Biz uyuyoruz. Hayatımız bir rüya. Fakat bazen rüya gördüğümüzü bilecek denli uyanık oluruz.

Yirminci yüzyıl felsefesinin en önemli uğraklarından birisi olan Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein; analitik felsefenin en önemli temsillerinden birisi olarak anabileceğimiz Tractatus Logico-Philosophicus eseri ile ortaya koyduğu kritik düşüncelerinin yanı sıra, pek çok tartışmaya konu olan yaşamöyküsü ile de ilgi çekici görünüyor. Martin Heidegger, Adolf Hitler, Charlie Chaplin gibi geçtiğimiz yüzyılın önemli tarihsel figürleri ile aynı yıl ─ 1889’da, Avrupa’nın en zengin ailelerinden birisinin çocuğu olarak dünyaya gelen Ludwig, kendisini oldukça entelektüel bir ortamda buldu. Eğitimi ve yetenekleri büyük nispette ailevî bir şanstan ileri geliyordu. Fakat felsefî dehası yalnızca ona özgü bir şeydi. Onun yaşamöyküsü pek çok açıdan ilgi çekiciyse de ─sözgelimi aşk ilişkileri, Popper’la tartışması, savaş esirliği gibi─, intihar ile olan yakın ilişkisi, diğer bütün ilişkilerini etkilemesi bakımından da belirleyici nitelikteydi.

Ekonomik ve entelektüel anlamda oldukça refah bir durumda olsalar bile; Wittgenstein ailesi, her bir üyesinin etkilendiği bir depresyondan muzdarip gibiydi. Aile içi duygusal şiddetin had safhada olduğu ve bu şiddet durumunun bütün kardeşler için yaralayıcı olduğu söylenebilirdi. Ve bazı kardeşler bu yaralanmalardan sağ kurtulamadı. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren, Ludwig Wittgenstein’ın en büyük üç ağabeyi sırayla intihar etmişlerdi. Kardeşler arasında en büyük olanların ve yalnızca erkek kardeşlerin intihar etmesi, duygusal şiddetin en çok onlara yönelmiş olmasıyla açıklanabilirdi. İlk intihar eden, 1902 senesinde, en büyük ağabey Hans olmuştu. Bu esnada Ludwig henüz on üç yaşındaydı. Hans’ın intiharından iki sene sonra Ludwig’in bir başka ağabeyi olan Rudi’nin intiharı aileyi bir kez daha sarstı ve Rudi bu sırada yirmi iki yaşında bir Kimya öğrencisiydi. Bu iki intihardan çok daha sonraları, 1918 senesinde ise Ludwig’in hayatta kalan en büyük ağabeyi olan Kurt Konrad, kırk yaşında iken intihar etmişti. Gelgelelim üç ağabeyinin intiharı ve aile ortamından miras kalan bir depresyon hâli, Ludwig Wittgenstein’ın intihara meyilli olduğu konusunda haklı mı haklı bir kaygıya yol açacaktı.

Görünüşe göre Ludwig Wittgenstein, yaşamı boyunca intihar düşüncesini hem kendi içinde hem de yakın dostlarıyla tartışmıştı. Bu elbette ki onun diline de vurmuştu; hocası ve dostu olan filozof Bertrand Russell, Wittgenstein’ın dilinden düşürmediği kendini öldürme planını sürekli olarak dinlemekle cezalandırılmıştı sanki. Histerik zamanlarında Wittgenstein, Russell’a kendini öldüreceğini, hem de bunu hemen birazdan yapacağını söylüyor ve telaşlı adamı olur olmaz kaygılandırıyordu. Öyle ki Russell’ın hatrı sayılır bir vakti Wittgenstein’ı kollamakla ve onun için endişe duymakla geçiyordu.  Sözgelimi Wittgenstein Norveç’in izbelerinde kendisine bir külube inşa edip kimi zamanlar orada yalnız kalmaya başlayınca, Russell’ın kaygıları iyiden iyiye artıyor, onun orada kendisini öldüreceği düşüncesinden bir türlü kurtulamamıştı. Fakat Russell’ın kaygıları boşa çıktı, Wittgenstein asla intihar etmedi ve hatta buna gerçek mânâda yeltenmedi bile.

Pekâlâ intihar düşüncesine bu kadar yakın ve yatkın olmasına rağmen Wittgenstein neden intihar etmedi? Bu çok katmanlı bir soru olabilir. Çünkü onun intihar ile ilgili düşüncelerinin tek kaynağı ailesi değildir. Wittgenstein’ın düşüncesine oldukça zıt bir felsefî kavrayışa sahip olsa bile onu derinden etkilemeyi başaran Otto Weininger’in 1903 yılındaki intiharı ve bu eylemi çok ünlü müzisyen Ludwig van Beethoven’ın öldüğü odada yüreğine ateş ederek gerçekleştirmiş olması, büyük filozofun intihara ilişkin düşüncelerinin temel kaynaklarından birisi olabilir. Bunun gibi, Wittgenstein’ın takip ettiği filozoflardan birisi olan Arthur Schopenhauer’un intihar ve ahlak üzerine düşünceleri de kafa karıştırıcı bir başka meseledir. Wittgenstein pek çok açıdan intihar düşüncesini hayatı boyunca kurcalamış fakat bu eylemi gerçekleştirmek için hiçbir zaman yeterince kararlı ve cesur olamamıştır. Düşünsel karmaşa, kimlik krizi ve intiharın ahlâkî problemini kesin olarak çözememe gibi konular, sürekli olarak intihar edeceğini söyleyen Wittgenstein’ın önüne eylemsel bir set kurmuş gibidir. Yoğun depresyon dönemleri olan yirmili yaşların sonu ve otuzlu yaşların başında dahi Wittgenstein’ı kendini öldürmekten alıkoyan ikilemler, onun ölümünü 1951 yılına kadar ertelemiş ve ancak kanser hastalığı mucizesiyle onun tüm ikilemleri son bulmuştur. İntiharın kıyısında gezinen bir yaşamın intihar yoluyla son bulmayışı şaşırtıcıdır. Wittgenstein erken dönem notlarında intihar konusuyla ilgili şöyle bir dipnot düşmüştür:

İntihara izin verilirse, her şeye izin verilir. Hiçbir bir şeye izin verilmezse, intihara izin verilmez. Bu, etiğin doğasına ışık tutar; çünkü intihar, deyim yerindeyse, temel günahtır.” (Wittgenstein, Notebooks)