Irmak Zileli’nin can verdiği karakterler üzerine düşünmeyi seviyorum. Eylül, Tina, Bozuk Saat, Volkan gibi eserlerinin odağındaki isimler ilginç bir şekilde benimle yaşamaya devam ediyorlar. Bazen bir cümlelerini, bazen başından geçen bir olayı düşünüyorum, karakter yerine cevap dahi verirken yakalıyorum kendimi. Zihnimdekileri sevgili Irmak ile de konuşma şansı yakaladığımda o eserler benim için başka bir anlam evrenine taşınıyor. Ancak bu kez Irmak’ın yarattığı karakter beni öfkelendirdi, zihnimde hep onunla kavga hâlindeydim. Sonra neden Volkan’ın beni bu kadar öfkelendirdiği üzerine düşünürken bunu Irmak ile de konuşma ihtiyacım çoğaldı. Sorularımı kendisine ilettiğimde o her zamanki nazikliği ve cömertliği ile sorularımı yanıtladı.

Zihninin hızına kelimeleri ile eşlik eden sevgili Irmak’ı dinlemek bana hep iyi geldi. Bugün de zihnim, kalbim dopdolu kalkıyorum onunla sohbetimizden.

Everest Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşan Bende Ölen Sensin üzerine sohbetimizi keyifle okumanız dileğiyle.

Pandemi döneminde Son Bakış üzerine bir canlı yayın gerçekleştirmiştik seninle ve kitaplarını yazarken hep bir ön çalışma yaptığını, okumalar yaptığını söylemiştin. Bu roman, nasıl bir hazırlık sürecinin ardından ortaya çıktı? Okumalarını hangi alanda yoğunlaştırdın?

Üç yıl boyunca yine yoğun bir okuma dönemine girdim. Patriarkanın hem eseri hem esiri olan bir erkek karakterin hikâyesini yazmaya karar vermiştim. Erkekliğin nasıl inşa edildiğini, psikolojik ve sosyolojik olarak nasıl kurulduğunu anlamak ve bu sistemin erkeklere ne yaptığı üzerine düşünmek, hikâyeyi ve karakteri de bu temelde oluşturmak için özellikle erkeklik çalışmalarına bakmam gerekiyordu. Toplumsal cinsiyet alanında daha önceki romanlarım için yaptığım okumalar vardı. Ama daha çok sistemin mağduru kadınlara odaklanarak, bu merkezde okumalar yapmıştım. Bunlara erkekliğin inşası üzerine yazılmış sosyoloji ve psikoloji kitaplarını eklemem gerekti. Ayrıca feminist ve queer alanda aktivist olan ve heteronormatif toplum yapısını bu perspektiften değerlendiren metinleri de okudum. Heteronormatif kurgu içinde biyolojik olarak erkek olup kendini erkek hissetmeyenler ne yaşıyor, erkeklik onlara ne yapıyor bunu da merak ettim. Yani aslında eril tahakkümün heteroseksüel olsun olmasın, biyolojik olarak erkek doğmuş insanlara ne yaptığını anlamak için yoğun bir okuma süreci geçirdim. Cinsiyet yöneliminden tutun, erkek olarak bu toplumun normlarına, davranış kalıplarına uyumlu hâle getiriliş süreçlerine kadar, eril tahakkümün erkekliği nasıl inşa ettiğini anlamaya çalıştım. Bunun dışında romanın neoliberal kapitalist sistemin yarattığı kültürle de bir derdi olması gerekiyordu. Zira erkeklik bu kültürün içinde kök salan, dallanıp budaklanan bir şey. Volkan karakteri de neoliberal kapitalist sistemin merkezinde yer aldığı için, özellikle bu alanda okumalar yapmam önem kazanıyordu. Bu bağlamda iş dünyasında, ekonomide, sosyal ve politik alanda günümüz kapitalist sisteminin yarattığı insan ilişkilerine, başarı felsefesine bakmam gerekti. Bu sistemin özündeki eril aklı irdelemeseydim erkeklik inşası meselesi eksik kalırdı.

Irmak, dil üzerine özellikle konuşmak istiyorum. Senin bütün kitaplarını okuyan biri olarak bu eserinin dilini ayrı bir noktada tutuyorum. Çok daha cesur, eril düzeni anlamamızı sağlayan oldukça sert, eril bir dil ile karşılaşıyoruz. Bir otosansüre uğramadan, karakterin özelliğini net ortaya koyabilecek bir dil tercih etmişsin. Bu noktada Volkan karakterine nasıl hazırlandığını anlatabilir misin?

Aslında önceki soruda bahsettiğim okumalar sadece romanın meselesini derinleştirmeye değil, karakteri inşa etmeye ve onun da bir gerçeklik kazanmasına yarar. Bu hep böyle olur. Bütün romanlarımda mesele üzerine uzun çalışmak, karakteri de kurmamı, derinleştirmemi sağlar. Karakterin derinleşmesi, onu yaşayan bir varlığa dönüşür. Bu sayede karakter ete kemiğe bürünür. Karton ve tek boyutlu olmaktan çıkar. Üç boyutlu birine dönüşen karakterin dili de doğal bir biçimde oluşur. Demin sözünü ettiğim mesele odaklı okumalara ek olarak karakterin ve dilinin oluşumuna kahramanları erkek olan romanlara yoğunlaşarak okumamın da muhakkak katkısı olmuştur. Karakterin dilini hiçbir zaman masa başında kurmam. Bu insan şu şekilde konuşur, dur ona şu tür cümleler kurdurayım demem. Tina’nın bozuk bir Türkçeyle konuşması yazarken ortaya çıkan bir durum oldu söz gelimi. Önemli olan karakterin kendi dilinin ortaya çıkması için ihtiyacı olan inşa sürecini hakkıyla yerine getirmektir bana göre. Siz ortamı hazırlarsınız, odaklanırsınız, karakterle uzun zaman geçirirsiniz, onun geçmişini, hikâyesini, hayatına dair ayrıntıları enine boyuna düşünür ve keşfedersiniz, yazmaya hazır olduğunuzda o kendi diliyle, üslubuyla konuşmaya başlar zaten. Konuşmaya başladığında nasıl bir dil çıktığını fark etmeniz ve ilerleyen sayfalarda bunu daha da bilinçli hâle getirmeniz yeterlidir. Tina’nın bozuk Türkçesini fark ettiğimde bunu yaptım. Volkan’ın küfürbazlığını, alaycı tonunu yakaladığımda ilk sayfalardan sonra bunu farkında olarak sürdürdüm. Ya da bilinçakışı tekniğini kurarken Volkan’ın zihninin nasıl çalıştığını, hareket etme biçimini ilk sayfalar bana verdiğinde, bunu görmem ve sürdürmem gerekirdi. İlk çıkışı içeriden, doğal ve sezgisel olan o dili, akılla, bilinçle ve farkındalıkla sürdürebilmeniz, yani kendi metininizin daha ilk sayfadan çözümleyici bir gözle okuyabilmeniz gerekir.

Volkan’ın günümüzde yaşadıklarına şahit oluyoruz ancak çağrışım yoluyla geçmişini de öğreniyoruz. Geriye dönüşler çok kritik noktada devreye giriyor. Özellikle de geçmişin günümüzdeki karaktere, tavra dönüşüne tanıklık etmeyi, üzerine düşünmeyi sevdim ben. Burada belki de çocukluğumuz üzerine konuşmak gerek. Aslında bu soru diğer kitaplarını da düşününce ortaya çıktı. Karakterlerin çocukluğuna hep temas ediyorsun eserlerinde. Sürdürdüğümüz yaşamda, alışkanlıklarımızda, ilişkilerimizde, bağlanma ve kaçınma tavrımızda çocukluğumuzun etkileri üzerine neler söylemek istersin?

Evet, doğduğumuz andan itibaren yaşadıklarımız, özellikle anneyle ilk temas, kendiliğin inşasında çok önemli bir rol oynuyor. Sonrası da elbette. Çocukluk dönemindeki deneyimlerin sonuçlarını yetişkinlikteki davranış biçimlerimizde, seçimlerimizde görebiliyoruz. Hayatın ilk yıllarında yaşadıklarımız ruhsallığımızın en derinine kazınan deneyimler ve bizi derinden biçimlendiriyor. Karakterimizin, reflekslerimizin, akıl yoluyla değil de çok daha içeriden, derinden gelen tepkilerimizin kaynağı orası. Hoşumuza gitmeyen, bize yanlışlar yaptırdığını düşündüğümüz özelliklerimizin farkına varmanın tek başına yeterli olmayışı da bundan. Kendimdeki bir davranışın nedenini sorguladım, akıl yoluyla buldum ama neden aynı duvara tosluyorum dediğimiz çok olur. Bunun nedeni işte o davranışın tohumunun çok derinde, bilinçte değil bilinçdışında yerleşik olması. Farkına vardıktan sonrasının çocukluğa dair çok daha uzun bir çalışma gerektiriyor. Bilinçdışında farkına varışların işlenmesine ihtiyaç olması da ondan. Psikoterapinin, psikanalizin uzun yıllara yayılan çalışmalar olması da sanırım o yüzden. Buradan hareketle kendini ve ötekini anlamak, tanımak için bugünkü davranışları ile çocukluğu arasındaki bağlantıları kurmak önemli geliyor bana.  Dolayısıyla da karakterlerim üzerine düşünürken de aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Bu davranışın çocukluktaki kaynakları, sebepleri ne olabilir sorusunu soruyorum. Bu sadece psikolojiye değil sosyolojiye, antropolojiye, yani toplumsal ve kültürel sebeplere de götürüyor bizi. Bireyin davranışlarının ardındaki sebepleri sadece ona yüklemekten koruyor. Ne de olsa aile dediğimiz kurum toplumun en küçük birimi ve mikro ölçekteki yansıması. Aile içi davranış biçimleri, anne babalık hâlleri, karıkoca ilişkileri de belli bir kültürün etkisiyle şekilleniyor.

Volkan çapkın bir adam, hayatına sayısız kadın girmiş. Bir gece Selin ile barda buluşuyor ve bir başka adamın yanındaki kadına baktığını düşünüp kavga çıkarıyor. Olayları başlatan da asıl o gece. Peki Volkan neden her şeyin ve herkesin kendisi ile ilgili olduğunu düşünüyor?

Çünkü egosantrik dönemden çıkmamış. Bilirsin, çocuk her şeyin kendisiyle ilgili olduğunu sanır. Büyümenin ve yetişkin olmanın göstergesi işin gerçeğinin öyle olmadığını kavramaktır. İnsan yavrusu önce anneyle simbiyoz halindedir ve bu dönemde annesini ayrı bir varlık olarak algılamaz. Egosantriktir. Annenin bir öteki olduğunu kavrayışı ve ayrışmasının birtakım evrelerden geçerek gerçekleştiğini söyler psikologlar. Fakat yine de kişi ergenliğini tamamlayıp, anneden de babadan da bağımsız bir kişi olmayı başardığında yetişkin olur. Ergenlik üzerine yaptığım okumalarda özellikle bizim kültürümüzde ailelerin çoğunlukla çocuklarının kendilerinden ayrışıp yetişkin bireylere dönüşmesine tahammül edemediği gerçeğiyle karşılaştım. Babanın istediği mesleği seçmek, ailenin uygun gördüğü kişiyle evlenmek vs. bunun en bildik sonuçları. Çocuklarından ayrışamayan, kendi iktidarını çocuk üzerinde deneyen, kendisi de olgunlaşmamış ebeveynlerin çocuklarının büyümesine izin vermediğini düşünüyorum. Erkeklik bağlamında baktığımızda babaların oğulları üzerinde kurduğu bir iktidarın da yansıması büyümeyen erkekler. Babalar oğullarının kendilerinin bir kopyası olmasını istiyorlar. Kendi narsistik var oluşlarının bir uzantısı, devamı, sürdürücüsü. Bunun birincil koşulu büyümeyen oğullar yaratmak. Çünkü eğer o oğul büyürse kendi iktidarını devirecek korkusu hakimdir babada. Çünkü baba için de her şey her zaman kendisiyle ilgilidir. Babanın kontrolünden çıkmayan erkek evlatlar, erkekliğin devamının garantisi. Ergenlikteki çatışmadan sağ çıkabilen ve anne babadan ayrışarak yetişkin ve ayrı bir birey olabilenlerin yazgıyı bozma şansları var. Ama çoğunlukla öyle olmuyor sanırım. Babayla çatışmalı da olunsa aslında bu çocuksu bir çatışma olarak kalıyor; büyüme, ayrışma, yetişkinliğe geçiş gerçekleşmiyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu erkekliğin ergen bir erkeklik olarak tezahür etmesinin bir sebebi de bu belki. Soruya bağlayacak olursam, Volkan’ın her şeyi kendiyle ilgili sanışı, erkekliğin her şeyi kendiyle ilgili sanmasından ileri geliyor. Çünkü erkeklik dediğimiz hâl, aslında büyümemiş olmakla, ergen kalmakla oldukça ilişkili. Erkeklik, büyümeyen erkeklerin kuşaktan kuşağa aktardığı bir iktidarda kalma oyunu bir nevi. Zira yetişkinliğe gerçekten geçmiş birinin başkalarını kontrol etmek, yönetmek gibi konularda takıntılarından da kurtulmuş olması gerekir gibi geliyor bana.

Volkan hayatına dahil olan hiç kimseyi aslında dinlemiyor. Daha doğrusu duyduklarını ciddiye almıyor. Yıllar sonra lise arkadaşı Oğuz ve Serkan ile buluşuyor. Bu kısacık buluşmada dahi onların kendisini kıskandığına karar veriyor. Volkan’ın sağlam bir ego oluşturamamasının sonuçlarını ham bir kişilik olarak gördüğüm noktasında yanılıyor muyum diye Volkan’ın yaratıcısı olarak sana sormak istiyorum.

Karakterleri etiketlememekten yanayım. Aslında kimseyi etiketlememeli. Ham bir kişilik dediğimiz andan itibaren Volkan’ın değişme dönüşme ihtimalini yok saymış oluruz. Kaldı ki bir insanın sağlam bir ego oluşturamamasının kaynakları çok daha derindedir, kimse hadi oturup kendime sağlam bir ego yapayım diyerek egosunu kendi kendine inşa etmiyor. Oyun hamuru değil nihayetinde 🙂 Volkan’ın kimseyi dinlemeyişi, kıskanıldığı paranoyası ve daha pek çok şey, tam da romanın göstermeye çalıştığı üzere, kuşaktan kuşağa aktarılan erkeklikle ilgili. İnsanın egosu nasıl sağlamlaşır? Öncelikle doğduğu andan itibaren bakım verenle ilişkide benliğini bir bütün olarak kabul etmeyi öğrenerek. Ebeveynlerin ona ruhunun bir tarafını değil her yönüne sahip çıkabileceğini, kendini bir bütün olarak benimseyip ifade edebileceğini hissettirmesiyle. Toplum ve kültür, erkeğe ruhundaki öteki tarafı yok saymasını, reddetmesini öğretiyor. Dişil tarafını reddederek büyüyen erkek, duygularıyla temas kurmamayı, sevecen taraflarını reddetmeyi öğrenirken aslında kendi benliğinin bir tarafını dinlememeyi de öğreniyor. Dinlememe alışkanlığı belki de ta buradan başlıyor. Kendi içindeki “öteki” seslere kendini kapatan biri, dışarıdaki ötekini dinleyebilir mi? Hatta belki de dış dünyadaki ötekine kulaklarını kapatmak, iç dünyadakini kapatmanın da bir yolu. Erkeklik önce kendi içindeki dişile kendini kapatarak inşa edilince, ego bir bütün olarak kabul göremediğinde baştan yaralanmış oluyor. Bu da ilerleyen yıllarda kendiyle barışık olamayan biri yapıyor onu. Kendiyle barışık olmayan biri, kendi hakkında kimi illüzyonlar yaratır, olduğu kişiyi kabul edemediğine göre ona olmadığı kimi özellikler atfetmesi gerekir. Bunu da başkalarının kendisini kıskandığı paranoyası ile besler. O kadar önemli, yüce biridir ki herkes onu kıskanıyordur aslında. Kendi kendine propaganda yapan bir politikacı gibi.

Romanın adının bir hikâyesi var ve bunu olay örgüsünde anlamlandırıyoruz. Kitabın adı ile andan itibaren belli miydi yoksa olaylar şekillendikçe mi ortaya çıktı? Edebî eserlerde eserin adı kurgunun tamamlayıcı bir ögesi midir?

Son Bakış hariç bugüne dek bütün romanlarımın ismini bittikten sonra koydum. Son Bakış da kendiliğinden daha erken çıkınca boynum kıldan ince demem gerekiyordu. Ama hiçbir zaman romanın hazırlık ya da yazım sürecinde isim aramam. İsim kendisi gelecektir. Çoğunlukla da romanın içinden çıkar. Roman biterken ya da bittikten sonra dönüp baktığımda isim orda bana göz kırpıyordur. Mesela Gözlerini Kaçırma’nın ismi romanın ta en başlarında geçen bir cümleden doğdu. Ama ben bunun romanın ismi olacağını bittikten sonra fark ettim. Bende Ölen Sensin de yine roman bittikten sonra içeriden çıkıp gelen bir isim oldu. Eserin adı kurgunun tamamlayıcı bir ögesi midir, bundan emin olamadım. Zira metnin kendi dışından bir tamamlayıcıya ihtiyacı olması metnin kendindeki bir eksiğe işaret eder bence. Kitap kapağı, kitap adı ve yazar kurmaca dünyanın dışına ait meselelerdir. O hikâyeler yayınlanmasa onlara bir isim vermemiz gerekir miydi? Sanmıyorum. Öte yandan bir metni kitaba dönüştüren şey onun okuruyla buluşması. Eseri eser yapan bir alımlayıcının varlığı. Onu dış dünyadan tamamlayan bir öge varsa o olsa olsa okurun kendisidir. Kitap ismi, kitap kapağı vs. bunlar o asıl öge ile buluşmayı sağlayan köprü olarak bir işlev görür. Okurun kitaba giriş kapısıdır. Kitaba dönüp bakmasını sağlayan ve bir intiba edinmesine yol açan, davetkar ya da itici bir unsurdur. Bu yönüyle zaman zaman yanıltıcı bile olabilir. Esere verilen isim yanıltıcı olursa eseri tamamlamak bir yana, ona zarar bile verebilir nihayetinde.

Romanı okuduğum süre boyunca Volkan ile kavga hâlindeydim. Bir erkeği anlattın ama bir kadın olarak Volkan ‘a karşı kendi sesini nasıl kısabildin? Yoksa sen Demet misin? 😊

Yazar kurmaca dünyaya ait biri değil, o gerçek dünyanın bir parçası. Dolayısıyla aslında gerçek dünyada yiyip içen, kızıyla vakit geçiren, dostları olan, ilişkiler yaşayan, sinemaya tiyatroya giden Irmak olarak bir karaktere bakıp onu anlatmadım. Kurmaca evren başka bir evren. Ben orada bir karakteri var ettim ve ona ses verdim. O kendi hikâyesini anlattı aslında. Mistik bir durumdan söz etmiyorum. Elbette o karakteri ben hayal ettim ve kurguladım. Ama yarattığım bu karaktere dışarıdan bakıp onu anlatmaya çalışmadım. Onu hayal dünyamda oluşturduktan sonra konuşması, düşünmesi, hareket etmesi için ona alan açtım. O alanı ancak kurmaca dünyaya Irmak’ı karıştırmayarak, yani yazarken kendimden çıkarak, kendimi dışarıda bırakarak açabilirim. Yoksa senin dediğin gibi işin içine gerçeklikteki Irmak’ın duyguları karışır. Karakterine kızan, öfkelenen, kırılan bir yazar olmaz. Olursa o karakterin değil yazarın kendi hikâyesi olur. Oysa ben bir erkeği anlatmak değil, anlamak istedim. Bunun için de erkeğin kendini anlatması, hatta anlatması bile değil yaşaması, o yaşarken bu yaşantıya tanıklık etmem gerekirdi.

Volkan isminin bu anlamda çok doğru konulduğunu düşünüyorum. Volkan her an patlamaya hazır biri. Ayrıca Zafer gibi bir adamın da koyabileceği bir isim. Karakterin boy bos, kişilik özellikleri gibi isimleri üzerine de bir çalışma yürütmek kurgunun sağlamlığı için gerekli midir?

Karakterlerin isimleri üzerinde özel bir çalışma yapmam. Karakterler oluşurken, bir aşamada kendiliğinden isimleri de gelir. İsimler elbette önemlidir ama birer simgeye gibi de aşırı önem atfedilmemelidir. Yazar romanın meselesine ya da karaktere uygun isim arayıp bulduğunda genellikle yapıntı durduğunu fark ediyorum. Ama siz karakterle vakit geçirirken, onun hikâyesi üzerine düşünürken, hayal ederken, bir anda ah bu adamın adı Volkan dediğinizde, aslında zihninizin arka planında işleyen, kendinizin bile farkında olmadığınız bir düşünme sürecinin hediyesi olarak geliyor o isim. Bu da yapay, mekanik ve fazla akılcı yollarla isim bulmaktan çok daha anlamlı kılıyor ismi. Çünkü aslında romanın hazırlanma sürecinde zihnimiz hikâyeye, karaktere odaklandığında, bildiğimizi bilmediğimiz pek çok bilgiyle de haşır neşir oluyor. Oturup bir şeyleri bilinçli olarak düşündüğümüzde ve o yolla bulduğumuzda bildiğimizi bilmediklerimizin bulunduğu alanı harekete geçiremiyoruz, o bilgiler ve düşünceler geri planda kalmaya devam ediyor, bilincin her daim aktif ve uyanık tutulması, bilinçdışındaki faaliyetin dışarı çıkmasına engel oluyor. Halbuki tıpkı uyku hâlindeki gibi, bilincin o düşüncelere ve bilgilere gözlerini dikip bakmadığı anlarda bilinçdışından bize hediyeler gelebilir. Bunlara açık olmak ve gelen hediyeleri kabul etmek önemli. Volkan ismi de böyle geldi zihnime. Sonra senin söylediğin anlamda Volkan isminin anlamlı gelmesinden başka anlamları da olduğunu keşfettim. Mesela Zeus’un oğlu Vulcanus gibi. Bunu fark etmem hikâyeye yeni açılımlar getirmemi sağladı. Volkan ismini koymadan önce bu mitolojik hikâyedeki Volkanus’u hatırlamamıştım. Ama dediğim gibi bildiğimizi bilmediğimiz o kadar çok bilgiye sahibiz ki aslında.

Volkan ‘ın yakın zamanda yaşadığı her şeyin kendi kişisel aydınlanması için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ne dersin bazen benliğe kavuşmak için önce kayıplar mı vermek gerekir? Bedel ödemeden birey kendine kavuşamaz mı?

Hayat inişli çıkışlı bir şey. Düz çizgisel bir şekilde, daima yukarıyı gösteren bir ivme ile ilerlemek, yükselmek, hedefe ulaşmak ya da başarılı olmak eril bir tahayyül. Bu tahayyül kişinin zayıflıklarına, duygusal boşluklarına, yaralarına, hasarlarına, eksiklerine yüzünü dönmesini engelliyor. Çünkü erillik tümgüçlülük idealiyle kol kola gelişiyor. Daima başarılı, iyi, mutlu, neşeli olma zorunluluğu erkekliğin şanından. Böyle olunca toplumun beklentileri yönünde şekillenen kişi eksikliğini kabul edemeyen, yaralanabilir bir varlık olduğuyla yüzleşemeyen, duygularıyla temas etmekten kaçınan, benliğini bir bütün olarak kabul edemeyen, mükemmellik takıntısıyla daima bir yarışın içinde, rekabet duygusuyla kendini hırpalayan biri oluyor. Bu aslında toplumsal sistemin devamı için inşa edilen bir erkeklik hâli. Patriarkal sistem kendini sadece yaşam biçiminde, kültürde, sosyal hayatta inşa etmiyor. Onun bir ekonomi politiği de var. Belli bir başarı felsefesini inşa ediyor ki, sistemin çarklarının dönebilmesi için insanları belli bir biçimde çalışmaya güdüleyebilsin. Rekabeti bir psikoloji olarak kuruyor ve içselleştirmemizi sağlıyor ki çalışma hayatının içindeki modern köleler olarak yaşadığımız haksızlıkları sorgulamayalım. Mutlu olma hedeflerini bir havuç gibi önümüze koyup, görünmeyen bir iple onu istediği yöne çekiyor ki, kişisel tercihlerimiz, mutluluktan ne anladığımız üzerine düşünmeksizin bize sunulan mutluluk tasavvurunu idealize etmeyi bir an olsun bırakmayalım. Şimdi bu manzara içinde başarı ya da mutluluk illüzyonlarının dışına çıkmamızı, bunları sorgulamamızı, kendimizle ilgili kandırmacalarımızın dışına çıkıp manzaraya bir adım geri çekilerek bakmamızı sağlayabilecek çok önemli bir şeydir kayıplarımız, duvara toslamalarımız, başarısızlıklarımız, çuvallamalarımız. Eril tahayyülün yerine, sistemin pompaladıklarının yerine, yepyeni bir tahayyül koyma ihtimalini içinde barındırır. Çünkü belki bu sayede yaşadığımız kayıplar üzerine düşünme, kendimize bakma, yanıldığımız noktaları keşfetme, benliğimizin ve bireyselliğimizin toplum tarafından kabul edilmediği için yok saydığımız taraflarını yeni bir gözle değerlendirme şansını yakalayabiliriz.

Volkan uğradığı saldırı nedeniyle hafızasını kaybediyor, babası ise alzheimer hastalığının etkisiyle. İki başat karakterin unutkanlığı çok düşündürdü beni. Sence bu iki unutkanlık arasında ne gibi bir ilgi var?

Volkan hafızasını kaybettikçe gerçeğe yaklaşıyor. Unutmak, bize öğretilen, belletilen gerçekliğin silinmesi bazen hakikate ulaşmamız için benliğimizde bir yer açabilir. Nihayetinde geçmiş de bir kurgudur ve ebeveynlerimizden, toplumdan, savunma mekanizmalarından azade bir kurgu değildir. Bu kurgunun alaşağı edilmesi, parçalanması ve dağılması tıpkı başarısızlığın taşıdığı imkanlar gibi, yeni bir kurgu ihtimalinin, belki hakikate yaklaşma olanaklarının kapısını açabilir. Nasıl ki toplumlar için yazılan bir resmi tarih var ve biz o resmi tarihin iktidarların kurgusu olduğunu biliyoruz, bireysel tarihimizi de bu şekilde okumamak için bir sebep görmüyorum ben. Babaya gelince, baba, Volkan’nın resmi tarihinin yazıcısıdır. Ve Volkan’ın unutkanlıklarıyla eş zamanlı olarak onun da hafızasındaki yitim, bir bakıma Volkan’ın belleği üzerinde hakimiyet kurmuş olan iktidarın güç kaybettiği anlamına gelir. Volkan’ı hakikate yaklaştıkça onu engelleme gücü yoktur artık babanın. Dahası belki de baba da kendi kurgusunun kurbanı olarak, kendi yarattığı illüzyonun içinde kaybolurken, artık kendisi için çok geç olsa bile, en azından oğlu için edilgenleşmiş olur. Erkekliğin asla istemediği bir şeydir bu. Oğul üzerindeki etkisini yitirmekten ölesiye korkan bir babanın, artık oğlunun belleği üzerinde etkisizleşmesi, yine Volkan için olanaklar taşır. Bir yerde okumuştum, bir babanın evladı için yapabileceği en iyi şey geri çekilme becerilerini geliştirmeleri, edilgenleşebilmeleridir, diyordu. Volkan’ın babasının alzeheimerını da geç bir geri çekilme olarak görebiliriz belki.