Adını hiç duymadığım ama okudukça beğendiğim hatta dünya çapında üne sahip bir şairin şiirleriyle tanışma fırsatını geç olmadan ancak biraz güç olarak tanıma fırsatı yakalamanın verdiği sevinçle yazmaya koyulmak da varmış dersin kendine. Çağdaş Yunan şairleri arasında en özgünlerinden biriymiş kendisi hem de. İskenderiye’de başlayan yaşamına sırasıyla İngiltere’de, İskenderiye’de, İstanbul’da ve tekrar İskenderiye’de devam etmiş. Bu ülke değişiklerinin sebebi elbette varmış ama bu bilgiyi de onun hayatını okuyarak edinebilirmiş herkes. İskenderiye’de yaşayıp İskenderiye’de ölen bu şair için Helenistik Dönem çok önemliymiş. Bir Helen dünyası yorumcusu olarak bilinirmiş. Helenistik Dönemin yanında Bizans Dönemi de önemliymiş şair için. Bu dönemler üzerine çok okumuş ve çok çalışmış şair. Bu sebepledir ki şiirlerinin birçoğunda tarihi ve mitolojik olaylara, tanrılara göndermeler olduğunu şiirlerini okumaya başlayınca fark ediyorsunuz. Böylelikle bu şiirlerini okurken kendinizi ister istemez meraklı bir hal içinde okurken buluyorsunuz. Biraz da gerçekten meraklıysanız: “Acaba bu hangi tanrı?” diye sorguluyor ve şiiri anlamak için heyecanla araştırıyorsunuz.

SARPİDON’UN CENAZE TÖRENİ (1898)

Büyük bir yas içinde Zeus. Sarpidon’u

öldürdü Patroklos; ve şimdi

Menitiadis ile Akhalar saldırarak üzerine

aşağılamak istiyorlardı cesedi.

 

Ama onaylamıyordu bunu kesinlikle Zeus.

ölümüne göz yumduğu –böyleydi Yasa çünkü-

sevgili oğlunun onurlandıracaktı

hiç olmazsa ölüsünü. Ve işte,

aşağıya, ovaya gönderiyor, bedeni koruyup

esirgemesini iyi bilen Foivos’u.

 

Sevgi ve acıyla, kucağına alıyor Foivos

yiğidin ölüsünü, ırmağa götürüyor.

Tozunu ve kanını yıkıyor yiğidin;

kapatıyor korkunç yaralarını,

hiçbir iz kalmıyor geriye yaralardan.

Tanrısal kokular sürüyor ona

ve parlak Olimpus giysilerini giydiriyor.

Düzgün sürüp beyazlatıyor tenini

ve incili tarakla tarıyor kapkara saçlarını.

Yatıyor onu kavuşturarak güzel ellerini.

 

Şimdi genç bir krala benziyor, araba sürücüsü krala-

yirmi beşinde, bilemedin yirmi altısında-

bir altın araba ve hızlı atlarla

ünlü bir yarışmada ödül kazandıktan sonra

dinlenen genç bir krala.

 

Tamamlayınca görevini Foivos,

Uyku’yla Ölüm çağırdı, bu iki kardeşi,

ve buyurdu zengin Likya ülkesine

götürsünler diye bedeni.

 

Ve o zengin ülkeye doğru

Likya’ya doğru yola koyuldu

iki kardeş, Uyku’yla Ölüm

ve varınca kralın sarayına

yüce ölüyü teslim ettiler

ve başka işlerine gittiler.

 

Ölüyü teslim alınca saraydakiler, başlattılar

gerektiği gibi, kederli cenaze törenini,

 ağıtlarla, saygı gösterileriyle, ağlamalarla

ve içkiler sunarak kutsal kaplarda;

sonra ülkenin usta işçileri gelip

ve ünlü taş yontucular gelip

mezarı ve mezar taşını yaptılar.

 

İçinizdeki merak duygusunu uyandıran bir başka neden ise bu şiir gibi diğer şiirlerinin de bir öykü havasında yazılmış olmasıdır. Yani şiirin mısra hakimiyeti kırılmıştır. Bu nedenle öykülerdeki kahramanlar ve olaylar nasıl dikkat çekiyor, kendini okutuyorsa bu şiiri okuyanda da öyle bir merak duygusu uyanıyor. Özellikle de tarih konusundan kendine yarattığı çağdaş şiir karşısında şaşırıyorsunuz. Elbette şiirin kendine has ritmi ve sesler de bu ahenge eşlik etmekte. Ayrıca “Sarpidon kim, ne oldu, niye öldürüldü?” diye meraklanmadım demeyin. Çünkü eğer meraklanıyorsak şiirin içinde buluyoruz kendimizi. O zaman: “Vay be, bu olayı ne kadar güzel anlatmış.” diyoruz ve böylelikle sözcükler ağzımızdan akıp gidiyor.

Kavafis sadece Helen dünyasından bahsetmekle kalmamış aynı zamanda bu dönemden bahsederken gerçekte olmayan şairler, kahramanlar yaratmış kendine ve gerçekle hayali harmanlayıp sanki öyle biri yaşamış izlenimi vermiş:

İLK BASAMAK (1899)

Genç ozan Evmenis bir gün

dert yanıyordu Teokritos’a:

“İki yıldır yazıyorum

bir tek aşk şiiri bitirebildim.

Budur tamamlanmış tek yapıtım.

Ah, nasıl yüksektir, çok

yüksektir Şiir’in merdiveni;

daha yukarı çıkacağım ben zavallı

şu anda bulunduğum ilk basamaktan.”

Şöyle yanıtladı onu Teokritos:

“Küfürdür bu sözler yakışıksızdır,

gurur ve mutluluk duymalısın

ilk basamakta olsan da.

Az şey değil, vardığın bu nokta;

yapıtların, büyük ünün.

Bu ilk basamaktan bile

öylesine uzaktır sıradan insan.

Düşünceler kentinin yurttaşı

olma hakkını kazanmalısın

basabilmek için bu basamağa.

Ama zordur ve enderdir

kaydolmak bu kentin nüfusuna.

Agoralarındaki yasacıları

aldatamaz hiçbir düzenbaz.

Az şey değil vardığın bu yer;

Yaptığın bunca şey, büyük ünün.”

Bu şiirde isimleri geçen iki tane şair var: Teokritos ve Evmenis. Teokritos, Yunanlı ünlü bir şair. Ancak her ne kadar Evmenis de Teokritos gibi ünlü bir şair izlenimi yaratsa da Evmenis hayali bir şair. Ayrıca sadece hayali şairler değil hayali kişileri de var Kavafis’in ve bunları da gerçek kahramanlarla iç içe veriyor. Bence bilinen kişiler ya da olaylar üzerinden yaptığı anlatımlarla önemsediği konulara daha çok dikkat çekmek istiyor. Bu tarz şiirlerinde geçmişle geleceği harmanlayarak okuyucuyu aydınlatma hali içindeymiş gibi bir durum yaratıyor. Mesela ele aldığımız “İlk Basamak” şiirinde yazmanın zorluğundan ve şiir yazmanın bir erdem işi olduğundan bahsetmiş. Düşüncelerini ve düşüncelerinden yola çıkarak yazdığı şiirlerini, o değerli şairlere kabul ettirmenin kolay olmadığını anlatmış. Kabul görmek için çabalamak gerektiğini söylemiş. Çünkü şaire göre “Düşünceler kentinin yurttaşlarını” aldatmak mümkün değil. Sıradan insan olmamak gerekir bu kentine dahil olmak için yani sanata gönül vermek, sanatla yaşamak, düşünmek gerektiğini ifade eder. Basit insan değil erdemli insan olmak gerektiğini dile getirmek istemiş.

Bir de çok önem verdiği başka bir konu daha vardır: “Hedonizm”. Hedonizm, isim olarak birçok şiirinde geçmektedir. Hedonizm sözcüğünün şehvet, zevk, cinsel zevk, haz gibi anlamları vardır.  Ancak Kavafis, bu kavrama cinsel hazzın üzerinde bir anlam yüklemiştir. Ona göre hedonizm; mutlulukta ulaşılacak son nokta, acının da en fazla can yakan halidir:

İSTEKLER (1904)

Başlarına güller serpilen, ayaklarına yaseminler,

yaşlı gözlerle görkemli mezarlara gömülen

yaşlanmadan ölenlerinki gibi güzel bedenleri

işte bunlar gibidir gelip geçen istekler-

gerçekleşmeden, tadamadan tek bir hedonizm gecesi,

yaşamadan o parıltılı sabahlardan birini.

 

Hedonizm, Kavafis şiirlerinin yapı taşı sayılabilecek kadar çok kullanılmıştır şiirlerinde ve bu sözcük Kavafis’in şiirleri okundukça kişinin zihninde daha da açık ve anlaşılır olmaktadır. Hedonizm, Kavafis’e göre zamandan ve mekandan bağımsızdır. Ruhların başka bir zaman ya da mekanda can bulma halidir. Bu duyguyu tatmak için kendini duygunun getirdiği hazlara bırakmak gerektiğini anlatır. Bu duygulardan pişmanlık duymanın da anlamsız olduğunu ve bu duyguların getirdiği mutluluğu yaşamak gerektiğini ifade eder.  İnsanların bu duyguyu tatmasına önem verdiği bu şiirinde açıkça görülmektedir. Bu duyguyu yaşamayan birini sanki yaşamamış sayacak kadar hedonizmi önemser.

Kavafis; Hedonizm, Helenistik dünya ve Bizans dünyası dışında bir de hayatın içinden şiirler yazmıştır. Kişisel deneyimlerine dayanan şiirleri de vardır. Onlar kaçırdığı fırsatlara, onların farkına varıldığında artık çok geç olan zamanlara ve bunlara isyanına dair de olabilir:

DUVARLAR (1896)

Düşünmeden, acımadan, utanmadan

kocaman yüksek duvarlar ördüler dört yanıma.

 

Ve şimdi oturuyorum böyle yoksun her umuttan.

Beynimi kemiriyor bu yazgı, hep bu var aklımda;

 

oysa yapacak bunca şey vardı dışarıda.

Ah, önceden fark etmedim örülürken duvarlar.

 

Ama ne duvarcıların gürültüsü, ne başka ses.

Sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar.

 

PENCERELER (1903)

Kederli günler yaşadığım bu karanlık

odalarda dolaşıp duruyorum, aralık

pencereleri araya araya. Bir pencere

açılsa bir teselli olacak bana.-

Ama yok pencereler, ben bulamıyorum ya da.

Ama bulamadım daha iyidir belki de.

Işık yeni bir işkence de olabilir.

Nasıl yeni şeyler sunacaktır kim bilir?

 

“Duvarlar” şiirinde bir isyan vardır, çevresi kendisine karşı yabancılaşırken fark etmediği için. Sitem vardır onu hayatlarından soyutladıkları için. Bu durumun umutsuzluğuna kapılmıştır. Toplumdan kopuk bir yaşamı olan şair, gene de var olan durumundan hoşnutsuzluğunu dile getirir. Ancak bu şiirde şairin; hayatın içinde olmak, hayatı gözlemlemek ve yaşamak ister gibi bir hali vardır.

“Pencereler” şiirinde ise kederler içindedir şair. Pencere aslında aydınlığa çıkma isteğinin bir göstergesidir ama ya aradığı aydınlık ya da bulacağı çare onu daha da kedere sürüklerse, bu durumdan mutsuz olursa tedirginliği içindedir. Belki de bu şiir 1899 yılından itibaren yanında ailesinden hiç kimsenin kalmamasının da verdiği bir etkiyle de yazılmış olabilir. Yalnızlığın kederini yansıtıyor olabilir.

Bunların dışında gözlemlerinden yola çıkarak geçmişe duyulan özlemi, pişmanlıkları, kaçan anları, zamanın yaşlılıkta ne kadar kıymetli olduğunu anlattığı şiirleri de vardır:

YAŞLI BİR ADAM (1897)

Gürültülü kahvenin en dibinde

bir ihtiyar oturuyor başını masaya eğmiş;

önünde bir gazete, tek başına.

 

Ve utancı içinde bu sefil yaşlılığın

düşünüyor, ne kadar az tadını çıkardı yılların,

oysa güçlüydü, sözü geçerdi ve güzeldi.

 

Biliyor çok yaşlandığını; duyumsuyor, görüyor.

Gençlik yılları gene de daha dünmüş gibi.

Nasıl da daracık bir ara. Nasıl da kısa.

 

Ve düşünüyor, kendisini nasıl aldattı Akıl,

Oysa nasıl da güvenmişti ona – ne çılgınlık–

“Yarın! Daha çok zaman var” diyen o yalancıya.

 

Anımsıyor dizginlediği iç dürtülerini; heba

ettiği bunca sevinci. Alay etmekte

aptalca sakınımıyla kaçan fırsatlar.

 

Ama düşünce ve bunca anı

başını döndürdü yaşlı adamın.

Ve uyuyakaldı kahve masasına dayayarak başını.

 

YAŞLILARIN RUHLARI (1901)

Yıpranmış yaşlı bedenleri içinde

oturur yaşlıların ruhları. Nasıl da

acıdır görünümü zavallıların. Nasıl

yüksünürler yaşadıkları berbat hayatı,

yitirmek korkusuyla nasıl da titrerler,

bu ruhlar, bu şaşkın, bu çelişkili ruhlar

nasıl da severler yaşamı,

harap olmuş eski derilerinin içinde

-trajik ve komik- oturmuşlar.

 

İki şiirinde de başlık yaşlılıkla ilgilidir ve yaşlılığın ruh halini, pişmanlığını anlattığı şiirlerdir. Zaman kavramına özellikle vurgu yapılmıştır şiirlerde. Zamanın geçip gitmesi ve yaşlılıktan dolayı ölümün getirdiği korkuyu yansıtmıştır dizelerinde. Fakat Kavafis, bu şiirleri yazdığında yaşlı değildir. 1863 yılında doğan Kavafis, bu şiirlerini otuzlu yaşlarında yazmıştır. Yaşlı insanların yüzlerine yansıyan o ruh halini yakalayıp anlatmıştır şair. “Yaşlı Bir Adam” şiirinde özellikle dikkat çeken durum şairin gözleminin yine bir öykü anlatıcısı havasında olmasıdır. Ve bence şairin empati duygusu kuvvetlidir çünkü yaşlı birini anlatırken yaptığı betimlemenin yanında kişinin duygu durumunu da açık bir şekilde yansıtmıştır. Bunun yanında şairin yaşlılık korkusu bu iki şiirinde kendini ele vermektedir.

Kavafis’in bu şiirleri onun otuzlu yaşlarında yazdığı şiirlerden sadece birkaçıdır. Bu dönemde yazdığı şiirlerinin konuları diğer yıllara ait şiirlerinin içinde de fazlasıyla yer almaktadır. Akıp giden zaman ve onun getirdiği yaşlılık hali, çevreden uzak durma, pişmanlıklar, elden kaçan şanslar, var olan durumu değiştirme ya da bu durumdan kurtulma isteğinin birçok şiirinde yer alması şairin takıntılarını ele vermektedir.

1933 yılında gırtlak kanserinden dolayı vefat eden şair, kendine “Yaşlılığın şairi” demiştir. Şiirlerindeki içtenlik hissedilmekte ve bu, şiirlerine dramatik bir hava katmaktadır. Şairin sevilen, bilinen hatta bestelenen şiirleri de vardır. Ele aldığımız yıllar içindeki şiirleri de kıymetli şiirleri arasındadır ve aslında bu şiirlerdeki konular Kavafis’in şiirleri hakkında birçok aydınlatıcı bilgi vermektedir. Bilinen şiirleri dışında bilinmeyen şiirlerine de ışık tutmak ve biraz da yol gösterici olmak için seçilmiş yıllar, merak duygusunu perçinlemiştir umarım.

*Not: Kavafis’in şiirleri, Varlık Yayınlarının Herkül Milas ve Özdemir İnce tarafından Türkçeye çevirilen “Konstantinos Kavafis- Bütün Şiirleri” adlı kitabından alınmıştır.