90’lı yıllarda ilkokul ya da ortaokul okuduysanız (şimdiki gibi ilköğretim değil ayrı ayrı anılıyordu o zamanlar) Anadolu liselerine hazırlık için kırmızı bir kitap, fen liselerine hazırlık için yeşil bir kitap satın alıyordunuz. Sadece iki kitapla bütün derslerin konu anlatımı, testleri oluyor, siz de yeterli hâle geliyordunuz.

Benim bu kitaplara dair hatırladığım yegane şey ise Türkçe bölümlerinde yer alan okuma parçalarıydı. Ağırlıklı olarak fablları ilk oradan okumuştum örneğin. Yıllar geçti, ben okuma alanımı genişlettim. Kitaplarda farklı yolculuklara çıktım. Sonra anne olunca kendi okuma listeme birçok çocuk kitabı ekledim. Kimi benim çocukluğumun kitabıydı kimi ise yepyeni kitaplardı.

Timaş Çocuk etiketiyle okurla buluşan Yusuf Öztoprak‘ın kaleme aldığı Bir Günlük Kral ile de geçtiğimiz günlerde buluştum. Ve unuttuğumu zannettiğim ama derhal dehlizlerden çıkan çocukluk hatıralarıma sarıldım. Yusuf Bey adeta bir fabl evreninde baba- oğul ilişkisine, empatiye, yaşam hakkına dair düşünmemi sağladı.

Kitabı bitirince kalbimin sıcaklığı ile sormak istediklerim harekete geçirdi beni. Yusuf Bey’le kitabının oluşum sürecine, empatiye, yaşam hakkına, çocukluk ve çocuk edebiyatına dair konuştuk.

Keyifle okumanız dileğiyle.

Bir Günlük Kral, bir ilk kitap. 2022’in Mart ayında okurlarınızla buluştu. Bize kitabınızın oluşum sürecinden, basılı hâline kavuştuğunuzdaki hislerinizden bahseder misiniz?

Kitabın oluşum süreci muhtemelen daha eskilere dayanıyordur ama benim hatırlayabildiğim altıncı sınıfta bir dersteki ödevdi. Ders kitabımızda bir yazarın eksik bırakılmış bir yazısı vardı. Hocamız da bizden bunu tamamlamamızı istiyordu. Herkesin yazısını okuduktan sonra hoca beni alkışlatmıştı ve bana 100 vermişti. Bu, “Bir Günlük Kral”’ın meyvesinin oluştuğu ağacın tohumuydu sanırım. Daha sonraki senelerde öğretmenimin günlük yazdırması vesilesiyle maniler yazmam, Lavinya Öz müstear isimli bir yazar ablamın çıkardığı e-dergilerde şiir ve yazılar yazmam da bu ağacın boy atma dönemleriydi. Üniversitedeki dostlarımla çıkardığımız Heftmurg isimli edebiyat dergimiz de açılan çiçeğiydi. Nihayetinde de Bir Günlük Kral isimli meyve kendini gösterdi. Bunu anlatmamdaki sebep, aslında bu kitabın yazılma sürecinin de arka planında yatan geçmişe vurgu yapmak.

Asıl sorunuza gelecek olursak; üniversite döneminde Cahit Zarifoğlu’nun kitaplarını okumaya başlamıştım. O dönemde kendisinin çocukları için hikâyeler yazdığını öğrenmiştim ve bu beni çok etkilemişti. Ben de kendi çocuğum olduğunda onun için hikâyeler yazacaktım. Zaman geçti, evlendim, çocuğum oldu ve içimdeki düşünce harekete geçti. Önce başarısız denemeler oldu tabii. Sonrasında Bir Günlük Kral ile birlikte birkaç hikâye çıktı ortaya. Hepsi de okul öncesi olarak düşünülmüştü aslında. İlk hâli, yalnızca ilk kısmıydı yani. Ama Timaş Çocuk ekibi hikâyeyi beğenip dönüş yaptıktan sonra bu hikâyenin üzerinde 7-8 yaş ve üstü grubu için çalışmamızı tavsiye etti. Devamı daha sonra yazıldı. Sonrası zaten editöryal süreç ve çizim aşaması. Nihayetinde kitabı elimde görünce yaşadığım his, çocuğumu kucağıma aldığım hisse benziyordu. Geleceğe dair soru işaretleriyle dolu ama büyük bir sevgiyle bağrıma basacağım kadar benden.

“Mersin’de doğdum, büyüdüm. Büyüyüp koca adam olmak istedim. Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne gittim. Burası insanı koca adam yapardı illaki. “Hukuk” çok ciddi, çok ağır bir kelimeydi çünkü. Koca adamların işiydi bu besbelli. Okulu okudum, bitirdim, avukat oldum. Ama hala kendimi koca adam gibi hissetmiyordum. Demek ki insan ne yaparsa yapsın (çok da zorlamayın tabii) içinde bir yerlerde çocukluk duruyor, durmalı da. İşte ben de o çocuğu takip edip duruyorum.”

Özgeçmişinizde yer alan bu cümleleri büyük bir sempati ile okudum. Sizin tanımınızla koca adamların işi olan hukuk eğitimine rağmen çocukluğunuza kocaman sarılmışsınız. İnsanın çocukluğunun içinde kalması, onu takip etmesi ne demek? Çocukluğunuzun sizin için anlamı nedir?

Çocukluk masumiyet demek, saflık demek, tüm duyguları en duru hâliyle yaşamak demek. Bu yüzden insan, içindeki çocuğu ne kadar yaşatırsa, onu ne kadar takip ederse o kadar saf ve masum kalır. O çocuk hep içeride koşturur durur. Fakat insan büyüdükçe o çocuğu içinden uzaklaştırır. “Git az ileride oyna,” der adeta. O çocuk belki ölmez ama gaip olur, böylece kişi hem kendine hem çevresine zarar veren birisine dönüşmeye başlar. Yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymaz, yüzü kızarmaz, yine olsa yine yapar. Kimi o çocuğu daha çocuk denecek yaşta kaybeder, kimisi ise yüz yaşına gelmiştir ama gözüne baktığınızda bir çocuk bütün enerjisiyle içeriden el sallar. İçimizdeki çocuk hep yanı başımızda olsun, hep koşup oynasın.

Bir hukuk insanının yolu çocuk edebiyatına düşünce merak duygum kamçılanıyor. Bir hukuk insanı olarak çocuk edebiyatına dair eserler üretmenin sizin için anlamı nedir?

Mesleğe başladıktan sonra hem insanlara hem de çocuklara karşı bakış açımın daha gerçekçi bir noktaya geldiğini söyleyebilirim. Zira biz sadece okuduğumuz ve düşündüğümüz kadarıyla bakabiliyoruz. Ama gerçek hayatta aklımıza, hayalimize gelmeyecek olaylar yaşanabiliyor. Çocuklar bu olayların mağduru olabiliyor ya da ne yaptığının farkında bile olmadan -hatta belki iyi bir şey yaptığını sanarak- suça sürüklenebiliyor. Daha mesleğinin başında bir avukat olarak gördüklerim, duyduklarım bile beni etkiliyorken bunları yaşayan insanların, çocukların var olduğunu bilmek daha da kötü etkiliyor. İnsan, bir şeyler yapmak istiyor. Kötülük yolundaki birisine dokunmak ve onu yoldan itmek mesela. Bu kimi zaman bir çift tatlı sözlü muhabbetle, kimi zaman çocuğun okuduğu bir kitapla gerçekleşebilir. Niyetimiz de o yönde. Bu nedenle bir çocuğun bile kalbine dokunabilecek bir eser yazabilirsem ne mutlu bana!

Röportaj yaptığım bütün çocuk edebiyatı yazarlarına sormayı görev edindiğim bir sorum var. Baskının giderek arttığı, özgür düşünce ortamının bertaraf edildiği, eğitim sistemi ve hemen ardından iş dünyasında itaat eden bireylerin yetiştirilmeye çalışıldığı günümüz Türkiye’sinde çocuk edebiyatı yazarlarının sorumlulukları üzerine ne söylemek istersiniz?

Baskı, daha farklı düşünme yolları açılmasına neden olur. Bir taraftan baskı yapılır ama bastırılmak istenen şey diğer taraftan patlar. Bu nedenle dış baskılar, korkulacak şeyler değillerdir. Önemli olan ve korkulması gereken iç baskıdır. Diğer adıyla atalet. Ki çağımızın en önemli sorunlarından biri olduğunu düşünüyorum. Kişinin düşünmesini, üretmesini, harekete geçmesini yine kişinin kendisi engelliyor. Özellikle enerjisi yüksek olması gereken varlıklar olan çocukların, internetin yanlış kullanımı sonucu atalete sürüklendiklerini görüyoruz.

Kitaplar ise okuyanın farklı dünyalara, farklı pencerelerden bakmasını hatta orada yaşamasını sağlar. Bu, bambaşka bir histir. Okuyanı harekete geçirebilir ve kişinin iç baskısını kırmasına yardım edebilir. Özellikle çocuklarda, hayal gücünün yüksek olmasının da yardımıyla bu etki daha fazla olur. Bu etkiyi oluşturabilmek büyük bir güçtür (kötülerin eline geçmemelidir 🙂 ). Çocuk edebiyatı alanındaki yazarların sorumluluğu da bu güç kadar büyüktür. Bu nedenle çocukların düşünce dünyalarına serpildiğini bilerek her kelimeyi doğru seçmek gerekir. Serptiğimiz çöp değil, güzel güzel meyveler verecek güzel güzel ağaçların tohumları olsun.

Kitabın girişinde karakterleriniz ile tanışıyoruz. Bizi onların özelliklerinden haberdar ediyorsunuz. Genellikle yazarlar, karakterlerin özelliklerini okurun keşfetmesini ister. Okuru olay örgüsüne hazırlamak amacıyla mı bu bölümü uygun gördünüz?

Aslında bu bölüm editörümüz Yalçın Yaman Bey’in fikriydi. Fikrini iletti ve bana da makul geldi. Bu ön bilgilerin merakı kamçılayıcı etkisi olduğunu düşündüm. Zira çok ayrıntı verilmiyor, sadece tadımlık bir ya da birkaç cümle ile karakterlerimizi görmüş oluyoruz.

Eserinizde baba oğul ilişkisine dair farklı bir örnek görüyoruz. Birbirini dinleyen, anlamak isteyen, beraber çözümler üreten bir baba oğul ilişkisine tanıklık ediyoruz. Edebiyat dünyasında da ağırlıklı olarak baba oğul çatışmalarını ve bu çatışmaların yarattığı sonuçları okuduk bugüne kadar. Sizin baba-oğul ilişkisini tercih etme nedeninizi öğrenebilir miyiz?

Aslında özel bir nedeni yok. Belki yukarıda bahsettiğim gibi hikâyeyi kendi çocuğumu düşünerek yazdığım için olabilir. Aramızda olmasını istediğim bağı oraya yansıtma düşüncesi… Bir de karakterimizin tecrübe eksikliğinden kaynaklı olarak kafasında bazı soruları var; burada bir usta-çırak, öğretmen-öğrenci ilişkisi de olabilirdi. Ama baba-oğul ilişkisi daha sıcak, okurun daha çabuk bağ kurabileceği bir ilişki.

Kral Mamba’yı ormanda yaşayan diğer sakinler “adil” buluyor. Oğlu Rama ise babasının yemek paylaşımını eleştiriyor. Ağabeyi ile kendisine farklı boyutlarda et verilmesini haksızlık olarak yorumluyor ve “eşit” paylaşımı öneriyor. Babası ona bir fırsat sunuyor ve bir sonraki paylaşımı kendisinin yapmasını istiyor. Böylece “adalet” ve “eşitlik” kavramlarının ayrımını öğrenebiliyor minik okurlar. Bu noktada baba sadece anlatmayı tercih edebilir ya da baba ve kral olmaktan kaynaklı otoritesini kullanıp oğluna yaptığının doğru olduğunu söyleyip kestirip atabilirdi. Ancak Kral Mamba, oğlunun deneyimlemesini sağlıyor. Rama da babasının kararlarına güvenmeyi öğreniyor böylece. Çocuklar söz konusu olunca ebeveynlerin rolü çok önemli. Sizce aileler çocuklarının birer birey olduğu gerçeğinin farkındalar mı?

Çocuk çok farklı, çok özel bir varlık. Dünyaya geldikleri andan itibaren bunu fark ettiriyorlar. Onlarca yıldır bir şekilde sürdürdüğümüz, kendi işleyişi olan hayatımızın içine doğuverip en küçük kabullerimizin bile işleyişini bozuyorlar. Buna rağmen onlar için her şeyimizi vermeye hazırız, peşlerinden koşuyoruz. Bu, Allah’ın onlara verdiği büyük bir albeni. Bununla beraber onlar yine Allah’ın bir emaneti, biz onların sahibi değiliz. Bu çokça söylenir, dile getirilir ama uygulamaya gelince pek de konuşulduğu gibi hareket edilmez. Bu yüzden söze bakarsanız farkındalık çok yüksek diyebiliriz ama uygulamada öyle değil maalesef. Her şeyiyle size muhtaç olduğunu gördüğünüz bir varlığın sizden ayrı hareket etmesini kabul etmek elbette kolay değil (bir ebeveyn olarak ben de zaman zaman zorlandığımı itiraf etmeliyim) ancak bu varlık da fasulye değil, bir insan. Bir insan yetişiyor. Farkında olmasak da bu çok büyük bir görev.

Yine aynı örnekten yola çıkarak sormak istiyorum. Çocuklarımız ile aramızda güvenli bağlanmayı da destekleyen bir unsur olduğu için çocuklarımıza fırsat tanımak, onlara hareket özgürlüğü tanımak, deneyim kazanmalarını sağlamak için nasıl bir yol izlemeli, onlarla nasıl bir yol arkadaşlığı oluşturmalıyız?

Yukarıda da bahsettiğim gibi yetişen varlığın insan olduğunun farkında olmalıyız. Fasulye yetiştirmiyoruz ya da yanımızda köpek gezdirmiyoruz. Bu nedenle mutedil bir korumacılık benimsemek gerekir diye düşünüyorum. Yani ne aşırı korumacı olmak ne de çocuğu tamamen özgür, başıboş bırakmak doğru olur. Çünkü aşırı korumacılık çocuğun hiçbir tecrübe edinememesine ve hayata atılamamasına ya da geç atılmasına neden olur. Tamamen özgür ve başıboş bırakmak ise tecrübesiz bir varlığı vahşi doğanın kucağına bırakmak gibi olur. Bu da çocuğun yanlış mecralara yönelebilmesine ve aile bağlarının zayıflamasına neden olur. Burada doğadan örneklere de bakabiliriz. Vahşi doğadaki aslan yavruları mesela; belli bir yaşa kadar tek başlarına ava çıkamazlar. Ama öte yandan hiçbir şey yapmıyor da değillerdir. Küçük yaşlarda anne-babasının kuyruğuyla ya da kardeşleriyle saldırı güçlerini geliştirirler. Biraz daha büyüdüklerindeyse yavaş yavaş avlara da katılırlar. Zamanı geldiğinde de tek başlarına korku salacak birer yetişkin olurlar.

Olay örgünüzde ormandaki yaşamsal döngüyü okuyoruz. Filler, su aygırları, parazit yiyen kuşlar, Erguvani balıkçıl kuşlar ve onların yaşam standartları gözler önüne serilmiş. Bu canlıların yaşamsal döngülerini sağlıklı devam ettirebilmek adına çabalarına da tanıklık ediyoruz, bu çabanın maalesef bir başka canlıya verdiği zarara da. Yine de bir çözüm arayışındalar. İnsanoğlu olarak ise doğaya zarar veren konumdayız. Bunca betonlaşırken, betonlaşmanın sonucu doğal afetlerle mücadele verirken, hayvanlara yaşam alanı bırakmazken, evlerimize aldığımız canlıları kolaylıkla terk eden bir özellik sergilerken başka canlılara da yaşam hakkı üzerine ne söylemek istersiniz?

Maalesef insanlar olarak karnemiz bu noktada çok zayıf. Bu, bir bilinç meselesi ve bu bilinç oluşmadığı sürece insan, bir başka canlının yaşama hakkını gözünü kırpmadan hiçe sayabilir. Bu bilincin oluşmasına engel olan şeyse benlik duygusu. İnsan, kendisini diğer her şeyin önünde gördüğünde başka bir şey göremez oluyor. İnsanın düşünen, düşünmesi gereken bir varlık olmasının ortaya çıkardığı handikaplardan biri de bu. Ancak herkes bu sorumluluğun altından kalkamıyor.

Halbuki bizim kültürümüzde, canlıların hakkı teslim edildiği gibi cansızların dahi üzerimizde hakkı olduğu düşüncesi vardır. Mesela evde uzandığımız koltuk, sinirlendiğimizde vurup yıpratabilir miyiz? Bu da bir zulümdür. O koltuk, koltukluk görevini yapıyor ve uzanıp dinlenmemizi sağlıyor. Biz insan olarak insanlık görevimizi yapıyor muyuz? Bu sorunun cevabını düşününce koltuğun bizi kaldırıp üstünden atmadığına şükretmemiz gerekiyor.

Rama, Savaya Gölü ve çevresindeki yaşamın düzenlenebilmesi için babasına gözlemci olmayı teklif ediyor. Rama birkaç gün su aygırları, filler, parazit yiyen kuşlar ve Erguvani balıkçıl kuşları ile vakit geçirip onlar gibi yaşıyor. Rama bir hayvan grubunu diğerinden ayırmadan, doğal şartlarının farkına vararak gözlemliyor. Peki ayrıştırmayan bir dil ve zihniyet yetiştirmede sizce nasıl bir yol izlenmeli ve çevresel etkilerden de soyutlayarak bu zihniyetin devamlılığını nasıl sağlayabileceğiz?

Örnek olmak ve bu konuda önder şahsiyetlerin hayatlarından, sözlerinden kesitlerle örnekler sunmak ve bunu yaşamış insanların, toplumların var olduğunu göstermek yardımcı olabilir. Ancak maalesef siyasetçisinden işçisine, öğrencisinden emeklisine toplumun her kesiminde bu ayrıştırıcı dil hâkim. Sosyal medya ise bu virüsün çok daha hızlı yayılmasına neden oluyor. Bu noktada bireysel çabaların bile çok değerli olduğunu düşünüyorum. Süper kahraman olmaya gerek yok. İnsan kendini değiştirirse, çevresini de etkiler. Çevresi de çevresini… Böylece büyük bir iş yapılmış olur. Yeter ki sebat gösterilsin.

Kral Mamba’nın doğru ve adil bir karar alabilmesinde oğlu Rama’nın gözlemleri sırasında empati kurabilmesinin büyük bir payı var. Kral Mamba’nın “herkes kendi açısından haklı” yargısı diğer canlıları anlayabilme isteği ile, yönettiği kitleyi tanıyabilmekle oluştu. Bu yargı da beni yönetici vasıfları üzerine düşünmeye itti. Sizce yönetici konumundaki kişilerin yönettiği kitleyi yakından tanıması mümkün ve gerekli midir?

Kesinlikle. Zaten bu hikâyeyi oluştururken bazı liderlerin hayatlarını örnek aldım. Yani bu yaşanmış, mümkün ve benim için örnek şahsiyetler oldukları için bunun doğru olduğunu da düşünüyorum.

Son sorumu da kitapta dikkatimi çeken yazı karakterleri ve renkleri üzerine yöneltmek istiyorum. Rama için önemli anlar ve bu anlarda kurduğu cümleler genellikle kırmızı ile yazılmış. Bunun yanında naif bir Âşık Veysel göndermesi de var. Rama, Âşık Veysel ‘in “Ben giderim adım kalır, dostlar beni hatırlasın.” cümlesi ile veda ediyor fillere. Bu noktada çocuk edebiyatı eserlerinde dil kullanma becerisi ve görsel olarak doğru düzenlenmesinin metindeki önemine dair ne söylemek istersiniz?

Açıkçası yazı karakterleri ve renkler de yine editörümüz Yalçın Yaman ve Timaş Çocuk ekibinin güzelliklerinden. İşin o kısmına onlar çok hâkimler ve sağ olsunlar ellerinden geleni yapıp çok iyi iş çıkardılar. Buradan hepsine teker teker teşekkür ediyorum. Görselliğin doğru bir düzen içerisinde sunulması, çocuğun dikkatini kitaba vermesine yardımcı olur. “Bak burada bir şey var,” diye bir uyarı gönderilir adeta. Âşık Veysel’e atıf hususunda da asıl gayem çocuğun zihninde, bilinçaltında bu atfın yer etmesi. Çocuk, kitabı okuduktan sonra araştırıp Âşık Veysel ile tanışırsa ya da yıllar sonra bu dizesini, türküsünü duyup kitaptan dolayı bir yakınlık kurarsa, kendimi müthiş bir iş yapmış sayarım. Zira bizim kelimelerimiz de ruhumuz da cılız. Asıl üstadlara götüren bir yol rehberi, onları gösteren bir tabela olabilirsek ne ala!