Konya’da şehir merkezinde yaşamak ister miyim? Emin değilim ve bunu bir sonraki Konya yazımda açıklayacağım fakat kesinlikle ilerleyen zamanlarda Sille’de yaşamak isteyebilirim!

Açık konuşmak gerekirse Antalya’dan sabahın beşinde yollara düşen biri için saat on olduğunda devreler biraz yanabiliyor, üstelik yol boyu uyumamışsa. Bu nedenle midir bilmem, Konya’ya yaklaştıktan sonra Sille’ye giden yola saptık ve o yol o kadar uzun geldi ki bize. Navigasyona güvenip bir sağ bir sol yaparken tabi ki “Yahu buna güvenme, birilerine soralım” diye tutturan sesler arasında güçlü kalmaya çalışarak navigasyona sadık bir şekilde devam etmekte ısrarcı oldum ve sonunda Sille’ye ulaştık. Bu küçük yerleşim yeri oldukça sıcak, oldukça şirindi. Evet Konya yolundan ulaşımı zor fakat birazdan bahsedeceğim kilisenin bulunduğu yerden ana yola çıktığınızda yaklaşık 20 dakika içinde Konya’nın tam merkezinde buluveriyorsunuz kendinizi.

Sille gibi küçük bir yerleşim yerinde, oldukça rağbet görmesine şaşırdığım bir kiliseden bahsedeceğim bugün. Bu kilise bir süre önce restore edilmiş ve günümüzde Müze olarak faaliyetini sürdürüyor fakat gördüğü ilgiye oldukça şaşırdım. Üstelik gelenlerin birçoğu da Bizans tarihi ve sanatı üzerine oldukça bilgili, bu da beni şaşırtan niteliklerden biri oldu. Köyün yerlisi bile kiliseler, Hristiyanlık ve Bizans olarak anılan Doğu Roma tarihine öyle hakim ki… İşte böyle insanlar var oldukça, her zaman umut olacak!

Konumuza geçersek, Sille’nin Subaşı mahallesinde, Tatköy baraj yolunun solunda eğimli bir arazide yer alıyor yapı. Kütle bakımından tam erken dönem Anadolu kiliseleri özellikleri taşıyor, özgün bir malzeme kullanımı ve planına sahip. Yapı bünyesinde devşirme malzemeler rahatlıkla izlenebiliyor. Kilise 327 yılında, büyük ihtimalle imparator Constantin’in annesi Helena’nın adına yaptırılmış. En azından kitabede Haghia Helena adını görüyoruz ve tarihi biliyoruz. Kitabe ilginç bir şekilde Grek alfabesi ile, Türkçe yazılmış. Bu kitabenin tercümesini Prof. Dr. Haşim Karpuz, Kültür Varlıkları Envanteri Cilt II’de yapmış. Kitabenin iki yanında ise iki martyr yani din şehidinin resmi yapılmış, bunların Aziz Georgios ile Aziz Minas olduğunu belirtiyor yine Prof. Dr. Haşim Karpuz fakat günümüzde yalnızca Aziz Minas’ın adı okunabilmekte, büyük ihtimalle diğer azizin adı restorasyonda silinmiş olabilir.

Prof. Dr. Haşim Karpuz’un incelemelerinin ardından geçirdiği restorasyon ile kilisenin büyük değişimlere uğradığını biliyoruz ve fotoğraflardan da anlayabiliyoruz. O dönemdeki yapı nitelikleri kısmen de olsa korunmuş fakat resim programı büyük bir restorasyondan geçmiş, bu rahatça anlaşılabiliyor zaten.

Yapının çeşitli girişleri var fakat günümüzde güneydoğu cephesinden giriş sağlanıyor. Güneydoğu diyoruz çünkü yapı tam olarak ana yönlere konumlanmamış, aslına bakarsanız tam ara yönlere konumlanmış ve bu da erken dönem kiliselerinde gördüğümüz niteliklerle örtüşüyor aslında. Erken dönemlerde Hristiyanlık yeni yeni varlığını hissettirdiğinde pagan inanca mensup kişiler bundan oldukça rahatsız olduğu için ve iktidar bir çeşit zulüm politikası izlediği için gizlenmek zorunda kalan Hristiyanların erken dönem sanatları çok da nitelikle ve litürjik ögelerle donatılmış değildi. Bu nedenle Hristiyanlığın serbest din ilan edildiği ilk yüzyıllar içinde inananlar öncelikli olarak yapı inşasına odaklandığı için litürjik nitelikler ya da bir karakteristik Hristiyan ibadet mekânı ortaya çıkmamıştır. İlerleyen dönemlerde Doğu’ya yani Kudüs’e dönük apsisler ve Batı’da girişler olsa da, erken dönemlerde bu dikkate değer bir şey olmamıştır.

Girişin biraz ilerisinde kaya oyma benzeri bir kalıntı ile karşılaşıyorsunuz fakat hâlâ kazı sürecinde olduğu için ziyarete açık değil. Ayrıca müze sınırlarını belirleyen duvarların içinde de çeşitli kalıntılara rastlanmış, meraklanmamak elde değil.

Yapı biraz kot altında kalmış anlaşılan, girdiğiniz anda üç basamak ile aşağı iniyorsunuz fakat bu üç basamak oldukça yüksek. Bu şekilde tasarlanmış olma ihtimali olsa da, genellikle erken dönem kiliselerinde rastlanan şeylerden değildir o nedenle ilk görüş daha mantıklı geliyor kulağa. Girdiğiniz an sizi az önce de bahsettiğimiz kitabe karşılıyor. Kitabeye göre de Sultan Mahmut tarafından üçüncü onarımı gerçekleşmiş. Zaten içindeki resimler de 19. Yüzyıla tarihlendiriliyor yani çok aşamalı bir yapıdan konuşuyoruz aslında.

Kubbesi dışarıdan pek de sevimli olmasa da içeriden oldukça hoş görünüyor. Dört yöne açılmış pencereler arasında çeşitli aziz ve azize resimleri yer alıyor. Üstelik bu kubbeyi taşıyan kemerleri de azizler ve azizeler ile birkaç tane Yeni Ahit hikâyesi yer alıyor. Kubbe geçişindeki pandantiflerde çeşitli resimler olduğu düşünülüyor, Prof. Dr. Haşim Karpuz’un Kültür Varlıkları Envanteri için fotoğrafladığı yapıda bu resimler izlenebilirken günümüzde üzeri kapatılmış, sebebini bilmiyoruz.

Dışaırdan çoklu kütlesinden ötürü oldukça büyük görünen yapının içi oldukça küçük. Üst katı da varmış fakat maalesef günümüzde üst katı ziyaret edemiyorsunuz. Kapalı Yunan Haçı planına sahip yapının bu planı aslında uydu görüntüsüyle de okunabiliyor çünkü haç kolları üst örtüde ekstra bir yükseklik oluşturularak belirginleştirilmiş.

Tam çıkmadan fark ettiğim bir şeyden bahsetmek istiyorum size. Kilisenin zemini o kadar ilgi çekiciydi ki. “Nasıl, zemin mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Bildiğiniz, taş bir zemindi fakat bir şey dikkati çekiciydi bu zeminde: dairesel taşlar. Tüm zemin kare, dikdörtgen taşlar ile örülmüş bir dokuya sahipken giriş aksında üç adet dairesel taş vardı. Biri, narteks olarak andığımız geçiş mekânının ardından naos olarak andığımız ana ibadet alanına geçtiğinizde ayaklarınızın altında duruyor, bir diğeri kubbenin tam ortasındaki İsa resminin tam altında, bir diğeri ise İkonostasis’in biraz gerisinde, Tanrı’nın resminin durduğu noktada. Sanki, kutsallık seviyesine göre sizi sınıflandırmış aslında, en kutsal olandan en az kutsal olana doğru ilerleyen bir hiyerarşi izleniyor. Dini tavır mimariye de yansımış kısacası.

Hristiyanlık resim sanatının en can alıcı niteliklerinden birinden bahsetmek istiyorum. Hristiyanlıkta üçlemeden birçoğumuz haberdarız fakat detaylı irdelemediğimiz sürece ne olduğunu bilmiyoruz. Bu üçleme aslında metafizik kutsiyetin üç yönünü niteliyor. Tanrı, ya da Baba Tanrı, ya da Rab Tanrı, her ne demek isterseniz işte o, kutsallı hiyerarşisinde en üstte yer alıyor ve bir yaratıcı olarak, gücünü bize kanıtlarcasına resim sanatında ifadesiz bir şekilde tasvir ediliyor. Bütün insani duygulardan arınmış olan bu yaratıcı en ulu, en yüce, en sorgulanamaz olan. Ve ardından ikinci sırada Kutsal Ruh’u görüyoruz, genellikle resim sanatında bir güvercin ile ifade edilir ve genellikle habercidir, mucizeleri niteler. Son kademede ise İsa yer alır, o ise Tanrı’nın yeryüzündeki yarı insan, yarı tanrı temsilcisidir ve insanlar arasında en kutsal, kutsallar arasında ise en az kutsal olandır. Bu yapıda da bunun niteliklerini görebiliyoruz aslında, kapalı yunan haçı plan tipinde yapılmış yapının bir haç kolunun üst örtüsünde Tanrı’yı, onun önünde Kutsal Ruh simgesi olan güvercini, kubbede ise İsa’yı görüyoruz ve siz İkonostasis’e doğru ilerlerken en az kutsal olandan en kutsala ulaşıyorsunuz. Tabi bu resimler ilk yapıldığında en az kutsal olandan en kutsala dek ulaşabiliyor muydunuz bilemeyiz, çünkü litürjinin çeşitli bölgelerde çeşitli şekillerde işlendiğini duymuştuk. Kimi yerlerde kubbe altına inananların ulaşması istenmezmiş, orası İsa’ya adanırmış. Hatta piskoposlar bile oraya erişmekle yükümlü değilmiş. Böyle bir durum düşünüldüğünde onlara ulaşan tek şey gözleriniz oluyor.

Bu kiliseyi benim için güzel kılan sebepler bunlardı açıkçası. Konya’da yaşayanlar rahatlıkla gidip bu müzeyi görebilirler. Bir sonraki yazımızda Konya’nın merkezindeki yapılardan bahsedeceğiz biraz. Sağlıcakla kalın!