Neden başlığı ‘Kent içinde kent’ olarak belirlediğimden biraz bahsedeyim. Side’nin şehir merkezine doğru ilerlediğiniz andan itibaren sağınızda veya solunuzda çeşitli tarihi kalıntılar ile karşılaşıyorsunuz. Bu kalıntılar Side’nin Helen ve Roma mirasından günümüze ulaşan örneklerdir. Fakat tahmin edecek olursun ki; Side’nin Antik Kenti oldukça geniş bir alana yayılmış ve hâlâ antik kent sınırları içinde bir yerleşim alanı var. Evet, oldukça garip değil mi?

Antik tiyatronun tam yanında bir otopark, kent agorasından Apollon Tapınağı’na giden yol üzerinde birçok otel ve restoran, günümüze çok az bir kısmı ulaşabilen büyük hamam yapısının yanında bir market yer alıyor. Yani bu antik kent, bizlerin benimsediği – genelde günümüz kent merkezlerine uzak olan – ve kolektif olarak bir bütün halindeki antik kent ideolojisinden oldukça farklı.

Kısaca tarihinden bahsetmek istiyorum.

Bu kentin ilk yerleşiminin M.Ö. 7-8. Yüzyıllar olduğuna dair veriler elde edildiği söyleniyor. Yunanlıların buradaki yerleşimine rağmen Side’de M.Ö. 3. Yüzyıla dek, burada kente özgün bir dil geliştiği ve o dilin yayıldığı biliniyor. Bu dilin araştırmaları hâlâ da devam etmekte.

M.Ö. 6. Yüzyılın ortalarında Pers egemenliği altında bir kent olarak varlığını sürdüren kent, M.Ö. 4. Yüzyılda da Büyük İskender’e teslim olmuştur. Bir süre Suriye Krallığı bünyesine girdikten sonra Bergama Krallığı’nın denetimine M.Ö. 2. Yüzyılda bırakılmıştır. Üstelik bu dönemde Side kentinin bir bilim – kültür – sanat merkezi olarak öne çıktığına dair birkaç bilgi edindik.

Kadim Roma Barışı’nın etkin olduğu M.Ö. 1. Yüzyılda Roma egemenliği altına giren kent, günümüze dek gelişimini sürdürmüştür.

M.S. 4. Yüzyıla yaklaşırken yavaş yavaş Hristiyanlaşmaya başlayan kentin önceki koruyucu tanrısı Apollon ve tanrıçası Athena olmuştur. Hatta günümüzde bu tanrılar için yapılan tapınakların kalıntıları, kentin en güzel rıhtımında görülebilir.

Bir kaynakta okuduğum kadarı ile, kazılar sırasında büyük yangınların izine rastlanmış. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu anlamak hiç de zor değil. Side tiyatrosundan Apollon Tapınağı’na doğru ilerlediğinizde sağ tarafta yer alan otellerin ve restoranların arka tarafında bir Büyük Hamam yer alıyor. Dikkat etmediğiniz sürece görmeniz pek de kolay değil. Bu hamamın penceresinden içeri baktığınızda ise, yangına benzer bir afet geçirdiğini kolayca anlayabiliyorsunuz çünkü sahile bakan cephesinin iç üst örtüsünün bir kısmında siyah izler ile karşılaşıyorsunuz. Ben bu izlerin, tarihi eserin zamanla deforme olmasından ya da çeşitli sebeplerden mi yoksa bir yangın nedeniyle mi ortaya çıktığına emin olamamıştım.

Arap istilası ile beraber gelişen felaketler ile doğal afetler kentin ıssızlaşmasına sebep olmuş. Bir Arap coğrafyacısı tarafından Side ölü bir kent ve ‘Yanmış Antalya’ olarak tanımlanmış. Ardından Anadolu coğrafyasında hakimiyet gösteren Selçuklular ve Osmanlılar döneminde kent Türk egemenliği altına girmişse de o dönemlere ait bir yerleşim izine rastlanmamış.

Side Antik Kenti Bazilikası

Şimdi Side’nin antik kenti hakkında beni şaşırtan bir durumdan bahsedeceğim.

Side’yi ziyaretimde yalnızca Büyük Hamam yapısını, Apollo Tapınağı, Men Tapınağı ve antik tiyatroyu ziyaret etme şansım oldu fakat Nymphaeum gibi diğer kalıntıları da uzaktan görebildim. Benim gözlemlediğim; gerek ülkemizde, gerekse ülkemiz vatandaşlarının başka ülkelerde gerçekleştirdiği tarihi esere zarar verme içgüdüsünün örnekleri Side’de oldukça az. Apollo Tapınağı ve yanındaki bazilikaların bulunduğu bölgedeki eserleri ziyaret etmek ücretsiz. Bir müze kart ya da ücret gerekmiyor kısacası. Buna rağmen o tarihi eserlerde bir tane bile Vandalizm örneği, ya da adını kazıma, çöp atma gibi hiçbir şeye rastlamadım. Antalya’da yaşayan birisi olarak, Hadrianus kapısının sütun kaidelerine baktığınızda gördüğünüz kazınmış isimler Side’de yok. Side kentinde rastladığım bu bilinçli tavır beni oldukça mutlu etti.

Her neyse. Biraz teknik özellik konuşalım.

Öncelikle, Side Antik Kenti oldukça dağınık bir plana sahip. Dağınık deren, günümüzde ulaşılabilirlik açısından dağınıklıktan bahsediyorum. Antik yerleşim alanlarının sağında ve solunda gelişen yeni yerleşim alanları nedeni ile nereden başlasanız bilemiyorsunuz. Ama ben Apollo Tapınağı’ndan başladım.

Antik tiyatronun yanından otoparka arabayı park ederek navigasyon eşliğinde yollara düştük. Sahil yolu üzerinden Apollo Tapınağı’na ilerlerken az önce bahsettiğim hamama rastladım. Maalesef hamamı ziyaret etme şansım olmadı çünkü koruma altına alınmıştı. Side’nin en büyük hamamı olduğu yazıyordu üstünde. Apodyterium (Soyunma Odası), Frigidarium (Soğukluk), Tepidarium (Ilıklık), Caldarium (Sıcaklık) bölümlerine ek olarak batısında galerili bir salon ve bir palaestra yer alıyormuş. Hamamın inşa tarihi M.S. 2. Yüzyıl olarak ortaya çıkartılmış, 5. Yüzyıla dek de kullanıma devam etmiş.

Büyük Hamam

Roma dönemine ait hamamların bu kadar büyük olmasının sebebi, o dönemlerde hamamların yalnızca yıkanma işlevini değil aynı zamanda eğlence ve sosyalleşme eylemlerini de karşılıyor olması imiş. Muhtemelen galerili salon da bunu kanıtlar nitelikte. Palaestralar ise antik Yunan eğitiminde önemli bir yeri olan eğitim alanları. Palaestraların hamamlara yakın olarak ya da hamam bünyesine dahil olarak tasarlanmaları hakkında da birkaç teori var; bunlardan birisi de fazla efor sarf ederek terleyen ve yorulan öğrencilerin hamamlarda rahatlamasını sağlama isteği olarak belirtilmiş.

Hamamın ardından biraz ilerledikten sonra Men Tapınağı ile karşılaşıyoruz. Men Tapınağı, Apollo Tapınağı’na oldukça yakın. Kemerli bir podyum üzerine oturan yarım daire planlı bir mekân anlayışı ile inşa edilmiş bu tapınak. Fakat sağında ve solunda yer alan yapılar nedeni ile yalnızca güney cephesini görebiliyorsunuz. Burada bulunan sikkelerden yola çıkarak Ay Tanrısı Men’e ait bir tapınak olarak kategorilendirilmiş. M.S. 3. Yüzyılın başları yapının inşa tarihi olarak belirtilmiş.

Ardından rıhtıma ulaşıyoruz.

Martyrion Ayak Üzerindeki Nişler

Tapınağı uzaktan görüp üzerine atılmadan önce sağ tarafta bir şey ilgimi çekti benim. Küçük, üstü kubbe ile örtülü bir mekân vardı.­ Önce geniş açılmış penceresinden içeri bakıyordum ki girişi dikkatimi çekti. Girişten içeri girdikten sonra sağa dönerek bu yapıya giriyorsunuz, çünkü giriş aslında bir bazilikanın pastaphorion hücrelerinden birine açılıyor. Tek mekânlı, üzeri kubbe ile örtülü bu odaya girdiğimde, köşelerdeki ayakların içine açılan nişler ilgimi çekti. Bu nişler ve yapının tek mekânlı, üstü kubbeli ve küçük bir kare formu nedeni ile bir mezar yapısı olabileceğini düşündüm. Kubbenin tam altında genellikle bir sarkofaj olabileceği gibi bir rölik örneği de yer alabilirdi. Sanat tarihi ve arkeolojide hayal etmek, maddi bulguların olmadığı yerde özgün varlığa giden yoldur çünkü.

Martyrion üst örtüsü

Ardından dikdörtgen formlu ve üstü tonozla örtülü bir yapıya geçiyorsunuz. Bu yapı bir pastaphorion hücresi, yani bir bazilikanın köşe hücresi imiş. Bu köşe hücrelerinden birisi Diakonikon, bir diğeri de Prothesis olarak adlandırılıyor. Prothesis kuzeyde yer alır ve ekmek ile şarap ayini için hazırlıklar burada yapılır. Diakonikon ise genellikle litürjik eşya ve giysilerin yer aldığı güneydeki odadır.

Pastaphorion Hücresi

Bu pastaphorion hücresinden çıktığınızda ise tabelayı okumadan geziyorsanız sizi şaşırtacak ve ikileme düşürecek bir durumdan bahsedeceğim. Buradan çıkar çıkmaz karşınıza ilk olarak iki apsis çıkacak. Birisini dıştan, diğerini ise içten görüyorsunuz. Bu iki apsis arasında çok mesafe farkı yok, derinlik farkı da yok fakat büyüklük farkı var. Acaba yapı genişletildi mi, yoksa iç içe iki yapı mı yapıldı diye düşünüyorsunuz. Sonuç: İç içe iki yapı.

Büyük Bazilika Atriumu ve Athena Tapınağı Kalıntıları

 

Küçük Bazilika Apsisi ve Büyük Bazilika Synthrononu

Dıştaki apsis, erken dönem bazilikasına aitmiş fakat bu bazilika çok fazla deformasyona uğrayınca içine küçük bir yapı daha yapmışlar ve onu kullanmışlar. Bugün gittiğinizde de, içteki yapının daha büyük bir kısmının günümüze ulaştığını göreceksiniz zaten.

Dıştaki bazilikanın synthronon kısmı altı basamaktan oluşuyor. Synthronon adı verdiğimiz kısım, apsis çıkıntısı içinde bulunan basamaklardır. Bu basamaklara ruhban sınıf oturmakla yükümlü olmuştur ve en üstünde de kathedra adı verilen bağımsız bir taht benzeri öge yer alır. Kathedra ise piskopos için ayrılmıştır. Bu synthronon üzerinde bir kathedra parçası bulunuyor fakat bu kathedra ile ilgili üç düşüncem var:

  1. Kathedra özgün olabilir ve buradaki kathedra özgün olan öge olabilir (Bu düşük bir ihtimal çünkü kathedralar genelde ahşaptan yapıldığı için günümüze pek fazla ulaşamamıştır, buradaki taş kathedra da günümüze ulaşan nadir örneklerden ise böyle ortalık bir yere koyacaklarını pek düşünmüyorum.)
  2. Kathedra özgün olabilir fakat buradaki kathedra bir replika olabilir. (En güçlü ihtimal bu sanırım)
  3. Yalnızca örnek olsun diye konulmuş olabilir.

Bununla ilgili bir bilgi edinemedim maalesef.

İçteki minimal boyutlu bazilika

İlk bazilika, üç nefli ve geniş bir atriumlu bir plana sahip imiş. Bu bazilika M.S. 5. Yüzyılda inşa edilmiş. Tabelada da yazdığı üzere benim de bir mezar yapısı olduğunu düşündüğüm yapı, bir Aziz mezarı yani bir martyrion olarak değerlendirilmiş fakat bir arkeolojik veriye ya da belgeye ulaşılamamış. M.S. 7. Yüzyılda büyük bazilika tahribata uğradığından ötürü çeşitli malzemelerle daha minimal boyutlarda bir bazilika yapılmış.

İçteki minimal boyutlu bazilika

Bir sonraki durağımız Apollon Tapınağı. Fakat biraz soluklanmak gerekir. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!

Fotoğraflar: Merve Tuncer