Gerçeklik acıtıyordu… Maddesel ve yoğundu… Yakıcı ve affedilmez… Hiçbir zaman ona ayak uyduramadım. Denemediğim söylenemez. Reddetmek ukalalığın dik alasıydı ve buna bilmediğim sebeplerden kanmıştım. Bu nefes almayı bırakmakla eşdeğerdi. Kendimi defalarca kez katlettim ve birbirinden farklı bedenlerde can buldum. Nasıl da canımı yakıyordu  .Bir Yahya edasıyla yaşama dair kahin saydım kendimi. Körken duyduğuma, sağırken gördüğüme aldanıp hüküm verdim. Kadife perdelerin üzerine tahtalar, tahtaların üzerine kırmızı tuğlalardan duvarlar ördüm ve tekrar kadife perdeleri tuğlaların soğukluğunu unutmak için karanlığın üzerine çektim.

Tanrı öldüğünde henüz küçük bir çocuktum… Sayısız bedenle toprağa karıştığı tuhaf bir zamanda, anlamlandıramadığım bir topluluğa ait ve yine kendimce kayıptım… Ve öylece bıraktım. Aydınlık geceleri karanlığa tekrar katabilmek umuduyla…

Aklımı yitirdim. Deliliğimi en uçlarda yaşadım. Kurtuluşu bu yolla elde edebileceğime inandım. Bilmeliydim ki inancım beni uçurumlarımdan dehlizlerime gönderdi. Şu an bir hiç ve daha fazlası, her şey ve daha azıyım… Tekrar sordum… Ben kimdim böyle?

Kendime eziyet edebilmenin en kolay yolu unutmamaktı. Ve bende yazdım… Belki bu yüzden, belki tüm kibrimle ölümden intikam almak istediğimden. Hayatım, anılarım ve yaşanmışlığım onun kölesi olabilirdi ama yazdıklarımı yok edemez hale gelebilirdi. Çünkü hastalıklı zihinlerde tekrar ve tekrar yeşerecektim.

Ölümsüzlüğe kanabilirdik. Elde edilemez olduğunu bilemeyerek. Asırlarca insanoğlu buna aldandı. Hatta Flamel’in başardığı bile söylenir. Kim sonsuza dek var olmak isteyebilirdi? Bu ne güzel bir kibirdi böyle?

Zamanının birinde, ellerim mürekkep ve kanla kaplı iken uyandığımda aciz bir ölümlü olduğumu fark ettim.

Sanrılar görüyor, sancılar çekiyor ve ben ölüyordum. Sıcaklığın verem gibi sarıp seni titrettiği gecelerin birinde tamamıyla kayboldum. Kör bilincimle hayatın kıyısına tekrar yürüdüm ve diğer ölümlülerle birlikte ölümü selamladım. Ölümün tek istediği buydu: Saygı. Sevmen gerekmez, şefkatle sarmana ihtiyacı olmazdı. Çok şey beklemezdi senden, senin beklentilerinin aksine…

Ölülerimden biri sessizce karşıma oturdu ve kendine de bir kadeh doldurmayı ihmal etmedi. Daha ona anlam veremeden konuşmaya başladı:

-Yaşıyor gibiysen ama hissedemiyorsan bu tamamen kendi sorunun. Başkası seni senin için teselli edemez. Kendine söylemekten çekinme, seni deliliğe sürüklese de vazgeçme; sen yalnızsın… Kendini anlamıyorsan, iç sesini bastıramıyorsan ve en çok kendine katlanamıyorsan inan bana bu senin suçun değil. Seni sen olduğun için bir kenara atanların, inatla uyamadığın kalıpların suçu… Güven bana.. Sükunet bulamayacaksın. Aklın durmadan kurmaya devam edecek. Kendini her zerrene varana dek yok etmenin keyfine varacaksın. Ve sonra…

Bir süre sustu ve saydam simasını süzmeye başladım. Son günlerde biraz daha mı solgunlaşmıştı yoksa bana mı öyle geliyordu. Boş kalan kadehimi doldurup devam etti:

-Sen bile kendinden vazgeçip onların olmak isteyeceksin. İkiyüzlülük bile sana hoş gelecek. Bir zamanlar bundan nefret ettiğini bile hatırlamayacaksın. İşte bu onların marifeti olacak, kalıcı bir zafer değil ama bu senin sessiz yok oluşun anlamına da gelecek.

Aniden kaybolmadı bu kez… Doldurduğu kadehi önüme sürdü, parmaklarımın arasına aldım ve tattım…Nasıl bir utanmazlıktı bu yaptığın? Tattığım ılık şarap değil,kendi kanımdı.

Alay edercesine kahkahaları yıllarca dinmedi sanki. Bu gece çığırından çıkmak üzereydi. Bir diğeri de ona katıldı. Yakın zamanda yitip gittiğinden henüz en az benim kadar hakiki görünüyordu. Oturmadan önce bir diğerine bakıp hafifçe gülümseyip o da zehrini akıtmaya başladı:

-Bir şair der ki, yeterli miktarda acı çektikten sonra mutlu olabilirsin…Yeterli miktarda acı…

Nasıl anlayabilirsin yeterince mahvolduğunu? İnsanların seni bu kadar göz ardı etmelerine nasıl katlanırsın? Nasıl tatsız telaşlarınla onları meşgul edersin? Sen onlar için bir hiçsin. Kendi kendine yetmek zorundasın. Azıyla değil, onların senin için fazla gördükleriyle yetinmelisin. Şu ait olma dürtüsü… Sen kendini bilmezken toplum senin her zerreni, kendi yararı için kullanmaya başladı bile…

Kadehi elimde çevirmeye devam ettim. Parmaklarımın arasından çekip bir yudum aldı ve gözlerini kapayıp devam etti:

-Çekinme, tüm ruhunu sun.. Emin ol cömertliğin bile onun açgözlülüğünü durduramaz. Sen bir şeylere farkında olmadan mecbur olansın.

Gözlerimi defalarca kez açıp kapattım ama kaybolmadılar. Gerçeklik bu muydu? Sinir bozan gülümsemeleriyle beni süzmeye devam ettiler. Dudaklarını kenetlemeye niyetleri yok gibiydi. Susmalarını istedim… Bu kadar hakikat benim için bile fazlaydı. Gittikçe hissizleşen parmaklarımı kenetleyip masanın üzerine bıraktım:

-Uyumak istiyorum…

Aldırmadan devam ettiler. Kanıma karışmışlar, ruhuma erişmişlerdi ama yetinememişlerdi;

-Bir gün uyanacaksın ve ayık olmamanın zarafetini üzerine biçilmiş gibi algılayıp geçireceksin. Ta ki bir gün biri gelip seni çıplaklığınla selamlayana dek… Ve tekrar uyuyacaksın…

Tekrar uyuyabileceğim günün nasıl olacağını biliyordum… Meşeden bir tabutta, satenler içinde huzura eriştiğim o kısa anda… Gözlerimi tekrar açtığımdaysa çoktan kör olmuş olacaktım… Ya cennetin altın kapılarını bulacaktım ya da dokuz katlı cehennemin en dar yerinde bilinmezliğe kollarımı açacaktım… Ya da… Tanrı bizlere neden bu kadar çok ihtimal payı bırakırdı ki? Belki de yanılma payımız hoşuna gittiğinden, belki de zaten bilmediğinden…

Kaybolmadan önce aklımdan geçenleri zaten bildiklerini keşfettim ve merhametlerini yüzüme vurmadıkları için minnettar kaldım. Huzursuz bir uykunun peşine düştüm. Saatler sonra uyandığımdaysa, deliriyordum…