‘‘Aynı mekânda yenilen, içilen, müzik dinlenen, dans edilen ve kanepelere uzanılıp felsefe tartışılan son Roma sempozyumlarından bu yana 2000 küsur yıl geçti.’’

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü

Mekân ve totalitarizm. İlk bakışta bu iki sözcük arasında bir uçurumdan ziyade bir yakınlığın olduğunu seziyorum. Özellikle bazı mekânlarda totalitarizm pratiklerinin daha belirgin olması söz konusu. Bu mekânlardan birini ev olarak düşünüyorum. Zaten metnin odağındaki ana mekân formu da yaşama alanlarımız olan modern evler olacak.

Bugün bir evin içinde yaşayan insanların yaşam alanları belirli bölümlere ayrılmıştır. Bunlar oturma odası, yatak odası, banyo, mutfak vb. isimler almıştır. Söz konusu alanların her birinde, o alana özgü eylemlerin yapıldığı görülür. Yani mutfakta yemek yapılırken yatak odasında uyunur. Eylemlerin tersine çevrilmesi, örneğin uyumak için mutfağın kullanılması, birçok kişi için bir saçmalığa karşılık gelecektir. Bunun ancak istisnai bir durum olarak, örneğin uyuyakalınırsa müsamaha göreceği söylenebilir.

Apartman daireleri özelinde hâkim olan farklı alanların, çağdaş mimarinin bazı akımları tarafından birleştirilme çabalarına tanıklık edilmiştir. Bunun en net göstergelerinden biri, oturma odası ile mutfağın birleştirilmesi olarak düşünülen Amerikan mutfak modelidir. Amerikan mutfak sınırları ortadan kaldırmasıyla, yemek ve sohbet arasında bir ilişkinin imkânını açığa çıkarır. Fakat alanların birbirinden ayrı, özerk bir yapıya sahip olmasını isteyen insanlar tarafından bu mutfak tipine pek sıcak bakılmaz.

Ev mekânının totalitarizm fikriyle belirgin şekilde örtüştüğü noktalardan biri, apartman dairelerinin genellikle aynı tipte dizayn edilmesidir. Bunun sonucu olarak, apartman dairelerinde yaşayan insanlar tamamıyla aynı olmasa da benzer eylemlerde bulunurlar ve benzer çevreler/çerçeveler içinde hareket ederler. Sınırları belirlenmiş olan ‘modern’ apartman dairelerinin tasarımları, insanlara görünmez misyonlar atfederek yapay bir görevlendirmenin bayrağını taşır.

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm adlı kitabının bir bölümünde, asker için kışlanın neyse, vatandaş için de apartman dairesinin o olduğunu yazar. Buradaki bağlantı açıktır. Kışlada disiplin ve itaat vardır. Apartman dairesinde bu denli militer bir atmosfer olmasa da, burada da genellikle tasarımcıların modellerine itaat edildiği görülür.

Ev mekânının totalitarizm ile olan ilişkisinin daha spesifik örneklerinden biri, televizyonların veya televizyon ünitelerinin konumudur. Günümüzde, evinde televizyon bulunan ailelerin oturma planlarını televizyona göre şekillendirdikleri sıklıkla görülür. Öyle ki sadece oturma anında değil, yemek yerken de televizyondan uzak kalmamak için gerekli düzenlemeler yapılır. Vassaf, herhangi bir insanın, hiç tanımadığı bir insanın dairesine girdiğinde hiç yabancılık çekmeden oraya adapte olabileceğinden bahseder. Bu tespitin inkâr edilemez bir tarafı olmasının yanında, bir anlamda korkutucudur. Çünkü asıl anlamda bir yaşama mekânı olarak evden bahsedebilmek için hiç tanımadığımız insanların evine girdiğimizde oraya ait değil, bilakis yabancı hissetmemiz gerekir. Aksi takdirde ne kültürel ne de bireysel farklardan bahsetmenin olanağı kalır.

Yaşama mekânları olarak evler bağlamında üç farklı ev tipinden bahsedilebilir. Eski (apartman dairesi olmayan; tavan arası, kiler ya da bodrum gibi yerlere sahip) evler, modern apartman daireleri (tavan arasından ve genellikle kilerden yoksun daireler) ve akıllı evler. Burada irdeleyeceğim ev tipleri ‘eski’ ve ‘modern’ evler olacak. Akıllı evler bahsinde, insanlar evlerini diledikleri gibi kontrol edebildikleri için özgürce davranabildiklerini söyleyebilirler. Fakat bunun tüketim toplumunun bir veçhesi olarak ortaya çıkmasıyla, asıl anlamda özgürlüğün koşullarını yaratması bakımından bir problem var gibi görünmektedir.

Eski evlerdeki gizli bölmelerin kaybolması, ev içindeki mahremiyetin ve belki tarihin de silinmesine neden olmaktadır. Gündüz Vassaf, ilgili yazısında tavan arasına sahip evlerden modern apartman dairelerine geçiş ile birlikte bir özgürlük yitiminden bahseder. Çünkü tavan araları gizlenmeyi mümkün kılan bir yer olmasının yanı sıra, pek çok şeyin biriktirildiği ve biriktirilenlerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir zaman tünelini simgeler. Bu bakımdan tavan arası olmayan evlerde ikâmet eden insanların anılarını yaşatmak için tek tek objeleri alıp evin farklı köşelerine zoraki bir şekilde yerleştirmeleri, aile tarihini yaşatma çabasının beyhude bir örneği olarak belirir.

Modern apartman dairelerinde insanların kafalarını dinleyebilecekleri veya düşünebilecekleri özel yerlerin (pek) olmadığı görülür. Bu eylemler için ancak başka birçok işin yapılabileceği yerleri kullanmak gerekir. Bu da, söz konusu etkinlikler için uygun bir zeminin imkânını ortadan kaldırır. Mahremiyetin kaybı, bilinen ama pek de dillendirilmeyen bir şey olarak karşımızda dikiliverir.

Apartman dairelerindeki odalar, insanların ne yapacağını bildirmesinin yanı sıra, duyguların ve diğer insanlarla kurulan ilişkilerin şekillenmesinde de etkin rol oynar. Bu bağlamda günün erken saatlerinde çalışma odasında olan birinin uyuduğu değil düşündüğü, yazacağı makale için hazırlık yaptığı vs. düşünülür. Ancak günün aynı saatinde yatak odasında olan bir insanın entelektüel uğraşlardan uzak olduğu, pineklediği ya da partneriyle birlikte olduğu akla gelir. Görüldüğü gibi, zihinleri yönlendiren farklı türde şartlanmalar vardır. Evin totaliter bir mekân olarak düşünülmesinde, dizayn edilen odaların, alanların bize atfettiği roller temel önemdedir. Çünkü içinde olduğumuz yerlerde, ne yapacağımız çoktan belirlenmiştir. Oraya o işi yapmak için gireriz, yaparız, sonra da çıkarız. Kendimizi bulunduğumuz yerin şartlarına uygun olarak biçimlendiririz.

Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı çalışması özelinde amacının evin, insanın düşüncelerinin, anılarının ve düşlerinin en büyük birleştirici güçlerden biri olduğunu kanıtlamak olduğunu söyler. Söz konusu birleştirmede bağlayıcı temel ilke, düş kurmadır. Bugün bunun imkânının ne denli ortaya çıkma gücüne sahip olduğu tartışma konusudur. Yani düş kurmanın, bir yaşama mekânı olarak özellikle apartman dairelerinde ne derece birleştirici bir ilke olabileceği meçhuldur. Daha rahat hareket etmemiz için milimetrik hesaplamalar yapılarak tasarlanmış apartman dairelerinde düş kurmamız için uygun bir ortam var mıdır; yoksa söz konusu rahatlıklar düş kurmadan da yaşayabileceğimiz gerçeğini mi gözümüze sokmaktadır?

Bir yaşama alanı olarak ev mekânındaki totalitarizm bahsinin daha geniş bir açıdan görülebileceği yerlerden biri toplu konutlardır. Toplu konutlar temel olarak devletin planladığı ve devlet tarafından finanse edilen, önceden belirlenmiş bir alanda yapılan evler bütünü olarak tasvir edilebilir. Toplu konutların ekonomik, iktisadi vb. birçok alanla ilişkili bir yaşam alanı olduğu söylenebilir. Ancak burada dikkat çekmek istediğim husus, toplu konutlardaki tek tipliliktir. Bloklar hâlinde inşa edilen evlerin hepsinin planlaması aynıdır. Yani tamamında mutfak ya da banyo aynı yerdedir. Bu konutları tasarlayan ve yapan insanlar tarafından, burada yaşayacak insanların yapacakları eylemler bir nevi önceden belirlenmiştir. Genellikle metrekare anlamında küçük olmasından şikayet edilen toplu konutların sadece başını sokabilecek bir ev arayan insanlar için ifade ettiği anlam ise elbette çok başkadır.

Günümüzde duvarları olmayan, odalardan yoksun olan evler düşünmekte bir hayli güçlük yaşıyoruz. Geçmişteki yaşam alanları ile ilişki kurma denemesi bu doğrultuda bir karşılığa sahip olmuyor. Ne Antik Yunan’daki ne de Roma’daki çoğu şeyin aynı yerde yapıldığı mekânlara yakınlık hissetmek için elimizde doğru düzgün hiçbir şey yok. Metnin girişinde alıntıladığım Vassaf’ın cümlesinden hareketle, belki Roma sempozyumlarının yapıldığı dönemin üzerinden yüzlerce yıl geçti ama yaşam alanlarının kullanımı ya da evlerdeki özgürlüğün ifası noktasında gerçek anlamda bir ilerleme var mı diye sormak gerekiyor.

Jean-Jacques Rousseau ya da Friedrich Nietzsche gibi felsefe sahnesinin önemli isimlerinin yürüme eylemine büyük bir değer atfetmesi boşuna değildir. Rousseau için bir masa ve sandalye görmek bile yazma isteğini kaçırmaya yetebilir. Elbette Rousseau veya Nietzsche’nin yaşadığı dönemlerde (18. ve 19. yüzyıl) bugün gördüğümüz evler yoktu. Ancak bu isimler de bahsedilen Roma sempozyumlarının olduğu dönemden çok sonra dünyaya gelmişti. Yani artık evler onların zamanında da bölümlenmeye başlamıştı.

Neyin nerede yapılacağı söyleyen bir tasarımın dışına çıkabilmek için en iyi şeylerden biri ‘yürümek’tir. Fransız düşünür Frédéric Gros, Yürümenin Felsefesi adlı kitabının ilk bölümüne ‘Yürümek Spor Değildir’ başlığını verir. Çünkü spor bir teknik, kurallar, puan ve rekabet meselesidir. Hâlbuki yürümek zihnin özgürleşmesini sağlayan bir etkinlik olarak ortaya çıkar. Çünkü düşünüre göre yürümek ilk olarak bir ‘erteleme özgürlüğü’ sunar. Hava almaya çıkmak, uğraşılması gereken işlerin kısa süreliğine de askıya alınmasıyla bir rahatlık verebilir. Belki de yapılan yürüyüşlerin birinde uzun süredir içinden çıkılamayan bir konu hakkında aydınlatıcı bir fikre ulaşılabilir.

İçinde yaşadığımız, yapacağımız şeylerin belirlenmiş olduğu modern evlerde aydınlatıcı bir fikre ulaşmanın imkânsızlığından söz ediyor değilim. Sadece asıl anlamda özgürleştirici etkinliklerden bahsedebilmek için mekân totalitarizminin katı sınırlarının dışına çıkmak, dolayısıyla duvarları olmayan, sınırları ince şekilde hesaplanmamış alanlarda yürümeye çıkmanın iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum.