Kültür varlıklarını koruyanlar kimlerdir? Bugün bunun için muhtelif kurum ve kuruluşlar ve hakkını teslim etmemiz gereken şahıslar var. Ama dün nasıldı? Osmanlı devrinin sonlarında tarihi eserlere verilen önem artarken öngörüde bulunarak öncü olanlar kimlerdi? Cumhuriyet’le durum ne yönde değişti?

Kültür varlıklarının korunması meselesinde bugün çok daha farklı sorular, sorunlar var elbet; çağdaş, geleceğe aktarma odaklı, koruma odaklı ve maalesef kimi zaman rant odaklı. Ama dünün soruları farklıydı ve dün eski eserleri korumaya çalışanlar bir avuç duyarlı insandan ibaretti. Kimi Türkiye’nin ilk restoratör mimarları arasına yazdırdı ismini, kimi vakıf eserlerini korumaya ömrünü adadı; kimi Osmanlı öncesini korumak için çaba sarf etti, kimi Osmanlı eserlerini; kimi gazetedeki köşesinde tarihi eserleri gündeme getirdi ve korunmalarına dolaylı olarak katkı sağladı. Ama yaptıkları işler her zaman önemliydi, hayatiydi. Onların isimlerini, tıpkı kıymetli kültür varlıklarımız gibi gelecek kuşaklara aktarmak için hazırladığımız bu dizide bu kez anmak istediğimiz isim: Yüksek Mimar Ali Saim Ülgen.

Türkiye’de eski eserlerin korunması tarihine baktığımızda Cumhuriyet’in ilanından 1940’ların ortasına değin az çok bir eski eserler ve koruma idaresi oluştuğunu görürüz. Osmanlı’dan devralınan bir gelenek zaten vardır, yeni kurulan Maarif Vekaleti, yalnız eğitim sistemini ele almaz, kurulan Hars Müdürlüğü ile kültür varlıklarıyla da ilgilenmeye başlar. Kültür varlıklarının korunmasından sorumlu ana kurum Hars Müdürlüğü bünyesindeki Eski Eserler ve Müzeler Dairesi’dir. Ali Saim Ülgen bu daireye bağlı bir Anıtlar Yüksek Kurulu kurulmasına vesile olacak kadar eski eserleri korumaya adamıştır kendini.

İlk yıllarda bir o kadar önemli, köklü ve dağınık haldeki binlerce eseriyle doğal olarak kültür varlıklarından sorumlu olan bir diğer kurum da Başvekalete bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğüdür. Ali Saim Ülgen Vakıflar’da da eski eserlerin hakkıyla ve layıkıyla korunabilmesi için yıllarca çaba harcamıştır.

Ali Saim Bey’i bir kuruma bağlamak zaten haksızlıktır, o aynı zamanda Eski Eserleri Koruma Encümeninin en faal üyesi ve bütün bunların yanında öğrendiğini aktaran ve mimarlık ve şehircilik bölümlerinde sayısız öğrenci yetiştiren bir öğretmendir de… Şöyle demek abartmak olmayacaktır: Ali Saim Ülgen’in adını eski eserlerden bahsedeceğimiz her yere yazabiliriz.

Ülgen’in arşivinden Siyavuş Paşa Kasrının onarılmadan önceki hâli.

Önce Ali Saim Bey’in hayat hikayesine bakalım: 1913’te İstanbul’da doğan Ali Saim Bey, 1938 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinin Yüksek Mimari şubesinden mezun olur. Aynı yıl Avrupa’ya gitmeye hak kazanan öğrenciler arasındadır. Önce Almanya ve sonra Fransa’da mimarlık tarihi ve eski eser onarımı konusunda uzmanlaşır. Bu arada Ali Saim Ülgen, geçen yazımızda ele aldığımız Prof. Albert Gabriel’in hem takipçisi hem öğrencisidir. 1936-38 yılları arasında Ali Saim Bey, Prof. Gabriel’in asistanı olarak ilmi eserlerinin hazırlanmasına yardımcı olur. Envanter kayıtları çıkarır, eski eserleri kayda alır. 1940’ta memlekete döner dönmez Güzel Sanatlar Akademisinde hem mimarlık tarihi hem de şehircilik kürsülerinde bu kez de sanat tarihçileri için hocaların hocası sayılan Prof. Celal Esat Arseven ile çalışır. Asistan olarak öğretim hayatını sürdürürken, Maarif Vekaleti Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünde çalışmaya başlar. Zaman içerisinde bu dairedeki önemli eksiklerden birinin doğrudan anıtların restorasyonuna yönelik çalışma yapan bir birim olduğunu fark eder, anıtlar şubesi kurulması gerekliliğini dile getirir. Onun katkısıyla Gayrımenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu oluşturulur. Bu kurumlar üstü bir ortak akıl kuruludur, buradaki tüm çalışmalar Türkiye’de taşınmaz kültür varlıklarının korunmasında öncü kabul edilir. Ülgen, 1954 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünde, eski eserlerin restorasyonunda “uzman danışman” diyebileceğimiz bir göreve getirilinceye dek birçok yayını ile de Türkiye’de taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve onarımı konusunda öncü isimlerden biri haline gelmiştir. Öğretmenlik hayatına Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Sanat Tarihi bölümünde Türk Sanatı bölümünde devam eder.

Ülgen’in restore ettiği yapılardan Alanya Kızıl Kule.

1933’ten itibaren yayımladığı eserler arasında şunlar vardır: İstanbul ve Eski Eserleri, Fatih Camii ve Bizans Sarnıcı, Fatih Devrinde İstanbul, Mimar Sinan Eserleri, Kırşehir’de Türk Eserleri, İznik’te Türk Eserleri, Anıtların Korunması ve Onarılması, İstanbul Turistik Haritası… Ayrıca Vakıflar Dergisi, Ülkü, Mimarlık ve Arkitekt, Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni gibi döneminin en önemli kültür sanat süreli yayınlarında da eski eser koruma ve restorasyon esaslarına yönelik yazılara imza atmıştır.

Ülgen Arşivinden Süleymaniye Camii Restorasyonu sırasında çekilmiş bir fotoğraf.

Türkiye’de restorasyon ve genel olarak mimarlık tarihi için birçok önemli çalışmalara imza atan Ülgen, ayrıca yerel yönetimlerin imar planlarında tarihi eserleri hak ettiği gibi değerlendirmeleri için de çaba sarf etmiştir. Daha 1940’larda şehir planlaması yapılırken bürolarında çalışan, sokağa çıkıp havayı solumayan uzmanları şöyle eleştiriyordu:

“Düz ve geniş bir cadde yapmak, dar sokaklara nazaran şayanı tercih olmakla beraber, önüne gelen kıymetli bir binayı o caddeye feda etmek de bugünkü ilim zihniyetinin kabul edemeyeceği bir keyfiyettir.”

Bu bağlamda kültür varlıklarının onarımında dikkat edilecek teknik şartları yayınlamış, tarihi eserlerin meydana çıkarılması, aydınlatılması, gelecek kuşaklara aktarılması gibi farklı başlıklarda anıtlar nasıl korunmalı, bu konuda yayınlar yaparak dönem mimarları ve eski eser korumacılarına da ışık tutmuştur.

Mesleki katkıları şüphesiz çok mühim olan Ülgen’in bazı görüşlerine kısa kısa yer verelim. 1943 yılında basılan “Anıtların Korunması ve Onarılması” kitabında, abide nedir, neden koruyoruz, tarihi abideler nasıl muhafaza ve tamir edilir, şantiye şefinden işçisine onarımlarda nelere dikkat edilmelidir bu sorulara cevap veriyordu.

Bir eski eserler mimarının devasını bulmaya çalıştığı dertleri şöyle sınıflandırmıştı: Zamanın aşındırıcı tesiri, binaların bünyelerindeki kusurlar, abidenin hayatının idamesi için yapılması icabeden ihtimamın noksanlığı veya acil tedbirlerin ihmali.

Ona göre Türkiye’de tamirlerde kullanılan malzeme iyi seçilmediği için abideler aynı sorunlarla 25 yıl içinde yeniden yüz yüze geliyordu. Tamir usulü de Türkiye’de henüz oturmamıştı. Restore sırasında yapılan müdahaleler belli olmalı mıydı yoksa belli olmayacak kadar aynı yapıda mı kalmalıydı?

 “Bir zamanlar mimarlarla arkeologlar o kadar sadıkane iş görmek arzusunda idiler ki, tamirleri göze görünür bir şekilde bırakmağı münasip görüyorlardı. Hatta tamir tarihlerinin binanın üzerine hakkedilmesini bile kabul etmişlerdi. Bugün ise, herkes bir restorasyonun hakikaten iyi yapılmış olması için onun fark edilmemesi fikrinde müttefiktirler.”

Sayısız çalışmaya imza atmış, ömrünü eski eserlere adamış olan Ali Saim Bey, Süleymaniye Camii restorasyonunu üstlenirken başına geleceklerden habersizdi. Ali Saim Ülgen, bu restorasyonda çok hızlı hareket etmeye zorlanmış, bu yorgunluk bünyesine fazla gelmiştir. Sonraki yıllarda kullandığı teknikler yüzünden suçlanmış, basında yersiz eleştiriler çıkmış ve hatta o dönemde Türkiye’de idarenin başında olan Milli Birlik Komitesi, Ali Saim Ülgen hakkında kovuşturma başlatmıştır. Nevşehir’de, Siirt’te, Bursa’da, Trablusgarp’ta, Kayseri’de, Sivas’ta abideleri onaran, onarım tekniklerini belirleyen bu öncü koruyucu, bu suçlamalar karşısında çok üzülmüş ve kalp krizi geçirmiştir. Bu krizin etkilerini atlatamamışken evinin üzerinde çarpışan iki uçaktan biri evinin yakınlarına düşmüş, kazanın gürültüsü ve yarattığı şok nedeniyle Ülgen’in zayıf kalbi bunu kaldıramamıştır.

Ali Saim Ülgen tarafından Süleymaniye Camii Restorasyonu sırasında hazırlanan çizimlerden biri.

8 Şubat 1963 günü geçirdiği bu ikinci kap krizi sonrası vefat eden Ali Saim Bey’in ardından pek çok yazı yazılmıştır. Osman Keskioğlu, Ülgen’in nasıl bir insan olduğunu şöyle anlatır:

“… Onu yakından tanıyanlar gayet iyi bilirler. O kendisini mesleğine vermişti. Gece gündüz demeden meslek aşkıyla çalışırdı. Sıcak aile yuvasındaki tatlı hayatını feda ederek memleketi baştan başa dolaşıp abidelerimizi onarırdı. Ecdat yadigarı tarihi eserleri ayakta tutabilmek için bütün gücünü harcardı. O kadar harcardı ki, onlar ayakta kaldı; fakat Saim Bey kendisi çöküverdi. Abidelerimiz için o bir kıymetti, kazançtı; onların kıymetlerine kıymet kattı. Selçuk eserlerine, Beylikler devri eserlerine, Osmanlı devri eserlerine canından can vererek onları yaşatmaya çalıştı.”

“Meriç boylarından Karaköse’ye kadar memleketimizin her tarafına serpilmiş yüzlerce, binlerce Türk-İslâm mâbedini ve âbidesini de boynu bükük bıraktı gitti.” Bu sözleri de Semavi Eyice, Ülgen’in ardından kaleme almıştı.

Ali Saim Ülgen’in muhtelif makamlarla yazışmaları, restore projeleri, çizimleri, fotoğraflarından oluşan kıymetli arşivi, Salt Araştırma’da erişime açıktır. Bu yazıdaki görseller bu arşivden alınmıştır. Salt Araştırma bu kıymetli koleksiyonu hem Ankara hem de İstanbul’da bir sergi ve ayrıca bir dizi konuşma ile kullanıcıya sunmuştu. “Modern Türkiye’nin Osmanlı Mirasını Keşfi” başlığı altındaki bu etkinlikler ve Ülgen’in arşivini incelemek isterseniz şu adresten ulaşabilirsiniz: https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/46

Türkiye’de kültür varlıklarının korunması, kayda alınması ve geleceğe aktarılması için yaptığı pek çok kıymetli işin Ali Saim Ülgen adını her zaman yaşatması dileğiyle…