Gece yarısını biraz geçe, Ziverbey’deki Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin hemen yanı başındaki karanlık sokağa saptım. Tatlı bir yorgunluk bütün vücudumu kaplamıştı ve iki üç dakika sonra içinde olacağım dairemde beklemeksizin yatağa bırakacaktım bedenimi.

Günüm gayet huzurlu geçmişti. Dernek, içinde dost insanların dolaştığı, girdiği, çıktığı hareketli bir yazlık ev gibiydi. Oraya adım atanların çoğunluğunun da mekanı bu anlamda benimsediklerini düşünüyor ve mutlu oluyordum. Geçen yıl başlatılan sokak sergileri oldukça rağbet görüyor ve etkisi giderek daha çok sayıda yazlıkçının merakını çekerek artıyordu. Çoğumuzun daha çok kış aylarında yeğlediği ve çamurdan, yağmurdan sonra kendimizi dinginliğine teslim ettiğimiz hemen hiç konuşulmayan kapalı sergi salonları yaz döneminde oldukça tenhalaşır ve potansiyel ziyaretçiler, biraz da yaza mahsus kabul edilebilir bir tembellikten dolayı daha basit, daha kolay uğraşlara yönelirlerdi. Altı büyük panoda hayat bulan ve resimden fotoğrafa, film afişinden çizgi roman kapağına kadar pek çok sanat ve popüler kültür alanı eserlerine yer veren sokak sergileri ise caddenin altından ve üstünden akan insan kalabalığının büyük kısmını avlıyor ve çoğu kişiyi mıknatıs gibi çekiyordu. Sokaktaki insan fazla bir değişikliğe bürünmeden, neredeyse olduğu gibi izleme zevkini tadıyordu. Yazın kapalı mekanda bu yoğunluğu yakalayamazdık.

Derneğin her bölümü, salonu, müdüriyet odası, arkadaki küçük ve dış dünyadan sanki soyutlanmış gibisinden bir his uyandıran çiçekli şirin bahçesi, ön cephede caddeye bakan balkonu kullanılıyor ve ilk defa gelenler burayı tabii ki kendi faaliyetleri açısından bir basamak olarak algılasalar da bir süre sonra çoğu farkında bile olmaksızın ortama ısındıklarını inkar edemiyorlardı.

Yazları cıvıl cıvıl bir mevsime dönüşüyordu ada. Her köşede, her avluda, her balkonda bir konuşmadır bir gülüşmedir giderdi daima. Gençler ve çocukluktan gençliğe doğru yola koyulanlar genelde hızlı konuşurlar ve büyüklere kalsa konuşmalarını alıp sıksanız geriye boş, anlamsız konulardan başka bir şey pek kalmazdı. Tabii ki bunun için onları suçlamak anlamsızdı. İleride fazlasıyla derin sulara gömüleceklerini düşündükçe.

Ada’yla ilgili bu düşüncelerle iç içe sokak bitiminde sağa dönerek devam ettim. Yetmişlerin ortasına, yani inşaat furyasının iyice azıttığı döneme kadar bu sırada çok eski iki köşk bulunuyordu. Ön cepheleri yeşilini hiç kaybetmeyen sarmaşıklarla tamamıyla kaplı gibiydi. Alanlarını, şimdilerde göğümüze sadece yirminci, otuzuncu kattaki sakinlerinin tanık olduğu kule şeklinde ucube yapılar kaptı.

Mukayeseyi her yapışımda hızla yükselen öfkemi bugünün hoş havasını yeniden önüme sererek yok etmeyi deniyorum. Başarıyorum da. “Paylaşma” hissi ısıtılıp ısıtılıp insanın önüne serilse bile yarattığı güzellik hiç değişmiyor.

Tren yolunun altındaki geçitten çıkıyorum. Sokak lambaları geçtiğim ilk yolun aksine, bu bölgede eksiksiz yanıyor. Henüz kendilerini taşla hedef seçen bir gruba yakalanmamışlar.

Sol tarafımda, ahşap bölümü iki sene kadar önce oldukça yanan veya yakılan, alttaki taş bölümüyle ağır aksak da olsa ayakta durur gözüken eski evin önündeki lambanın ışığı altında biri var galiba. Hemen parmaklarımla, gayri ihtiyari anahtarlığımı yokluyor ve iki üç anahtarı bir çakı gibi avucumda tutuyorum.

Yıllar önce bir mahalle arkadaşım yaşardı burada dedesi ve anneannesiyle birlikte. Yaklaştıkça çömelmiş olduğunu fark ediyorum ve ayaklarının dibinde gölgede galiba bir nesne. Gözlerim iyi görmüyor. Bu kişi, yaklaşık otuzlarındaki adam, galiba o eve yangından önce boş olduğunu görüp kimse çaktırmadan yerleşen dört beş eskiciden biri. Evet, o. El arabasıyla her türlü hurda, gazete, satarlar – zannedersem sabit pazarda şanslarını deniyorlar – akşamları ise çevreyi rahatsız etmeden içerlerdi. Ama bu durum uzun sürmemiş, alkolun kıs kıs güldüğü bir gece birbirlerine girmişlerdi. Yangın sonrasında diğerleri hızlıca ortadan kaybolmuş, şu an çömelmiş olarak gördüğüm kişi ise, içeriğini bilmediğim yaşantısına devam etmişti. Mahalle duyumlarıma göre, bazen oturduğum apartmanın altındaki bakkaldan ekmek peynir alan bu zat sessiz, kibar bir yaratılıştaydı ve köhne evin bahçesini sahiplenerek çiçeklerle dolduruyordu.

Yine de tedirgindim. Gece yarısını geçiyor, uykum var ve sokağımızda, hiç olmadık bir yerde bir bela beklemesin beni. Adamın hizasına doğru yaklaşırken bir ihtimal, aklıma düşen tehlikeyi savuşturmak için “Hayırlı akşamlar” cümlesini sarf ettim. Ondan karşılık gelmeseydi veya cevabını verirkenki ses tonu iteleyici olsaydı yürüyüşüme devam ederdim ama aynı benim cümlem ile ifade ettiği karşılığına bir de “Teşekkür ederim” i ekleyince durmaktan başka bir şey yapamadım. Bir taraftan da kendi kendime küfrediyordum. Tehlike her yerdeydi. Yine de durmama sebep olan asıl neden meraktır, kim bilebilir? “Neye bakıyorsunuz öyle?” sorusu hızla ağzımdan çıkıverdi.

“Bu benim dostum” dedi.

İyice yaklaşıyorum ama içimde hep tedirginlik, avucumda bir çakı haline getirdiğim anahtarlarla ilerliyorum. Ve… ve dizlerinin altında gölgeye boğulmuş cismin ne olduğunu anlıyorum. Cam bir kavanoz.

“Kim?” dedim iyice şaşırarak. “Ne?” demem lazım geldiğini sonradan düşünerek.

“Görmek ister misiniz?” dedi. “Siz” diye hitap eden bir eskici.

“Memnun olurum,” diye karşılık verdim. Endişeyle. Beladan çıkayım derken bir başka bilinmeyene dalar gibiydim. Balçıktan çıkılamayan rüyalardan birindeydim sanki. Bataklığın en geri dönülmez kısmına çekilir gibiydim. Tüylerim diken diken oldu.

Eğildi, yerdekini eline aldı, ben ter içindeki elimde anahtarlığı sıkı sıkıya kavradım. Koyu renkli yeşilimsi camdan yapılmış kavanozu ışığa doğru tuttu. Sarsılarak anladım.

Teneke kapağı üç dört yerden delinmiş kavanoza sevgiyle bakarken onun tek dostu olduğunu söyledi.

“Ben onunla konuşurum, geceleri bu vakitte, işlerimi tamamladıktan sonra…” Durdu, bir şeyler söylememi bekledi sanki.

Söyledim de. “Hiç arkadaşınız yokmuş gibi konuşuyorsunuz”

“Hiç arkadaşım olmadı. Görüyor musunuz, bu benim tek dostum”. Bu ibare tekrarlanıyordu.

Cam dünyanın içindekiyle ilgili düşündüğü her şey bu “dost” sözcüğünün içerisine perçinlenmişti.

“Yakından bakabilir miyim?” dedim.

“Tabii ki, alın bakın” karşılığını verdi, sesi biraz soğuk gibiydi ya da tedirgin ve onu şimdiye kadar kimseye göstermediğini ekledi.

“Neden?” diye sordum.

“Kimse sormadı ki”

İçindekini birlikte , birkaç dakika sessizce seyrettik. Birazdan, sütünü ve bir iki böcekten oluşan yemeğini vereceğini söyledi dostuna.

Yılan, kim bilir belki anlamıştır, sabırsızca hareketlenmeye başladı.