‘‘Kendimizi başkalarının gözünden görebilseydik derhal ortadan kaybolurduk.’’[1]

Emil M. Cioran’ın doğmuş olmanın “trajedesini” ilmek ilmek işlediği kitabı Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de yer alan bu cümleyle karşılaştığımdan beri, çeşitli zaman ve yoğunluklarda, kendimi başkasının gözünden gör(ebil)me deneyimi üzerine düşünüyorum ve de yer yer soruyorum: Kendimi başkasının gözünden görmek ister miyim? Sonra bir adım daha öteye gidiyorum: Kendimi başkasının gözünden görebilecek kadar cesur muyum?

Bir ölçüde masumane ve merakla bezeli bir isteğin dışavurumu olarak beliren kendini dışarıdan görme arzusunun, salt bir görme ediminden fazlasını ifade ettiğine şüphe yok. Biyolojik süreçler ve nörolojik bağlantılar sonucunda, görmenin beyinle olan ilişkisi de göz ardı edilecek gibi değil. Hâl böyle olunca, bu söz konusu potansiyel deneyim bahsinde de, kişi bir şekilde kendisini karşısındakinin gözünden görebilirse, belki kendisini onun zihninden düşünme şansını da yakalayabilir. Böyle bir durumda, görsel bir yer değişikliğinin yanına zihinsel bir perspektif değişimi de eklenmiş olur. Cioran’ın bakış açısından, insanın başkasının gözünden kendisini görmesi, ortadan kaybolmasına sebep olacak kadar derin bir yıkım anlamına gelir. Dolayısıyla Cioran nezdinde, kendisini bir şekilde başkasının gözünden görmek isteyen biri, aynı zamanda yok olmaya can atan biridir.

Bazen sevgimizi anlatmak için karşımızdaki insana şuna benzer cümleler söyleriz: ‘‘Keşke kendini bir de benim gözümden görsen…’’ Bu dilek, sevgimizin muhattabı olan insanın gözlerimizde ve kalbimizde tuttuğu yere, onun da şahit olmasını ne kadar çok istediğimizi gösterir. O kişi bizim gözümüzde öylesine güzel ve değerli bir mertebeye erişmiştir ki, zihnimizi ve bakış açımızı ona teslim etmekten -bir anlığına da olsa- çekinmeyiz.

Peki, bu isteğin kurgusal bir zeminde meydana geldiğini düşünürsek, yani karşımızdaki insan gerçekten birtakım yardımlar ya da geliştirilmiş teknolojiler sonucunda kendisini bizim onu gördüğümüz gibi görmeye başlasa, nasıl bir ilişkinin alanına girilirdi? Bu eylem, başlangıçta onu dile getirirken kalbimizi okşayan masumiyetin izini taşımaya devam eder miydi? Yoksa karşımızdaki insan, onu sevme biçimimizi abarttığımız için ve onu düşlediğinden daha kötü sevdiğimiz için bize gücenir miydi?

Şu ana kadar söylediklerimden anlaşılacak olan şey, kendimizi başkasının gözünden görmenin çok da iyi bir fikir olmadığı olabilir. Bilhassa Cioran’ın doğma edimini yerin dibine sokan kitabından bir alıntıyla giriş yapmak, bahsettiğimiz pratiğin sahiden krize sebebiyet verecek bir karaktere sahip olduğuna işaret eder. Fakat bu konudaki kötümserliği şimdilik bir yana bırakarak, incelediğimiz pratiğin açacağı kapılara bakmaya çalışalım. Bu çaba doğrultusunda -Cioran’ın söz konusu cümlesini düşünürken- aklıma Luigi Pirandello’nun Biri Hiçbiri Binlercesi kitabı geldi. Bu kitabın başkahramanı Moscarda’yı hatırladım.

Eşiyle birlikte rahat sayılabilecek bir yaşam sürerken, bir gün eşinin kendisine “burnunun sağa doğru çarpık” olduğunu söylemesiyle, Moscarda’nın dünyası yerle bir olmuştu. Bu şokla birlikte, Moscarda kendisinin o güne kadar deneyimlediği gibi biri olmadığını üzücü bir şekilde anlamıştı. Daha sonra ise bağımsız ve “sahici” olmasını arzuladığı derin bir kimlik arayışının içine girmişti. Moscarda, eşinin yerine geçmeye gerek kalmadan, kendisini onun gözünden görmüştü. Karakterin bu deneyimi, tam olarak en yakınımızdakilerin gözündeki imajlarımızın bizde yol açabileceği yıkım(lar)ın bir örneğini sunuyordu.

Yıllarınızı birlikte geçirdiğiniz ve beraber pek çok şeyin içinde yer aldığınız insanın, bir sabah ansızın burnunuzun yamuk olduğunu ya da bir kaşınızın diğerinden daha yukarıda yer aldığını “yüzünüze vurması”, tam olarak acı söyleyen dostun zamansız tahribatına karşılık gelir.

Kendinizde daha önce dikkat etmediğiniz ya da dikkat ettiğiniz ancak çok da önemsemediğiniz, onunla birlikte yaşamaktan gocunmadığınız fiziksel bir bozukluğa sahip olduğunuzu düşünün. Karşınızdaki insan, perspektif anlamında bu bozukluğa sizden daha çok maruz kalmakta, dolayısıyla bu kusur ya da mükemmeliğinizi bozan şeyi sizden daha çok deneyimlemektedir. Üstelik buna karşı sıkı bir antipati besliyor da olabilir. İçinden, size bu kusurunuzun ne kadar zavallıca olduğunu, gidermek için acilen bir şeyler yapılması gerektiği gibi ifadeleri içeren, eğip bükmeden yapacağı bir konuşmanın provalarını da alıyor olabilir. Fakat bu kişi kendini dizginlemesi bakımından ortalamanın üstünde bir yetiye sahipse, bu tüm potansiyel dışavurumları zihninde tutmayı başarır ve dolayısıyla sizin de bundan -eğer bir şekilde karşınızdaki insanın kusurunuzdan rahatsız olduğunu sezmediyseniz- hiçbir şekilde haberiniz olmaz.

Tam da böylesi bir anda, yani karşımızdaki insan bizde bulunan o minik kusura karşı bilenmişken, kendimizi onun gözünden görebilme olanağını yakaladığımızı düşünelim. Şüphesiz “kusur” örneğinden gittiğimizde, görsel ve zihinsel bir yer değiştirmeye karşılık gelecek olan bu eylem, bizim için pek de mutluluk verici olmayacaktır.

Kendisini başkasının gözünden görmek isteyen insanların sayısının azımsanmayacak ölçüde olduğunu az çok tahmin edebiliyorum. Özellikle, sevdiği bir insanın kendisini nasıl sevdiğini öğrenmek isteyen, bu sevginin öbür tarafına geçmeyi arzulayan insanların sayısı hayli çok olsa gerek. Ancak tüm bunların haricinde, yine de şu soru tüm keskinliğiyle karşımızda dikiliyor gibi: İnsan, kendisini sahici anlamda başkasının gözünden görebilir mi?


[1] E. M. Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, çev. Kenan Sarıalioğlu, İstanbul: Metis Yayınları, 2017, s. 46.

*Kapak görseli Aylak Adam Yayınları tarafından yayımlanan Luigi Pirandello’nun Biri Hiçbiri Binlercesi kitabına aittir.