İnsanı içine doğduğu dünya var eder. Bu basit bir gerçeklik.

Amerikan rüyası henüz başlamamıştı. Kıtanın tüm ulusları derin uyku öncesi son kabuslarına tutunarak sabahın ilk ışıklarını bekliyorlar. Henüz dünya savaşları yaşanmadı, atom bombaları atılmadı, ay yüzeyine insan ulaşmadı. Bunlar bizim modern sancılarımızdı fakat o zamanlar hüküm süren daha farklı bir telaştı. İnsanoğlunun en basit telaşı. O sıralarda Amerika bir ulus olarak var olma sancılarını, endüstri çarklarının dişlileri arasında sıkışmamaya çalışarak en hakiki şekilde yaşıyordu.

1819 yılında ve ilkbaharın son gününde bir çocuk, Long Island’a bir çiftlikte doğdu. Ciğerlerine dolan havayla ilk kez kendi sesiyle haykırdı. İsmi bir süreliğine olmadı. Kardeşleri Amerika’yı temelinden var eden kurucu babaların isimlerini almışlardı: Washington, Jefferson, Jackson. Ama bu çocuk sadece kendini var eden babasının adını alacaktı; Walter.

Walter’ın ilk adımlarını attığı çiftlik toprakları artık mahsül vermeyince, henüz dört yaşında ufak bir çocukken her şeyin çok hızlı aktığı şehirlerden birine taşındı :Brooklyn. Whitman ailesi bu şehirde aralıksız saatlerce sundukları kas güçleriyle emeklerinin karşılığını almayı denediler. Yetersiz bir hayattı fakat Whitmanlar Amerika’nın onlara sunduğu her şeyi memnuniyetle karşılayacak kadar vatanseverlerdi. Küçük Walter, çiftlik yaşamını ilk çocukluk dönemi ile arkasında bırakmıştı. New York sokaklarını arşınlamaya başladığında henüz çocuk sayılırdı ama görmeye başladığı ilk zamanlardı. Empire State binası yükselmeden önceki zamanlardı ve New York dünyanın farklı yerlerinden gelen insanların umutlarının yeşerdiği yeryüzünün en büyük kasabaydı. Walter bu sokaklarda gelecek hayatında şiirlerinde sesleneceği yabancılarla ilk kez karşılaştı.

İnsan hayatı dönüm noktaları ile son bulur ve Walter döngünün ilk halkasını 11 yaşında ailesine Amerikan rüyasını yaşatmak için girdiği matbaada yaşadı. Çok çalışacak ve karşılığını alacaktı. Basit ve sade bir yaşam şekliydi öngörülen. Ayak uydurması kolay ve beklentisi yok denecek kadar az, hayal gücünü ayaklar altına alan bir yaşam. Walter yakınmadı. Matbaa makinasının gücüne inandı ve kelimeleri insan zihnine sunan her bir harfi dizgide uygun yerlerine bıraktı. Her sabah mürekkep kokusunu içine çekti, her akşam güneş batarken taze kağıtların üzerinde çocuk parmaklarını gezdirdi. Hayata dair parmak uçlarından kopan ilk gerçeklikti. Mürekkep, uygun hızda çalışan demir makina ve çelik harfler, yeterli miktarda kağıt aslında insanları şekillendiriyordu.

Walter’ın hayatında ikinci halka 20 yaşında kendi kelimeleriyle hayat bulan ufak gazetesini basmasıyla başladı. Kendi kelimelerini bir araya getiriyor, diziyor, basıyor ve insan zihinlerine ulaşması için dağıtıyordu. Walter artık inanıyordu. Kelimeleri onun parmaklarının ucundaki güçtü.1846 yılı ise Walter için kendi amatör düzeninden sıyrılarak profesyonel dünyaya adım attığı yıl oldu. Daily Eagle gazetesinin başyazarıydı ve artık kelimelerini dört bir yana savuran kendi ufak ekibine sahipti. Walter’a kendi yaşadığı zaman diliminde ün kazandıran durumsa ,bu gazetenin sayfalarında yer alan muhalif yazıları ve ilk defa yayınlanan politik şiirleriydi. Walter kadın ve çocuk işçilerin sömürüsüne ve dönemin en hassas konusu köleliğe karşı sert bir tutum sergiledi.Başarmıştı.Kelimeleri sıradan halkın zihinlerinde ve en hararetli tartışmalarında sıkça yer alıyordu.Fakat muhalif duruş her zaman tepki çeker. Walter Daily Eagle’ı bırakarak New Orleans isimli şehre doğru yola çıktı.O zamanlar New Orleans sokakları jaz müzik ve kalabalık turistlerin kahkahaları yerine kölelerin savunmasız vücutlarında yankılanan kırbaç sesleriyle yankılanıyordu.Tuhaf zamanlardı ve Walter, Daily Crescent isimli gazetenin başına geçerek düşünceleri ve kelimelerinden vazgeçmeye niyeti olmadığını kendine ispat etme çabasına bir kez daha girişti.Ve tarih kısa zamanlı çemberinde kendini bir kez daha tekrar etti. Walter,New Orleans’ın muhalif sesi olarak bu şehirde de cüzzamlı bir deli olarak çok fazla kalamadı. Üç ay sonra Brooklyn’e tekrar dönüş yaptı ve kölelik haklarını büyük bir bağlılıkla savunan Freeman isimli gazeteyi yazmaya başladı ve bir yandan da gazetesinin geleceği için babasının marangozluk işinde çalıştı. 1848 ise Walter’ın Brooklyn temsilcisi olarak köleliğe karşı toplanan bir kongreye katıldığı yıldı ve iç savaş artık kapıdaydı.

Üçüncü halka yıkımla birlikte geldi. Kıtada hakim olan kaos ya özgürlüğü ya da yok oluşu beraberinde getirecekti. Walter gazetelerde yazmayı bıraktı, gerçek anlamda şiirlerinin üretmeye başladı. Orta yaşlı bir adama dönüşen Walter, günlerini New York sokaklarında insanları dinleyerek yakından görerek ve düşüncelerini hissederek dolaştı. 1985 yılında Walter’ın şiirleri Leaves of Grass (Çimen Yaprakları) isimli incecik kağıtlara küçük bir kitapçık olarak basıldı ve çağın eleştirmeleri tarafından yetersiz, basit ve bayağı olarak değerlendirildi. Çünkü Walter’ın sürüp giden düzene her zaman itirazı vardı. Şiirleri dağınık, kelimeleri kafiyesiz, dil bilgisini yok sayan ve noktalama işaretlerini önemsiz sayan bir üslubu vardı. Ve en önemlisi ise şiirleri uzak bir ütopya değil,yılların getirdiği gerçek hayatlar ve sıradan insanların hisleriydi. Bunda hiçbir soylu taraf ve yüce bir amaç yoktu. Sadece hayat mücadelesinde olan ve hayatlarının kontrolünü kendi ellerinde isteyen sıradan insanlar… Eleştirmenler içinse bu şiirler aristokrat ve beyaz suratlarına inen sağlam bir tokattı.

1865 yılında yayımlanan Drump Taps (Trampet Sesleri) kitabı ise, 1861 yılında Walter’ın iç savaş sırasında yaralılara yardım ettiği, savaşın tozlu ve kanlı havasını soluduğu yılların ürünüydü. Bu kitap ise Walter’ın barışa inancını ve insanların kırılganlıklarına karşı güçlü durma yetisine dayanıyordu.

Walter artık kendini kelimelerine vermişti ve nefesinin kesildiğini hissettiği her an sokaklarda, isimlerini hiç bir zaman öğrenmediği yabancıların arasındaydı.İnsan hayatlarının parçalandığı dönemlerdi ve Walter içinse duygusal yıkım derinden bağlı olduğu Lincoln ve annesinin ölümleri oldu. Bu farklı bir histi çünkü belli miktarda derin ve kişiseldi. Walter içinse bu iki felaketin izleri, kendisine yöneltilen eleştirileri kör gözler ve sağır kulaklarla karşılamasına ön ayak oldu. Walter, eleştirmenlerin ve toplumun üst katmanının çarmıha gerdiği kır saçlı adam olabilirdi ama onların bilmediği bir şey Walter’ı umursamaz kılmıştı. Annesinin ve rol modelinin ölümü.

1892 yılı, Whitman’ın ölüm yılı olacaktı ama bunun öncesinde ardında bırakabileceği bir mirası vardı. Yaşamında yer alan her anda halka kulak vermiş, onları duymuş ve hissetmişti. Erkek ,kadın, çocuk, ırk ayrımı yapmadan şiirlerini umut dolu bir insanlığa istediği şekilde dağınık ve aykırı bir şekilde ithaf etmişti. Eleştirildi, dışlandı ama küçük bir ayrıntıyı daima hatırladı. Soylu ırkların birlikte var olacağı bir dünyaya kelimeleriyle ses vermişti ve dünyadan öylesine gelip geçmemişti. Kıta da var olan ve olacak olan her bir insanın geleceğine inanmış ve bunun savunucu olmuştu.

Walter her zaman tartışmalarının hedef noktasında yer alan bir adamdı. Şiirleri kendi döneminde her ne kadar şiddetle eleştirilmiş olsa da Walter’dan uzak bir gelecekte ilham kaynağı olarak görüldü. Şiir kitaplarının yanı sıra okurların düşüncelerinde, genç şairlerin zihinlerinde, senaryo metinlerinde, beyaz perdenin en umutsuz anlarında yer aldı. Ölümsüzlük tanım gerektirmeyen bir kavramdı. Fakat Walt Whitman buna oldukça yaklaştı.