Pencerenin önündeki tedirgin bekleyiş birazdan merdivenlere oradan bahçeye sonra da kavak ağacının gölgesine taşınacaktı. Kahvaltısını, bayramlıklarını giymek için can atan çocuk telaşıyla yapmış, odasına çıkıp hazırlanmaya başlamıştı. Beyaz gömleğinin üzerine giydiği lacivert süveterini askıdan aldı. Koltuk altlarında biriken pamukçukları kopardı tek tek. Kahvaltıdan hemen önce tıraşını olmuştu zaten. Avucuna döktüğü kolonyayı tıraşlı yüzüne sürdü. Tıraş olmadan önce hazırladığı çantasının fermuarını kapattı. Bakıcının getirdiği haplar komodinin üzerinde duruyordu. Onların yanındaki bardağı alıp içtiği su ağzında bayat bir tat bırakmıştı. Hapları mendiline sarıp gömleğinin sol cebine sıkıştırıverdi. Çantasını alıp çıkarken dönüp odasına kısa bir bakış attı. Oldukça soğuk, mesafeli bir bakıştı. Uzun koridorda ilerlerken kapısı kapalı olan odalara baktı yine aynı soğuk, mesafeli bir bakışla. Açık olanlardan yana yüz çevirmedi bile. Basamaklara ulaşmıştı nihayet. Ardında bıraktığı her basamak henüz inmediklerine ekleniyor, dakikalar kayış esnekliğinde uzayıp kısalıyordu. Kapıya uzanan mesafede karşılaştığı birkaç kişi yüzünü eğmiş, gözlerini onunkilerden kaçırmıştı. O ise daima karşıya bakıyordu. Uzağa. Uzaklar bakıldıkça çağırırdı kendine. O beklemeyi seçmişti. Bahçeye çıktığında havayı derince içine çekti. Bayramlıklarını giyip sokağa koşturan çocuk heyecanıyla bahçenin sınırlarını aşan ormanlık alana yürüdü. Sığ kökü olan kavak ağacının gölgesi az olurdu. O dar alana yerleşirken sol göğsüne dokundu. Tekrar derin nefes aldı. Çantasını ağacın dar, uzun gövdesine yasladı; sırtını da çantasına. İlaçlarını bırakalı bir haftayı geçmişti. Göğsü sıkışmaya başladığından beri tedirginliği de artmıştı. Tedirginliği, göğsünün sıkışmasından değil, hayatının, bekleyişinden önce sona erecek olmasındandı. Beklenenler gelir mi; gelmeyen mi beklenir meselesine epey kafa yormuştu. Yordukça yorulmuştu. Nasılsın, diye soranlara dudakları, “İyiyim çok şükür,” derken yüreği, “Görünüşüme bakma, içim öldü benim,” diye fısıldıyordu. Şimdi bir elinde tespihi, diğerinde kayışı kopmuş saati. İkisi de her saniyede ölü ritimlerle nefes alıyordu. Ağacın uçuşan pamukçukları, pamuklanan süveterine yapışıp durdukça onları da temizliyordu. O pamukçuklar tohumlarını taşırken, süveterindekiler ona geçmişin lekelerini anımsatıyordu. Tohumlar, yeni başlangıçlardı. Süveteri, bitişlerin veda cümlesi gibiydi.

Çantasıyla yaslandığı kavak ağacı hızlı büyüyordu. Dalları aşağı sarkmıyordu. Kendi bedeni ise artık küçülüyordu. İnce yapısı ağaca benziyordu. Fakat onun kolları zayıfladıkça ağırlaşıyordu sanki. “Artık hayatta daha az yer kaplıyorum,” diyordu aynaya her bakışında.

Kaç gün, kaç hafta, kaç ay geçmişti üzerinden. Gelmeyen beklenirmiş, diye geçirdi içinden o gün. Gölgeye sığdırmaya çalıştığı kundurularına baktı. Babasının ona aldığı ilk pabuçları gibi parlak değildi ayağındakiler. Parlayan pabuçlarına alın teri damlamıştı. El arabasıyla gündüzü gece, geceyi sabah edene kadar gezilmedik mahalle bırakmazdı rahmetli. Sokağın başındaki kahvehane önünde başlayan mesaisi yine aynı yerde son bulduğunda, ayak bileklerine kan oturmuş olurdu. Tabanı eriyen ayakkabıları el arabasına daha çok yakışırdı, ayaklarına değil. Babasının biriktirdiği tüm gece ve gündüzleri artık yitirdiğini hissediyordu. Kundurası parlamıyordu. Ayağının şeklini almıştı üstelik. Bir elinde tespihi, diğerinde kayışı kopmuş saati. Lastik esnekliğinde zaman, üst üste binmiş dakikalar; hepsi boşlukta eriyip gidiyordu. Kaç gün, kaç hafta, kaç ay olmuştu? Uzaklar gitmek içindi; beklemek olur muydu hiç.

İçinde büyüyen tüm heyecanlar, ellerini saati tutar gibi sıkıca tuttuğu umudu, çağlayan gibi akıyordu. Tıpkı akarsu kenarında yeşeren kavak ağacıydı o. Sevmezdi durgun suyu. O, uzaklara baktıkça ağacın dalları yukarıya uzanırdı. Yıldızları görmeye uğraşmıyordu bile. Sanki tüm yıldızlar, gökten kayıp içine düşmüştü. Yerli yerinde duruyordu hepsi. Uzaklara bakarken yolu görmesini sağlıyorlardı. Çünkü gökyüzü, görebildiği yerdeydi. Ettiği duaların yıldızlarını parlatacağını umuyordu hep. Fakat biliyordu, yetmeyecekti hiçbir zaman. Ölüme terk ettiği babasının kan toplayan ayaklarını görüyordu rüyasında, bir de en son ziyaretine ne zaman geldiğini hatırlamadığı oğlunu. “Yine geleceğiz baba. Çocukları da getireceğim. Söz,” demişti. “Söz.” Tüm sözler bir olmuş, kollarına hakim olamayan bir ahtapot gibi sarmıştı düşlerini, rüyalarını. Vakitle yarışıyordu kaderi. Galibiyetin hangisine kalacağını bekliyordu işte. İlaçlarını bırakarak bahse girdiğinden beri, son bir yıldız parlamıştı içinde. Bekleyecekti.

Gün batımıyla birlikte tespihi elinden düşmüştü. Kol saatini sıkıca tutuyordu avucunda. Yarın biraz daha erken gelmeliydi. Hava kararsa da gitmeyecekti bu sefer. Tepesinde dikilen bakıcıyı geç fark etti. Akşam yemeği hazırdı, içeri çağrılıyordu. Rahat bırakın beni. Zaten pilim bitmiş benim. Bırakın da dinleneyim, diyordu yüreği.  “Tamam, siz gidin. Birazdan geliyorum,” dedi dudakları. Gitmeyecekti. Gitmemişti. Zayıfladığı anlaşılmasın diye süveterini giymeye başladığından beri ona bakışları da değişmişti insanların. Yaşlılardan biri sormuştu bakıcıya, “Neden üzerindekini hiç çıkarmıyor?” Her seferinde başka bir hikâye anlatılıyordu. En sevdiği giysisiydi. Üşüyordu, ondan. Babasınınmış, rahmetli çok severmiş. Oğlunun babalar günü hediyesiymiş. Çok değerliymiş. Belki hepsiydi. Ama hiçbiri değildi. Giyiyordu işte. Süveterin ona ezberlettiği veda cümlelerinin çoğu eksikti. Tamamlamak için beklediğini bilmiyorlardı. O günü takip eden üçüncü günün akşamında odasına dönmemişti. Yüzü tıraşlıydı. Elleri ve yanakları hala kolonya kokuyordu. Üzerindekileri çıkarırlarken mendilinden sıyrılan tüm haplar yere dökülmüştü. Bakıcı donup kaldı. Süveteri ne yapacağını düşünürken pencereden kavak ağacını seyrediyordu. Oğlu, torunları gelmişti sonunda.  Taşa söylenen veda cümleleri yalnız kalacaktı artık, bir de kavak ağacının gölgesi.