Art plandaysa sadece yalnızlık vardı.İç dünyamızı altüst eden yalnızlığın o ürkütücü, ıslak, pas kırmızısı ıssızlığı. Ve teşrih masasına yatırılan isyanlar. Yaşam tutanakları. Bireysel ve toplumsal dramların eşlik ettiği hoyrat, kanamalı, çoktan enfekte olmuş hayat tasvirleri.

Köpek Gezdiricisi – Hiç. Onların gözlerine bakarak konuşmayı dene. Asıl niyetlerini o zaman anlarsın.

Ceren Ercan’ın anlatım, yorum, kurgu açısından çok seçkin, ufuk açan tekstiyle karşılaştığımda etkilenmediğimi söyleyemem. Her biri ötekini belirleyen, ama hepsi de kendi içinde bir bütün oluşturan dört ana karakter: Suzan, Cengiz, Nesrin ve Köpek Gezdiricisi. Hepsi de o kadar sahici, o kadar tanıdık birileriydi ki benim için. Suzan zaten kendi adımı verecek kadar ‘ben‘ di. Aynadaki yansımamdı. Geçmişim ve şimdiki suretim, yarınımdı. Burjuvazi bizi öylesine içine almıştı ki, toplumda oluşan yeni dinamiklerden uzaktık ikimiz de… Kör ve sağırdık. Ökse ve yem oluşumuz bundandı belki de. Tanığımız ve suç ortağımız ise Emma Bovary’di nicedir.

Ne oraya, ne buraya yetemiyorum, hiçbir yere yetişemiyorum, sığamıyorum. Neden koşturuyorum o zaman? Bıktım, yoruldum. Evde, işte savaşmaktan; güçlü, mükemmel olmaya çalışmaktan. Bana bir kez bile sorulmaz, neyle baş edemediğim. Çünkü öyle bir ihtimal yoktur insanların gözünde..

Biliyor musun mutlu olmanın yollarını arıyorum. Gizli gizli, kimseye çaktırmadan, kendime bile. Vitaminlere bak, kaç çeşit? Antidepresan kullanıyor musun sen?

Yanında senden biriymiş gibi davranır bunlar, unuttururlar nereden geldiklerini. Başta itaatkar olurlar ama sonra…

Yağmur hiç durmuyor. Paris’ten postalanmış tutku dolu bir mektubum olsun isterdim.

Kendi kendine konuşacak şeyi kalmayanların suskunlukları ne kadar acıtıcı..”

Zuhal Gencer Erkaya, Kanbolat Görkem Arslan, Elif Ürse, Sercan Gülbahar’ın eşsiz ruh çözümlemeleri. Işık ve dekor tasarımında Cem Yılmazer imzası. Mark Levitas’ın harikulade rejisi. Bir yerlerde olduğunu bildiğimiz Mösyö Pierre, Yegane Hanım hatta Doktor Hüsnü Bey.

Caddeleri dolduran kaba, sınır tanımaz kalabalığın arasındaydık nicedir. Köpek Gezdirici genç adam haklıydı izlenmekle cezalandırılmıştık bir kez.

Sao Luız Teatro Municipal ile İstanbul Tiyatro Festivali ortak çalışması olan “Köpeklerin İsyan Günü”nün, gerçekte “Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanının Nişantaşı’nda geçen serbest uyarlaması olduğu”nu broşürde okuduğumdan olacak, oyunun ilk dakikalarında bu bağlantıyı kafamda oluşturmaya çalıştım bir süre giderek o buruk yabancılaşmayı, iç isyanları alımladığımı, fark ettim usulca. Yukarıda belirttiğim gibi, Ceren Ercan’ın teksti beni çok etkiledi. Hatta bugün bir defa daha okuduğumda yeni detaylar keşfettiğimi, gördüm. Dil çok yalın bir kere, git gel, tekrar altını çizip okuyacağınız, sarsıcı, ustaca yazılmış replikler buluyorsunuz, ister istemez.

Cengiz – Artıkları ayıklamışlar. Kemikleri köpeklere verecekler demek.

Mark Levitas, tekstin tüm alt metnini ve duyarlılığını ustaca ele alıp sahneye, kusursuz bir bakış açışıyla kodlamış. İzleyiciyi şaşırtan, heyecanlandıran, hep tetikte tutan, hadiseleri son derece etkin bir biçimde estetize eden bir reji tekniği bu. Öyle ki rejisörün kurduğu hayalin içinde buluyor kendini seyirci bir anda.

Nesrin – Yegane Hanım’ın evinin camından Vali Konağı Caddesi’ni izliyorum.Bir perdenin arkasına gizlenmiş, akıp giden hayata bakıyorum. Ne içindeyim hayatın ne tamamen dışında..

Zamanlama ve dinamizmi kadar rejisi, oyunculukları, dekor, kostüm, müzik, ışık tasarımlarındaki özgünlüğüyle de “Köpeklerin İsyan Günü” her açıdan yüksek düzeyli, önemli bir çalışma. Mükemmel bir ekip oyunu. İzleyin, hemen, ertelemeden izleyin.