Tüm renk tonlarının yok oluşuna düşmüşüm. Gözlerimin üzerinden başımın arkasına bir şerit uzanmış. Şakaklarım zonkluyor. Arkada, belimin üzerinde bağlı bileklerim. Vücudumu ısıran zeminin soğuğu yeni bilenmiş bıçaktan da keskin. Dudaklarım yapışkan bir cisimle mühürlü. Tonsuz bakış açısı, gözlerimde. Tok bir siyah. Karanlığın derinlerinde tur atışımı izliyorum. Kafatasımdaki ağrı bir yumurta gibi büyüyor. Zihnimi yerden parça parça toplarken dirseklerimden güç alarak doğruluyorum. Rahatsız edici bir ses tünemiş kulaklarıma. Pıt… Pıt… Pıt… Üç saniyede bir, düzenli. Her damla arasındaki süreçte düşüncelerim bir görünüp bir kayboluyorlar. Sonra kendime geliyorum. Neredeyim? Neredeydin? Ben, kim? Nasıl? Karanlık. En son evdeydim. Pıt. Hayır, hayır. Evde değil. Pıt. Titriyorum. Üşüyor muyum? Hatırla. Pıt. Bir şeyler yap. Bileklerimi zorluyorum. Acıyor. Ayaklarım kıpırdamıyor. Eve gidiyordum. Pıt. Hayır, araba. Arabaya biniyordum. Pıt. Arkadaki ses. Arkadan gelen darbe. Sonra karanlık. Hep karanlık. Bir gürültü duyuluyor. Önce uzaktan. Çoğalıyor sonra yankılarında. Yavaşça yaklaşıyor. Lastik tabanlı ayakkabı zemini bağırtarak geliyor. Karda yürürken çıkan o tok sesi andırıyor. Bedenim geriliyor. Hızlıca inip kalkan göğüs kafesimde dönüyor dünya. Nabzım boğazıma tırmanmış. Burun deliklerimin ucunda sıkıca tutunan hava beni boğmaya hevesli. Kesiliyor lastik gıcırtıları aniden. Anahtar deliğinde kilit dönüyor. İki kez. Zincir, demir şerit üzerinde kayıyor; kaydıkça kulak zarım acıyla titriyor. Biri yaklaşıyor. Yaklaştıkça sürünüyorum. Süründükçe geri gidişlerim küçülüyor. Sanki alan daralmış da sırtım duvara yapışmış. Tüm eklemlerim işlevini kaybetmiş. Bir böcek gibi top haline bürünüyorum. Bir kaplumbağa değilim ne yazık ki, beni saklayacak bir zırhım yok. Nefes alış verişleri yaklaşıyor. Daha yakınımda şimdi. Hissediyorum. Bedenim benden azade sarsılıyor. İnlemeleri her adımının peşinden geliyor hızlıca. Hayır, hayır. Ondan geldiğini sandıklarım benden geliyor esasen. Yüzümdeki ıslaklık zihnimi bulandırıyor. Yalvarıyorum dil dökmeden. Yakarıyorum sessizliğimle. Bacaklarıma değiyor bir çift el. Sıçrıyorum. Sıçrarken bile kıpırdamıyorum. Çığlığım dudaklarımın ardına gizlenmiş. Yanlış zamanda yanlış yerde miydim? Bir kahkaha patlıyor karanlıkta. Kötü kokan nefesiyle kahkahası yüzüme bulaşıyor. Konuşmuyor. Nefes alıyor, nefes veriyor. Kahkahası, hırıltılara dönüşerek büyüyor. İki el ayak bileklerimi kavrıyor bir anda. Eller sıcak. Bileklerim soğuk. Çekiyor beni. Sürükleniyor bedenim bana ait değilmiş gibi. Birbirinden ayırdığı fermuarın metal dişlerini salıveriyor karanlığa. Üzerime eğiliyor iblis. Bacaklarım aralanıyor. Sert. Acı. Her bir bağrışım, boğazımdan içime düşüyor. Ne zor yutmak hepsini. En ince tonda. İçimi ortadan ikiye bölüyor. Azalışımı izliyorum acı içimden geçip giderken. Tenime işliyor zehri. Nefes alıyor, nefes veriyor. Alıyor, veriyor. İnliyor. İnledikçe ölüyorum ben. Ölemeden. Defalarca. Son kez ölmeyi diliyorum. Görmediğim bir canavar beni lanetliyor. İspat edemiyorum karanlığa.  Görmüyorum. Hissediyorum. Hissedilen her şey yaşanmış mı sayılıyor? Göremediklerim de gerçek mi oluyor? Bir varmış bir yokmuş gibi… Üzerimde titriyor bedeni. Son defa inleyip geri çekiliyor. Kana bulanmış gecenin rengi siyah. Görebildiğim tek renk. O gidiyor.  Acısıyla beraber yaşam da çekiliyor tenimden. Karanlık. Koyu kara. Zaman örtüsünü çekmiş üzerimden. Baygınlıkla sürüp giden sonsuz akışta tıkanışım… Göremediğim bir başka el tutuyor elimden. Bedenimden azade yürüyoruz. Belki ölmeye. Belki de hiç ölmemeye…