim şey, kurumsallaşma sürecini açıklamaya yönelik sosyolojik bir analizin ilk cümleleri olabilir. Soru şudur: Bir ihtiyacın ve ihtiyacın doğurduğu sorunun giderilmesinin yolu nedir? Toplum, bireye bu noktada hangi seçenekleri sunar, bu seçeneklerden hangisi en kestirme, en ulaşılabilir, tatmin edici, en işlevsel, en operasyoneldir. İhtiyacı gidermeye, sorunu çözmeye yönelik seçenekler arasından bireyler için tercih edilir olan operasyonel davranışın kritik hâle gelerek yaygınlaşması bu noktada olağandır. Bireyin davranışının sosyal ekosistemi içinde yer alan diğer birey ve sosyal birliklerce, toplumun sahip olduğu norm ve değerlerce onaylanıp desteklenmesi ise beklenendir. Sözünü ettiğim durum, sosyal bir davranışın kurumsallaşmasının seyrini vermektedir. Düşünün lütfen, alacak vereceğe ilişkin bir konuda birey, hukukî kurumlara başvursa kısa zaman içinde hakkı teslim edilse neden başka yollara, mafyaya müracaat etsin? Ya da mafya ile çözdüğü sorun uzun vadede büyük maliyetler doğursa niye bu yolu tercih etsin? Diğerleri buna şahitlik etmese, onaylamasa, desteklemese yola devam edebilir mi? Bunu görenler aynı durumda kalsalar aynı biçimde bir davranışı tercih ederler mi? Örneğin bugünkü mevcut aile yapısını düşünelim. Mevcut aile yapısı bugünün insanının biyo-psikolojik, sosyal ihtiyaçlarını, ekonomik beklentilerini, yaşamsal hedeflerini karşılayamıyor, görüyoruz ki geçmişe göre bu ihtiyacı hisseden bir insana göre davranışı farklılaşıyor, sonuçta farklı bir davranış tipi kabul görüp kurumsallaşıyor. Dolayısıyla aile parçalanmasının, ailenin bildiğimiz formuyla tercih edilmemesinin nedenlerini kurumsallaşma prosesinin içinde aramak gerekiyor. Bu durum hukuktan dine, sanattan güvenliğe kadar tüm toplumsal kurumlar için geçerlidir.

Özetle bir sorunun çözümünde şiddet, toplumumuzda diğer sorun çözme seçeneklerine göre işlevseldir, tercih edilebilirdir, desteklenmektedir ve bu ölçüde de yaygındır. Soruna siyaset odaklı bakmak doğru değil. Elbette Türkiye gibi siyasetin toplumsal kurumlar arasında lokomotif güce sahip olduğunu düşündüğümüzde iktidarın ayrıcalıklı bir yeri vardır fakat daha derin bir analizde şiddetin bir kültür olduğunu göreceksiniz. Bu kültür atmosferinden yazarların, sanatçıların kısaca entelektüellerin etkilenmemesi söz konusu olamaz. Sıkıntı akvaryumun suyundadır, toplumda fark etmeksizin soluduğumuz havadadır. Günlük dilde bir şeyi açıklamaya yönelik “havasından mı suyundan mı” denir ya, işte tam da budur; kültür, fark etmeden bireylere sirayet edendir. Sorunuz “olan nedir”i arıyorsa “olan, dile getirdiğimdir,” sosyolojik realite budur.

Yapılması gereken ise toplumun insanî ve evrensel değerlerinin aşılmasının önüne geçmektir, bireylerin kişiliklerinin en alt aşaması olan saldırma ve savunma ağırlıklı farkındalık düzeyinin geliştirilmesine ilişkin çalışmaların yapılmasıdır. Bunun tüm toplumsal kesimlerce samimi biçimde dert edinilmesidir.

“Psikolojik ya da fiziksel bir şiddet eyleminin faili olduğunu bildiğimiz birisi tarafından üretilen bir sanat eserine bunu öğrendiğimiz andan itibaren aynı yaklaşım içinde bulunabilir, aynı sempatiyi duyabilir miyiz?” sorusunun cevabı ise görelidir; şiddetin tipine, neye yönelik geliştirildiğine, failin kim olduğuna, şiddetin kime yöneldiğine, şiddet görenin kimliğine göre değişir. Dolayısıyla bağlamı dikkate almadan, şiddet eylemini çevreleyen bütünü, değişkenleri anlayıp gözetmeden geliştirilen ön yargılar, şiddet eyleminin kendisi kadar şiddet içerir. Kadın ve erkeğin yer aldığı her senaryoda peşin olarak kadının mağduriyetine ilişkin bir kabulle estirilen rüzgâr, bize sosyal gerçekliği ver(e)mediği gibi maksatlı, plânlı da olabilir. Olan da budur. Bu rüzgâr, şiddetin kültür olarak yaygınlaşmasını önleyecek çözümler içermiyor, şiddetin kurumsallaşmasının önünü kesecek önlemler geliştirmiyor. Her durum ve koşulda kadının mağduriyeti üzerinden estirilen romantik, naif rüzgâr, üç şeye hizmet ediyor gibi görünüyor: Birincisi, toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan şiddet kültürünü sadece kadın üzerinden okuyup diğer alanları gözden kaçırmak. Şiddet; çalışan-işveren, anne-baba-çocuk, farklı alt kimliklerin toplumun geneliyle ilişkisinde, siyasal iktidarın toplumsal gruplarla kurduğu ilişkide yaşanmıyor mu? Bunları görmemek, geniş toplumsal alanların mağduriyetinin sesini duyurmamak, şiddeti zımnen kabul etmek ve devamından rahatsız olmamak anlamına gelmektedir. Hizmet ettiği ikinci şey ise aklı başında, ruh sağlığı yerinde hemen herkesin hayır diyeceği, patolojik, kriminal uç örnekleri magazin malzemesi hâline getirerek kadın-erkek, iş gören-işveren, siyasal iktidar ve toplum kesimleri arasındaki ilişkilerde, kültüre sinmiş şiddet unsurlarını gizlemek ve hatta meşrulaştırmak. Üçüncü olarak bütünü ve tüm değişkenleri görmeyen, değişkenlerin birbirleriyle olan etkilerini ortaya koymayan bu tarzdaki bir rüzgâr, topluma, bireylere biçilen yeni rollerin hazırlığı için gereklidir, yapılan da budur.

Birgül Sevinçli: Sanat eserlerini onları ortaya koyanlardan bağımsız değerlendirebilir miyiz?

Caner Almaz: Ben bir önceki soruda verdiğim cevaba tezat olarak sanat eserini eser sahibinden bağımsız olarak değerlendirilebileceği düşüncesindeyim. Faşist olduğunu bildiğimiz bir yazar çok önemli bir roman üretebilir. Irkçı olduğunu bildiğimiz bir ressam harika tablolar yaratabilir. Bu sanat eserlerini o gün yok saymak, gelecekte yok olmalarına sebebiyet vermedi, bundan sonra da vereceğini sanmıyorum. Bir sanat eserini nasıl cezalandırabilirsiniz, diye soruyorum bazen kendime. Okumayarak, bakmayarak, dinlemeyerek, seyretmeyerek… Soyut ya da somut bir varlığı insanlaştırmanın mantığını da soruyorum.

Bu sorular, suça mahal verecek eylemin dışında tartışılması gereken konulardır. Yani entelektüel tartışmanın donesidir. Bu tartışmayı halk tabanında gündelik hayatın içerisinde göremezsiniz. Entelektüel kaygı taşımayan cenahın dışına çıkınca bu soruyu kendinize sorabilirsiniz. Örnek vermek gerekirse, Emrah Serbes arabasıyla aynı aileden 3 kişiyi öldürdü. Serbes benim için bilinen, tanınan, ünlü bir isimdi ve bu olay beni çok şaşırtmıştı. Bunun üzerine iş yerindeki arkadaşım bu kadar şaşırmama şaşırdı ve merak etti, Emrah Serbes kim, diye sordu. Yani ilk olarak Emrah Serbes’i nasıl bilmez diye düşündüm. Sonra çevremizi, edebiyat dünyamızı çok büyüttüğümüzün farkına vardım. Onun için sıradan bir haberdi. Yani eseri ne olacak kaygısını yalnızca biz çekiyoruz ve bunun farkında değiliz.

Betül Dünder: Şiir yazıyorum. Şiirin biricik ve özgün, şairliğin kolektif ve eklektik olduğuna inanırım. Metnin kendisi esastır ya da çokça zikredildiği gibi “asolalan metindir” ifadesi benim için eksik ve kusurlu bir ifadedir. Doğayla, dünyayla ve sözcüklerle; eğer bir ressamsanız renklerle, heykeltıraşsanız çamurla, taşla kurduğunuz ilişki; sizin edebî kamu, sanat kamusu, akademi dâhil, zamanın/mekânın gettoları ile kurduğunuz ilişkilerin iç içeliğini verir. Ingeborg Bachmann’ın “…Faşizm insanlar arasındaki ilişkide başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar,” dediği yerden diyeyim; eğer bu minör ilişkide bir zorba iseniz sanatınız, edebiyatınız lekelidir. Siz, ürettiğiniz alanı kendi fenalığınızı, kötülüğünüzü bir örtü gibi örtündüğünüz sözcüklere, renklere ve çamura havale edip en fazla kendinizi ve yaratım alanınızdaki seyircilerinizi oyalarsınız. Huşu içinde yazdığınız ortaya koyduğunuz ne ise bir gün zorbalığınız karşısında -er ya da geç- değersizleşir ve itibarını kaybeder. “Sivas üzerinde uçan tayyareler” den bahis açanın benim nezdimde şairlik mertebesindeki sıfır noktası ile örneğin “kadından şair olmaz” diyerek  -artık yüksek sesle dillendirmeye cüret edemeseler de- psikolojik şiddeti her fırsatta uygulayanların, içlerinde filizlenen feodalliklerinden yapılma şiirleri birer uzuv gibi gözümüzün önünde durmakta hâlâ. Onlar kendi eril iktidarlarından bağımsızlaşamadıkları sürece her şeyden önce bir okur, izleyici olarak ben de onları yapıp ettiklerinden bağımsız değerlendirmeyeceğim elbette!

Abdullah Aren Çelik

Abdullah Aren Çelik: Sosyal medyanın bu kadar güçlendiği, yazarın bu kadar görünür olduğu, hayatının çarşaf çarşaf okurunun önüne serildiği bir çağda, eser sahibini eserinden bağımsız değerlendirmek neredeyse imkânsız hale geldi. Fakat benim tercihim eseri sahibinden ayrı değerlendirmektir. Öbür türlü eseri değil, belki de “hasta” bir insanı okuduğumu düşünürüm. Dolayısıyla bu hiç de arzu ettiğim bir şey değildir. Nitekim iyi bir esere de haksızlık olur bu. Yukarıda isimlerini saydığım yazar, şair, sinemacı, düşünürlerin pek çoğuna bakınca, sağlıklı olanın eseri sahibinden bağımsız değerlendirmek olduğu görülecektir. Eseri ve yazarı kesin bir şekilde birbirinden ayırmadan değerlendireceğim tek bir durum olabilir, o da eser sahibinin insanlığa karşı işlediği bağışlanmaz suçlardır. Böylesi bir durumda, eseri ve yazarı görmezden gelmem büyük bir kayıp olmayacaktır.

Feryal Tilmaç: Bu belki profesyonel bir değerlendirmede yapılabilir. Ben kendimi bunu eleştirecek konumda görmüyorum. Ancak böyle bir çalışma kitaplaşırsa okuyup okumamak konusunda tercih kullanabilirim. Örneğin bir edebiyat eleştirmeni akademisyensinizdir. Diyelim ki edebiyatımıza çok spesifik bir noktadan bakmak, bu yapıyı kuran yazarlar, bu kategoriye giren eserler üzerinden yürüyerek bir sonuca varmak istemektesinizdir. Ele almak istediğiniz hususta öne çıkan yazar da size tamamen ters düşen, başkasına zararı dokunduğu için ahlaken kabul edemeyeceğiniz davranışlar içinde bulunan birisidir. Burada bilimsel çalışmanın yararı adına, eser sahibini göz ardı edip esere nesnel bir şekilde yaklaşmak gerekir mi? Ben eleştirmen de bilim insanı da değilim. Bu noktada onlar adına söz alamam. Sanırım zaten bu bilim etiğinin, bilim felsefesinin konusudur. Elbette, her düşünce gibi bunun da etraflıca sorgulanıp tartışılmasını desteklerim.

Haluk Oral: Yukarıdaki sorunun cevabına bakarak her zaman değil. Fakat şiddet eylemi yerine sanatçının başka kusurları söz konusu olduğunda daha hoşgörülü olabiliriz sanki. Pasaklı, obur veya kavgacı diye sevdiğim hiçbir şairden veya onların eserlerinden vazgeçmem.

Barış Aygener: Evet, bağımsız değerlendirmeliyiz. Sanatçı ayrı, eseri ayrıdır; her ikisini de farklı ölçütlere göre değerlendirmek gerekir. Sanat eseri, ortaya çıktığı andan itibaren kamusal hâle gelmiştir, toplumun sanatsal bir ürünüdür artık, sanat eserini değerlendirme ölçütleri de o sanat alanının ölçütleri olmalıdır. Sanatçının elinden çıktı diye ebediyete kadar bu ilişkiyi canlı tutmak, sanatçı ile sanat eseri arasında bölünmez bir özdeşlik kurmak anlamsızdır. Bu durum, sanatsal nesneyi öznesinden, üreticisinden ayrı düşünememek olduğu gibi değişkenlerin tümünü dondurmak, mutlaklaştırmak anlamına gelmektedir. Zira insan değişir, sanatçı da insandır. Gerek toplumdan, kültürden gerek egemen olan zamanın ruhundan, kavrayış biçiminden etkilenir. Sanatçı, zaman içinde farklı bir insan olabilir, farklı anlam ve değerler kazanabilir, kendini farklı biçimde inşa edebilir. Sanatçının ilk eserleriyle son eserleri farklı olabileceği gibi belirli dönemlerde ortaya koyduğu eserleri de farklı olabilir, bu doğaldır. Dolayısıyla sanat eserlerini sanatçıdan ayrı olarak o sanatın özellik ve ölçütlerine göre değerlendirmek gerekir. Böyle bir değerlendirmeyi önermek, sanatın değerlendirilmesinde sanatın üreticisinden bağımsız olarak sanatın içindeki unsurları tercih etmek anlamına gelir. Bu değerlendirme önerisi, aynı zamanda insanın doğasının, koşullarının, toplumun, zamanın ruhunun mutlak olmadığını kabul etmeye dayanır.

Birgül Sevinçli: Bu konu hakkında etik, ahlak gibi kavramlar üzerinden ilkesel bir karar alma zorunluluğu hisseder miyiz?

Caner Almaz: Bu konunun etik ve ahlak kavramlarından ziyade, vicdani bir mesele olduğu kanaatindeyim. Etik ve ahlak mevhumları toplum tarafından farklı şekillerde biçimlendirilebilir ama vicdanımız bize ait olan, biraz da kişiliğimizi belirleyen bir şeydir. Sadece bu konuda değil, toplumu ilgilendiren pek çok durumda vicdan önemli bir etken olmalıdır diye düşünüyorum.

Betül Dünder: Her şeyden önce bunu bir zorunluluk olarak tasarlamak ilkesel davranışın pürüzlerini gösterir. Burada failin kim olduğu sorusu öne çıkarsa etik yasa zedelenir. Amiyane tabirle “babam olsa tanımam!” Ahlak; içine dahil olduğumuz toplumun dayattığı davranış ritüelleridir, etik malumunuz evrenseldir. Bu durumda ben, toplumsal cinsiyet bağlamında kadın oluşun bilinciyle verili ahlâk bilgisinin dışındayım. Erkek iktidarların dayattığı “makbul kadın” tamlamasının içinde yer almamak, kutsal anne miti üzerinden kurgulanan yaşamlarımızın dışına taşan bir eylemselliğin içinde var olmak zaten başlı başına bir etik duruş değil mi? Bu mücadelenin içinde Sokrates’ten bugüne (ki onun da düşünsel feyzlerini aldığı, hocası olarak bilinen ilk filozof kadınlardan biri olan Diotima’dan beri) etik yaşamın bir düsturu var: Bilip de söylememek, söyleyip de eylememek etik dışıdır. Ezcümle tavrımız nettir.

Abdullah Aren Çelik: Bu konuda yapımcı, yayınevi gibi daha spesifik alanlardan başlayıp hukuki adımların atılması, birtakım düzenlemelerin yapılması etik açıdan elzemdir. Fakat ahlaki açıdan bu kesimler için tartışılır bir meseledir. Çünkü kişinin ahlaki ölçütleri ile “sektörünkinin” aynı olmasını beklemek doğru değildir. Dolayısıyla etik açıdan sektör, ahlaki açıdan insanın kendisi sorumluluk sahibidir. Tam da bu noktada etik ve ahlaki ilkeleri olan ama başkası adına ahlakçı olmayan biriyim, pek tabii ki esere ve sahibine yaklaşımım da bu temelde olur. Knut Hamsun’un Adolf Hitleri destekleyen sözlerinden sonra, okuyucularının kitaplarını sessiz sedasız kapısına bırakması ahlaki bir tavırdır ve belki de ahlak ile etik arasındaki ayırıma verilecek en çarpıcı örneklerden biridir. Demek istediğim ahlaki olan tamamen kişinin tercihine kalmış bir şeydir. İlk soruya verdiğim cevabı burada tekrarlamak gerekiyor belki de. Yani yazarı eserinden ayrı tutmak, ahlaki açıdan okura ait bir tercihtir fakat etik açıdan nihai kararı eser sahibi ile yargı, eser sahibi ile yayınevi, eser sahibi ile yapımcı arasındaki tutum belirler. Benim eserle ilişkim, yazarla ilişkimden farklıdır. Yazarı sevmiyor olmam, yazarı bir olayın faili görmem de dâhil buna, eserle arama girmemelidir. Tabii ki burada cezayı esere değil, yazara kesmek kaydıyla bu ayrım yapılmalıdır. Hamsun’un kitaplarına gösterilen tavır da ahlaki bir tercihtir.  Fakat bu şekilde olması, etik açıdan nihai kararın muhatabının kimler olduğunu unutturmamalıdır. 

Feryal Tilmaç

Feryal Tilmaç: Etik ve ahlak gibi kavramlar üzerinden ilkesel bir karar almak zorunluluğu yasalarla belirlenebilecek bir durum değil. Söz konusu zorunluluğu hissetmek de belirli ilkeler doğrultusunda hareket etmek de tamamen kişinin vicdanına, değer yargılarına, etik anlayışına bağlıdır ve kişisel inisiyatifindedir. Bunun yanında artık bu konuya on ya da yirmi sene önceki gibi yaklaşılmadığını, dolayısıyla bu ilkesel kararların yavaş yavaş adı konmamış bir toplumsal yasaya, norma dönüşmekte olduğunu da söyleyebiliriz. Kişisel olarak zaten böyle olmasının daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

Haluk Oral: Burada karar almaktan ziyade hissettiğimi yapmak söz konusu benim için, oturup bu konuda bir karar alayım diye düşünmedim.

Barış Aygener: İlkesel karar, sanatçı ve eseri farklı değerlendirme ölçütlerine göre ayrı ayrı değerlendirmek zorunluluğudur. Örneğin eserden beklentiye göre değişebilir durumlar söz konusu olabilir. Eser ortaya konulduğu zamanlarda o toplumda hoş karşılanmayabilir ancak sanat eserleri kısa zaman dilimlerini aşacak değerde olabilir; belki de o sanat eseri, bir zamandan zaman ötesine bir mesajdır. Her zaman ve koşulda geçerli bir yargı; sanatçıyı, sanat eserini ve seslendiği bireyleri, toplumu belirleyen tüm değişkenleri gözeten bir bakışı yansıtmayacaktır. Bu yönde geliştirilen ilkesel bir ölçüt; zaman, toplum hatta insan dışı, durağan, değişim ve gelişmeye kapalı, dogmatik, mutlak bir yaklaşımın ürünü olacaktır. İnsanlık, bu mutlak, dogmatik ilkesel yargılardan çok çekti.

Birgül Sevinçli: Sanat eserini üreten kişinin yani failin ölmüş olması ile bugün hayatta olması konuyu değerlendirmede davranış ve düşünüş farkı yaratır mı?

Caner Almaz: İnsanların yargılama konusunda çok farklı kanaatlere varabileceğini söylemek zor değil. Bunu insanlar özelinden çıkartıp devletler nazarına da çekebiliriz. Farklı kanunlar, yasalar var. Faillik kavramının içeriği de değişiyor doğal olarak. İnsanlar toplumsal reflekse dönüşen büyük suçluluklarda cezalandırmayı kendileri gerçekleştirebiliyorlar. Sanal linçlerin hâlinde, gerçek linçleri, taşlı sopalı olanları yakın dünya tarihinde canlı yayınlarda izledik.

Sorunuz doğru bir soru gibi geliyor ama kanaatimce doğru bir soru değil. İnsanlar da bu soruyu kendilerine soruyorlar. Ölümün getirmiş olduğu savunmasızlık eser sahibine eğer suçluysa tabii ki suçsuzluk getirmiyor. Ama insanlar ona daha fazla müsamaha gösterebiliyorlar. Örneğin Nazizm yanlısı olduğu söylenen Knut Hamsun’un kitapları cilt cilt basılıyor. Herkes Açlık’ın ne büyük bir roman olduğunu anlatabiliyor. Yani buna göre, yazarı ölü bir eseri cezalandıramıyoruz. Peki sanat dünyasında ölmüş birinin sanat eserlerini cezalandıramayız ama yaşayan birinin eserlerini mi cezalandırabiliriz?

Bu soruyu kendime sorduğumda, bir önceki sorudaki cevabıma geliyorum. Vicdanımın sesi nasıl hareket etmem gerektiğini söylüyorsa o şekilde hareket ediyorum.

Betül Dünder: Yaşadığı zamanı aşıp bugüne kadar varabilmiş; düşünsel, yazınsal ve kültürel bağlamda eserleriyle bizimle şu anın içinden konuşmaya devam edenlerin, eğer bir fail olarak biyografilerine eklenen cezası kesilmiş bir cümle varsa daha önce söylediğim gibi benim için ‘diptekiler’ kategorisindedir. Ancak kendi yaşadığım çağda, sınır ötesinde veya kendi ülkemde konunun muhatabı ve faili her kimse; öncelikle Betül olarak sonra da şair kimliğim içinden söz alır ve ifşanın ve “iddianın” gerçekliğini takibe alarak üretimsel alanın faile sağladığı itibarını -erkek egemen toplumun ona bahşettiği onay ve kabul görürlüğün ikiyüzlülüğü içinde- kaybetmesi için bildiğimi söyler, söylediğimi eylerim. Bir feminist olarak önceliğim mağdurun beyanı ve kadın mücadelesinin öznelerinin dayanışma ilkeleridir. Yakın zamanda deneyimlediğimiz gibi.

Abdullah Aren Çelik: Zamanı yakalamak için yazarım ben, yazıyla ilişkim hep böyle oldu. Dolayısıyla yazarın zamana yazdığına inanırım. Bir eserin ömrü, yazarının ömründen uzun olmalıdır. Yazar, ne kadar kötü olursa olsun, kötülüğü ve vereceği zarar ömrü kadardır. Fakat eser öyle değildir, yazarının ölmüş olması onun da öleceği anlamına gelmez. İyi eser bırakan berbat yazarların hayatlarını okurken “hastalıklarından” bağımsız, eserleriyle ilişkisi daha çok ilgimizi çeker. Yazarı bu açıdan bize yaklaştıran eseridir, hâliyle uzaklaştıran da eseri olur. 

Feryal Tilmaç: Sanatçının ölmüş olması durumu değiştirir mi? Oldukça hassas ve bence yerli yerinde bir noktaya dokunmuşsunuz. Her konuda olduğu gibi burada da bir gri alan var görüyoruz ki. Eskilerin diliyle söylersek hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. İnsan belleği unutuluşla yaralıdır sahiden, buna kim karşı çıkabilir? Burada kesin bir saptama yapmak olanaksız görünüyor. Sanatçı yaşarken hangi düşünüş ve davranış biçimleri nedeniyle vicdanlarda mahkûm edilmiştir? Unutulması, bir gölge gibi silinip tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolması için ne kadar zaman geçmesi gerekir? Varsayalım ki sanatçı, kişiliği ve davranışlarıyla unutuluşun kuytusuna sığınamadı, eserleri unutuluşun elinden kurtulamadı. Bu durumda da şu soruyu sormak fazla şüpheci olmak anlamına gelmez herhalde: Toplumun dinamikleri ne yönde değişir? İnsan söz konusu olduğunda zaman içinde anlayışların nereden nereye gideceğini kesinlikle öngöremiyoruz. Özellikle bazı toplumlarda değişimin boyutlarını, niteliğini kestirebilmek iyice zor. Hayat gözümüzün önünde akarken deneyimledik ki toplumsal dinamiklerdeki değişiklikler daima ileri doğru, insanı merkeze alan olumlu bir yaklaşıma evrilmek suretiyle olmuyor. İniş çıkışları, akıl almayacak şekilde çağın gerisine düşüşleri olabiliyor genel kabullerin. Biraz uç, gerçekleşmesi zor bir örnek olacak ama bundan yüz yıl sonra kimi toplumlarda cinsel tacizin olumlu bir yaklaşım, türün sürekliliğine hizmet eden bir libido göstergesi olarak algılanmayacağını kim yüzde yüz kesinlikle söyleyebilir? Bu da sanırım bambaşka bir tartışmanın konusudur. Konumuza döner ve kısaca söylersek, aynı çağda yaşadığımız sanatçılar hakkında edindiğimiz olumsuz bilgilerin, onaylamadığımız kişilik özelliklerinin ve bize aykırı gelen davranışları nedeniyle vardığımız yargıların etkisi, elbette kaybının üzerinden zaman geçmiş olanlarla ilgili duygularımızla kıyaslanamayacak ölçüde daha güçlüdür.

Haluk Oral: Bu sorunun cevabı ilk soruda var bence.

Barış Aygener

Barış Aygener: Eser sahibinin hayatta olup olmaması çok önemli değildir. Çünkü sanatçı, eleştiri dışıdır. Olsa olsa eserin yorumlanmasında görüş almak bakımından önem taşıyabilir.