Gençlik, sihirli bir kelime, parlak gülüş, mutluluk sarhoşluğu. Gençliği bu kadar çekici kılan nedir? Yaşamın yoğun hissedilişi, damarlarda dolaşan coşku kıvılcımı mı, genç bakışlar, terütaze duyguların sayesinde? Ona duyulan sonsuz hasret, kısa sürdüğü için hiç bitmeyen şikayet, kaybedilir çünkü beden ve ruhun en tatlı güzellik hâli.
“Gençlik nedir?
Bir rüya.”
“Aşk nedir?”
“O rüyada gördüğün şey.”
Kierkegaard gençliği ve aşkı bu sözlerle açıklıyor. Thomas Vinterberg’in büyüleyici filmi “Körkütük” de böyle başlıyor. Gençlik sonsuz olabilir mi, eğer “yarına kadar sonsuzluk” varsa Theo Angelopulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün” filmindeki gibi? Bir şelalenin sonsuz enerjisiyle akan, yaşamın özünü alıp geri getiren zamandır, sonsuz gençliğin, bu mavi, bitimsiz rüyanın kaynağı. Zamanla dost olmanın yolları vardır elbette, andaki tecrübelerimizde değişimi kucaklamak, yaşamımızdaki öz olan şimdide, sahip olduğumuz tek servet, geçmiş ve geleceğin ötesinde.

“Körkütük”, orijinal Danca adıyla “Druk”, Danimarka, Hollanda ve İsveç ortak yapımı uluslararası bir film. 2020’de gösterime giren film, En İyi Uluslararası Film Oscar Ödülü’nü almış ve En İyi Yönetmen dalında aday gösterilmiş. Bafta En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü’nün yanında Avrupa En İyi Film Ödülü’ne de sahip. Oyunculuğuyla göz kamaştıran Mads Mikkelsen, Martin rolünde ve Maria Bonnevie Anika’yı oynuyor. Martin, Nikolaj, Tommy ve Peter Kopenhag’da bir “gymnasium”da, başarılı öğrencileri üniversiteye hazırlayan bir lisede öğretmendir. Hepsi de hem işlerinde hem de özel hayatlarında süregelen tekdüzelikten şikayetçidir. Martin’in gözleri bize öyküyü anlatmaktadır aslında, hayatın bütün kıvılcımını kaybetmiş, hiç değişmeyen günler zincirinde dolaşmaktadır. Eşi Anika geceleri neredeyse hiç evde değildir, çalışmaktadır, zaten birlikte olmak için bir sebep de yoktur. Yalnızca aynı evde yaşamaktadırlar, birlikte değil, paylaştıkları hiçbir şey yoktur. Nikolaj’ın 40. yaş günü yemeğinde insanın kanındaki alkol oranının (BAC) yüzde 0.05’in altında olmasının getirdiği yoksunlukla ilgili bir teoriden bahsederler. Psikiyatrist Finn Skarderud’a göre, daha yaratıcı ve rahat olabilmek için kanımızda yüzde 0.05 oranında alkol bulunması gerekiyor. Bu teorinin doğru olup olmadığını denemeye karar verirler. Kanlarındaki alkol oranını bu yüzdede tutmaya çalışırlar, ancak akşam sekizden sonra ve hafta sonları kesinlikle alkol almazlar. Hayat hepsi için bir anda değişir, hazzın pırıltısı sürekli hissedilir, yıllar önce olduğu gibi. Dionysos’un vücut bulmuş hâlidirler, canlılığın yakıtı onlarladır. Denemeyi daha üst seviyeye çıkarmaya karar verirler, ama işler kötüye gider. İnsan ne zaman durması gerektiğini bilmelidir, deneylerini bitirmek gerektiğini hissederler. Ne yazık ki Tommy içmeye devam eder, sorunları da arttıkça artar.

Ruhlarındaki gençliği bulduklarına göre, yaşam sürdükçe gençlik onlarla olacaktır. Baudelaire’in takipçileridirler bir bakıma, ünlü şairin sürekli sarhoş olmak üzerine dizelerindeki gibi:
“Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.” Filmin özeti, Martin’in yaşam coşkusuna dansında, Scarlet Pleasure’un “What A Life” şarkısı eşliğinde. Uzun süre aklınızda yer eden ve aynı enerjiyle sizi donatan sahneler bunlar.

John Berger “Hoşbeş” kitabında sanatçının, dansçının “kendisi dışında bir güç ya da dürtüyle dolması, bunlar tarafından ele geçirilmesi hâli”nden bahseder. İspanyolca “el duende” denilen bu hâl, “bir gösterinin unutulmaz olmasını sağlayan bir nitelik, bir rezonans”tır. Garcia Lorca 1933 yılında “el duende” üzerine bir konferans vermiştir ve onun “rüzgar kumu nasıl etkilerse dansçının vücuduna öyle etki ettiğini” söylemiştir. “Sihirli bir güçle bir genç kızı ay çarpmasına uğratır…bir kadının saçına geceyarısı limanının kokusunu verir ve dansçının kollarını her an bütün çağların danslarının başı olan hareketlerle donatır.” Filmin karakterleri bu hisle bedensel coşkuyu ruhsal sarhoşlukla yakalar ve yaşamlarına ferah bir yol verir.
Kalbimizde bu kıvılcım pompalandığı sürece düşler bizimledir, aşk görüntüleri elimizin uzanabileceği yerlerdedir. Hayatta olmak, yaşadığını iliklerine dek hissetmek tekrar tekrar kutlanmaya değer. Gençlik sınırlı değildir yani, zamansızdır, kalbin dilini biliyorsak, her günün tazeliğinde ruhsal sarhoşluk vardır, güneşin denize dokunuşunda, doğanın kokusunda, ruhumuzun güzelliğinin renkleriyle, bazen acı bir tonla, insanız çünkü, ama her zaman yaşam çiçekleriyle.