Aşk. Ne sihirli bir kelime, içimizde kelebekler uçuşturan, bahar ılıklığı gibi damarlarımızda dolaşan, çağlayan coşkulu nefes, sonsuz bir ses. Şimdilerde her şeyin adını verdiğimiz o eşsiz duygu, maddi şeylere, sahipliklere dokunsa küsecek, hep de onlara atfedilen, adlandırdıkça satın almaları yoğunlaştıran, kendini kucaklayacak yürek arayışında aşk. Bütün gelenekleri hiçe sayan, başkaldıran, asi, asileştikçe kendini bulan, insana kendini bulduran, ruhun en karanlıklarını ayan beyan eden en parlak ayna. Ne zamanı var onun ne yeri, verdiği korkunç sevinç kadar kanatan acılarla çevrili, kederini de doyasıya kucakladığımız duygu, yüreğimiz varsa tabii, “rüzgâr bizi sürükleyecek” dediğimiz noktada belki imkansız diye dudak bükülen, asıl yaşama hissini veren en çılgın umutlar, Saramago’nun “Körlük” kitabında dediği gibi.

“Köprü Üstü Âşıkları”( Les Amants Du Pont-Neuf) aşkın öngörülemez, bilinemez, bizi görünmez zincirlerle kölesi yapan bütün toplumsal kuralların çok ötesinde tamamen kendine ait dünyasına davet ediyor. 1991 yapımı Fransız filmi, Türkiye’de gösterildiği yıl sinemada izleme mutluluğunu elde etmiştim. Asla unutamadığımız, üzerimizde derin etkileri olan kitaplar, filmler vardır; zihnimize gelir durur cümleler, kareler, gençliğimizde karakterimizin, yaşam felsefemizin oluşumunda büyük katkıları olmuştur çünkü. Geçen günlerde ikinci kez izleyince filmi aynı duygularla doldum yine, aradan otuz yıl geçmiş, zaman daha da derinleştirmiş yaşam ilkelerini, bağımsızlığı, duygularını özgürce yaşama cesaretini. Yönetmen Leos Carax da yaşamımızı gözden geçirmemizi istiyor sanki aşkın sınırtanımazlığını her biri içimize işleyen karelerinde. Başrollerde bende apayrı bir yeri olan Juliette Binoche(Michéle), Denis Lavant(Alex) ve Klaus-Michael Grüber(Hans) görülmekte. Film uluslararası çeşitli ödüllere sahip: En İyi Kadın Oyuncu Avrupa Film Ödülü, En İyi Görüntü Yönetmeni(Jean-Yves Escaffier), Mavi Ejder En İyi Yabancı Film ve En İyi Editör. Kulaklardan uzun süre gitmeyen müzikler de David Bowie, Les Rita Mitsouka, Arva Part ve Fred Chichin’e ait.

Pont-Neuf- filme adını veren köprü- Paris’in en eski köprüsü. Fransız Devrimi’nin 200. yılı için restore edilmekte olan köprü, evsizler için de bir sığınaktır. Evsizler, evsizlik. Robinson Crusoe’nun yana yakıla yapmaya çalıştığı evden, yuvadan mahrum olmak, sokakları, köprü altlarını, üstlerini sığınak saymak, dört duvarları yok edip göğün, sokakların gölgesinde yaşamak, sürüklenmek günden geceye, geceden güne. Ali Smith’in “Hotel World” kitabında lüks bir otelin yakınında durup dilenen bir kadın, karşı kaldırımda öylece oturan, oturduğu için önüne insanların para attığı gencecik bir kız için böyle düşünür, duramamaktadır demek ki evde, için için onu yiyip bitiren bir şey vardır, duvarlar üstüne üstüne gelir; kendisine de öyle olmuştur, sezeriz hikâyesini tam bilmesek de kendini fırlatıp bir yerlere atmaktan başka bir şey düşünememiştir. Çok da zor değildir aslında evsiz olmak bir anda, bir yerlerde “bir tel kopar, bütün ahenk bozulur”, sokaklar kucak açabilir. Paul Auster’ın “New York Üçlemesi” adlı muazzam romanında birisini izlemekle görevli karakterimiz sokakta yaşayanları incelerken bir anda sokakta bulur kendini, izlediği kişiyi daha rahat gözlemek için sokakta yaşamaya başlar, yavaş yavaş yeni hayatına uyum sağlar, bir vitrin camında kendini gördüğünde tanıyamaz, böyle bir yaşantının o kişi için normale dönüşmesi kısa bir sürede gerçekleşmiştir.

Alex, sokakta yaşayan gencecik bir adam. Gördüğümüz ilk an yaşamdan tamamen kopmuş durumdadır; kendi benliğine dalmış, kötücül, anlamsız bakar, kafasını asfalta sürter, yolun tam ortasında bilinçsizdir. Alır götürürler onu, her akşamki hâlidir bu. Güvensiz bakar Alex, geçmişi yok gibidir. Michéle, darmadağınıktır ilk gördüğümüzde, perişan, kaybolmuş kendi derinliklerinde. Kolunda resim çantası, bir gözü bantlı. Normalde Alex’in yattığı bankta uyuduğunu görürler; Hans- Alex’le köprü üstünü paylaştıkları yaşlı bir adam- ısrarla gitmesini ister, kabaca kovar onu ama Alex, çok etkilenir ondan, kalmasını ister. Hans; geçmiş, onu buralara atan geçmiş canlanır gözünün önünde Michéle’i gördükçe. Filizlenen bir aşk vardır Alex’in sert, ulaşılmaz görünen gözlerinin derinlerinde. Köprüdeki yalnızlığın soğuk rüzgarlarını ılık bir nefesle dindirir sanki Michéle. Hans çok rahatsız olur. “Burada aşk olmaz,” der ısrarla. Aşkın yeri yurdu var mıdır insan kalbinden başka? Bir hassasiyet vardır Alex’te, duyguları keskin, çok derindir, acıyı teninde hissedip azaltabilecek kadar derin. “Bu kadar acı çekmemeye çalış,” der Michéle, kendini yaralamaktadır incindiğinde. Güvensiz bakar Alex, geçmişi yok gibidir, Michéle ve Hans da öyledir. Anın içinde değillerdir sanki, yitmişlerdir bir yerlerde, el yordamıyla süren bir yaşam. Güldüğünü görmeyiz Alex’in, çok ciddi bir yüz, şeffaf bir duvarın arkasındadır sanki. Yalnızca Michéle’le farklıdır, Michéle onun güldüğünü görmek istediğini söyler, sarhoş olurlar delice, bir neşe esrikliği sarar ikisini de. Paris, kutlamalarla ışıl ışıldır, coşkunun başkentidir adeta, köprü üstünde bütün kutlamalar onlaradır sanki. Yitikliklerinde andaki sevgi kıvılcımlarını yakalar gibi olurlar, Alex büyülenmiştir adeta. Alex geceleri ateş gösterileri yapar, inanılmazdır, gözlerinin derinlerindeki kara ateştir sanki bu yansıyan. Çılgınca resim yapmaya çalışmaktadır Michéle de gözleri rahatsızdır, yakında tamamen kör olacaktır. Alex bu rahatsızlık sayesinde hep onunla olacağını düşünür ama herhangi biri değildir Michéle. Kaybolur ortadan bir süre sonra; bir mektup bırakır, tedavi olabileceğini öğrenmiştir, unutmasını ister Alex’in onu. Alex bu, “kimse öğretemez bana unutmayı” der çılgın gibi. Unutmak Michéle için de şu sözlerle anlamını bulur ya da anlamsızlığını:

-Rüyalarında gördüğü insanı uyanınca aramalı insan. Bu, hayatı kolaylaştırır.

Aşk, nerelere sürükleyebilir insanı, başkasına belki sevdiğine bile zarar vermeye sebep olabilir mi, kaybetmemek için, anın içinde bir bütünlükte hangi çılgınlıkları yaptırabilir? Rüyalar, düşler tutabilir mi insanı yaşamın bilinmez acılı pençelerinde çabalarken özgürlük için? Şu her şeyin unutulma, tüketilme yarışında olunduğu çağda, sevda bir şiirdir belki de sadece tozlu kitaplarda, kederli birkaç yürekte. Düşler varsa sevda da vardır, çılgın düşler, “Kafdağı’nın ardında da olsa aşk var” yoksa yaşam bir kara kabus.    

Not: İngilizce yazılarımı blogum https://artidelight.com/ takip edebilirsiniz.