Mimari yapıların canlı birer tarih kitabı gibi olması beni kendilerine hayran bırakan bir şey olmuştur hep. Birazcık tarih bilgisi, birazcık felsefe bilgisi ve biraz da mimari bilgisi ile bundan 1500 sene öncesini hayal edebiliyor olmamız çok ilginçtir. Adlarını bilmediğimiz insanları, nereye çıktığını bilmediğimiz sokakları ve henüz keşfedemediğimiz kentleri hayal edebilmek kadar zevkli bir şey yok bana kalırsa. Bunları dün gece Perge Antik Kenti’nin yanından arabayla geçerken düşünmüştüm. Çünkü sanat tarihi ve arkeolojide hayal etmek, somut bulgulara ulaşan yolda bir durak aslında. Bugün de, günümüze ulaşan dört sütunu üzerinden Side Antik Kenti’nin Apollo Tapınağı üzerine laflayacağız biraz.

Öncelikle mitolojiden biraz laflayalım.

Bilmediğim bir sebepten ötürü, Apollo ve Artemis Anadolu coğrafyasının sevilen tanrı ve tanrıçası olmuşlardır. Ülkemizin topraklarında varlığını zar zor da olsa sürdürmeye çalışan birkaç tapınak kalıntısından adını en sık duyduğumuz Tanrıdır Apollo. Ve Athena da Side Antik Kenti için büyük bir değere sahip tanrıçalardan birisi olmuştur, Atina kentini koruduğu gibi korumuştur Side’yi.

Yunan mitolojisinin sosyal yaşamda etkin olduğu dönemlerde aslında Batı Anadolu, Greklerin yerleşim alanıymış. Bu nedendendir ki günümüzde Türkiye topraklarında birçok antik kent yalnızca “Yunan” kenti olarak bilinir. Fakat bu Yunan kentlerinin üzerindeki Roma yerleşimleri pek dikkat çekmez çünkü iki uygarlığın mimari unsur kullanımları birbirine benzerdir. Sütunlar, sütun başlıkları, anıtsallık ve niceleri… Fakat bu iki uygarlık arasındaki farkları bugün tartışmayacağız.

Önceki yazımızın kapanış cümlesi olarak “Bir sonraki durağımız Apollon Tapınağı. Fakat biraz soluklanmak gerekir. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!” demiştik fakat gezimizde soluklanmaya zamanımız yoktu. Rıhtıma ulaştıktan sonra, inanılmaz bir huzur doluyor içinize. O devasa tapınağı gözünüzde canlandırıyorsunuz ve vücudunuzu yaktığını derinden hissettiğiniz güneş içinize işlerken aynı zamanda masmavi deniz uzanıyor önünüzde, rüzgâr ürpertiyor tüylerinizi bir yandan… Havanın 50 derece olmasına dahi aldırış etmiyorsunuz, etrafınızdaki her şey bir bir yok oluyor ve şöyle bir soluklanmak için oturuyorsunuz tapınağın sütununun bir kenarına, yanlış olduğunu bile bile.

Yanlış diyorum evet çünkü Yunan tapınakları tanrıların evi olarak kabul edilmiş özgün döneminde. İçine tapınağın baş rahibi dışında kimsenin girmesi uygun görülmezmiş; bütün seramoni tapınağı dışında gerçekleşirmiş neredeyse, bu tanrı evinin kusursuz olması istenirmiş. Gözle görülemeyen, ilahi bir güç için inşa etme isteğinin canlı göstergesidir bu.

Bu Apollo tapınağında beni en çok etkileyen unsur hiç şüphesiz ki tapınağın alınlığının altında bulunan kabartmalı frizleri oldu. Dönemin teknolojisi düşünüldüğünde de bu kadar ince işçiliğin olması ve kusursuzluğu kendine hayran bırakıyor. Ayrıca bu frizdeki Medusa karakteri de ilgi çekici gerçekten.

Batı Anadolu ve Akdeniz coğrafyasında çok fazla dor sütunu düzenine pek rastlamıyoruz, bu sütun düzeni genelde Yunanistan Anakarası ve İtalya civarında karşımıza çıkıyor. Geri kalan coğrafi bölgelerde ise korint ve iyon ağırlıklı sütunlarla karşılaşıyoruz ve anlayabileceğimiz gibi, Side Antik Kenti’nde Athena Tapınağı’nın doğusunda konumlandırılmış Apollon tapınağı da korint düzeninde inşa edilmiş.

Bu yapı M.S. 2. Yüzyılda inşa edilmiş; yani aslında Yunan geleneklerinin gücünü kaybettiği, Hıristiyanlığın yavaş yavaş adını duyurmaya başladığı bir dönemde.

Ve en son olarak da tapınakların muhteşem konumlarından bahsetmek istiyorum. Özgürlük içinde ve mitolojinin doğasına kendini kaptırarak yaşayan Yunanlılar, tapınaklarının bulunduğu konumlar ile ilgili büyük endişe duymuşlardır. Tapınakların bulunduğu yerlerin ya yol üzerinde her noktadan görülebiliyor olması (Parthenon), ya da denize sıfır bir noktada muhteşem bir manzaraya sahip olması (Apollo Tapınağı, Side) büyük bir önem arz etmiş Yunan uygarlığı için. Fakat Roma döneminde imparatorluk mertebesindeki gücün artmasıyla gelen kısıtlamalar, kurallar, seramoniler ile dolu bir imparatorluğun bu coğrafyalara yayılması ile beraber artık bu muhteşem konumlardaki tapınaklar güçlerini yitirmiş; evlerin, okulların, hastanelerin arasına sıkışmakla yetinmek zorunda kalmış. Ardından da bir Hıristiyanlık furyası patlak verince tabi… Yok olmuş gitmiş birçoğu. Kimisi de Apollo tapınağı gibi, tutunmaya çalışmış bağlı olduğu topraklara… Yalnızca bir sütun tamburu olarak varlığını sürdürmeye çalışsalar da…

Bir sonraki durağımız, Apollo tapınağının hemen batısında bulunan Athena Tapınağı. Diğer yazıda görüşmek üzere!