Ağustos ayı benim için biraz heyecanlı, bolca gergin geçti. Hamileliğimin son günlerinde sakinleşmek ve oğlumla paylaşımda bulunabilmek için çocuk kitapları okumaya devam ettim. Dilek Sever’in kaleme aldığı, Murat Başol’un resimlediği, Can Çocuk etiketiyle okurlarıyla buluşan Dev Bir Benek ile de bu süreçte buluştum.

Bazı kitapları okumayı özellikle “buluşmak” olarak nitelendiriyorum. Bir yolculuk neticesinde bir araya gelmek gibi benim için. Okur olarak yazarın yarattığı dünyaya tanıklık etmeyi, kendi anlam evrenimi oluşturmayı önemsiyorum. Bir de yazar ile kitap üzerine paylaşımlarda bulunabilme şansı elde edersem bu anlam evreni büyük ve kalıcı oluyor. Ne mutlu bana ki bu kez hem kitabın yazarı Dilek Sever ile hem de kitabı resimleyen Murat Başol’la bir araya gelebildim, merak ettiklerimi sorabildim.

Keyifle ve doyumla okumalar.

Dilek Sever – Murat Başol

Tuba Karamuklu: Anlatıcımız bir bisiklet. Bir bisikletin gözünden olay örgüsünü takip ediyoruz. Çok hassas bir konu, küçük kahramanımız Benek’in ya da annesi Patya’nın bakış açısı yerine cansız bir varlık aracılığıyla okurla buluşuyor. Bisikleti anlatıcı olarak seçme nedeninizi öğrenebilir miyiz?

Dilek Sever: Bunun cevabı romanın ilk tasarımında gizli. Yazmaya başladıktan sonra bu ilk fikri rafa kaldırdım. Ama bir gün o fikre dönebilirim. Bu ihtimale karşılık bisikleti seçme nedenim şimdilik bende kalsın. Ancak onu başından beri sadece eşya olarak görmediğimi söylemeliyim. Aklıma düştüğünde zaten bir karakter gibiydi. Bu çocukken bisikletimle kurduğum ilişkiden kaynaklanıyor olabilir. Tek başıma saatlerce gezsem de kendimi yalnız hissetmezdim. Dönüp bisikletimle konuşmazdım, sadece onun beni beklediğini düşünürdüm. Kesin Benek de böyle hissediyordur. 🙂

Tuba Karamuklu: “Babasını kaybeden her çocuk onun gibi davranıp önüne çıkan her şeyi kırsaydı dünya böyle ayakta kalamazdı. Ne yapacağımı şaşırdım!” Benek’in annesi Patya’nın sözleri bunlar. Patya genç bir anne, eşini kaybetmesine rağmen acısını bir şekilde bastırabilmiş, kızı Benek’in duygularını anlamaya çalışıyor. Aile kavramı bizim toplumumuzda maalesef ki bastırılmış duygular, gizlenmiş kişilikler anlamına geliyor. Yan yana duruyoruz ama aile olamıyoruz. Bu ayrışmayı Patya ve Benek çözmeye çabalıyor. Çocukların kendi duygularını tanımasında, ifade edebilmesinde çocuk edebiyatının rolüne dair neler söylemek istersiniz?

Dilek Sever: Önemli bir rolü olduğu muhakkak. Çocuk henüz sosyalleşemediği ve yetişkinler gibi arkadaşlarıyla dertleşemediği bu yaşlarda kitaplarla dost olur. Belki de okul öncesi dönemde seri kitapların çok sevilmesinin nedenlerinden biri de budur. Çocuk kitaptaki baş karakteri izler, anlamaya çalışır, kendiyle kıyaslar vesaire… Tüm bu aşamalar ise onun kendini tanımasına katkı sunar. Ancak çocuk kitaplara düşkün olsa da olmasa da bu mesele asıl aile içinde çözülür. Ona birey gibi yaklaşılır, fikri sorulur, sözü dinlenir ve kabiliyetleri görülürse kendini ifade etmenin yollarını zaten bulacaktır.

Tuba Karamuklu: Benek’in babası Aziz telkâri ustası. Telkâri sanatı günümüzde yaygın değil. “Telkâri sanattır, haddizatında,” cümlenizi okuyunca hem şaşırdım hem de mutlu oldum. Buradan hareketle de sormak istiyorum. Sizce çocuk edebiyatının eğitici bir görevi var mıdır?

Dilek Sever: Sadece bu amaçla yazılan çocuk kitapları var. Ancak edebiyat söz konusu olduğunda bunun amaç olmaması gerekir. En azında benim için öyle. Asıl isteğim tanıtmak, aktarmak, uzakta olan bir dünyayı yakına getirmek, artık temas edemeyeceği geçmiş yıllara minik bir kapı açmak ve en temelde onu sürükleyecek bir öykü anlatmak. Mesela Aziz’e yakıştırdığım için telkariyi kullandım. Bu yakıştırma genç bir okuru telkari zanaatını araştırmaya iterse bu benden değil, onun meraklı oluşundan kaynaklanır.

Tuba Karamuklu: Bisiklet sadece olayları aktaran sıradan bir anlatıcı değil. Duyguları olan, Benek’in kendisine ilgisiz davranmasına üzülen hatta terk edilmiş hisseden, Benek’i anlamaya çalışan müthiş bir gözlemci. Benek’in hayatına anlam katan eşyalardan biri. Benek’in anıları ve duyguları ile yüzleşmemiz için bir ayna görevi gördüğünü, Benek’in iç dünyasının yansıması olduğunu söyleyebilir miyiz?

Dilek Sever: İkisinin yaşadıkları birbirine çok benziyor. Hatta bunu bisiklet de söylüyor: “Kaderimiz ne kadar da benziyordu. Neşesini kaybetmiş bir çocuk ve gezemeyen bir bisiklet.” Bu benzerlik Benek’in iç dünyasını bisiklet için daha anlaşılır kıldı ve benim de o dünyayı yazmamı kolaylaştırdı. Temelde ikisi de hayattan geri kalıyor. Benek çocuk olduğunu, bisiklet de bisiklet olduğunu unutuyor.

Tuba Karamuklu: Benek ve Patya hayatlarını idame ettirmek için mücadele eden iki kadın. Patya çocuğunu evde yalnız bırakmadan para kazanmanın yollarını arayan mücadeleci bir anne. Her gün saatlerce mutfakta çalışarak pasta, börek, kurabiye pişiriyor ve kızının yardımıyla da satabiliyor. Olay örgünüzde Patya ve Benek’in mücadelesini başarılı bir sonla okuyoruz. Bu bize umut ve güç veriyor. Kız çocuklarının içindeki gücü kendisine hatırlatan anlatılarla beslenmesi çok kıymetli, özellikle günümüzdeki eşitsizlik ortamında. Sizin de yorumlarınızı alabilir miyiz?

Dilek Sever: Bu eşitsizlikle asırlardır mücadele ettiğimiz için kız çocukları artık daha mücadeleci genlere sahip olabilir 🙂 Yine de kız çocuklarına ne kadar güçlü olduklarını ara sıra hatırlatmak iyidir. Hikâyelerimi tasarlarken zaten esas karakterlerim kız çocukları ve kadınlar oluyor. Bu seçimi özellikle yapıyorum ve sonrasında hikâyenin gerektirdiği şekilde ilerliyorum. Yazarken kız çocuğu çivi çakabilir mi diye düşünmüyorum. Ya da bisikletiyle İstanbul’u turlayabilecek güce sahip mi, Kapalıçarşı’nın altını üstüne getirecek kadar cesaretli mi diye de düşünmüyorum. Çocukların da bunu düşündüğünü sanmıyorum. Bunlar yetişkinlere has yanlışlar.

Tuba Karamuklu: Benek kitap okumayı oldukça seviyor ve bizi babasının kitaplığından seçtiği Sait Faik’in Mahalle Kahvesi ile buluşturuyor. Bisiklet de kitapta en sevdiği kısmın tamamen kendisini anlattığı için bir sandalye için yazılan satırlar olduğunu dile getiriyor. “Bu boş sandalye birdenbire doluvermeli. Kim gelip oturmalı? Hiç kimseyi istemiyorum. Ama sandalye? Bir insan bekler gibi duran sandalye? Onu yapan sandalyeci yaman adammış doğrusu. Sandalyeye insan beklemesini öğretmiş.” Sait Faik de anlatıcımız bisiklet gibi müthiş bir gözlemci. Genç okurlarınızı Sait Faik ile kitabınız aracılığıyla tanıştırma nedeninizi öğrenebilir miyiz?

Dilek Sever: Sait Faik benim için hikâyeciliğin, edebiyatın tanımı. Ruh hâlim nasıl olursa olsun onu okumaktan hep keyif alırım, dünyam birkaç sayfada değişir. Romanda onun satırlarına yer vermek için özel bir arayışa girmemiştim ama bu fırsatı yakaladığım için çok mutluyum. Onun sandalyesiyle benim bisikletim arasındaki benzerlik çok denk düşüyordu. Acaba nerede nasıl kullansam, diye çok heyecanlıydım.

Tuba Karamuklu: Bisikletin yaratıcısı Usta, bisikletin hiç kullanılmadığını ufak bir incelemenin ardından anlıyor. Benek ise Usta’nın bu yeteneği karşısında şaşırıyor. “Bazı şeyler derdini konuşmadan anlatır. Bakmayı bilirsen duyarsın,” diyerek eşya ile kurduğu ilişkiyi gözler önüne seriyor. Eşyaların da hayatımızda yer alan canlılar kadar hayatımızı anlamlandırdığını, hayatımıza dair olduğunu söyleyebilir miyiz? İnsan- eşya ilişkisine dair ne söylemek istersiniz?

Dilek Sever: Bu epey etraflıca bir konu. Ben romantik bir kıyıdan bakayım. 🙂 İnsan eşya ilişkisinde önemli bir faktör var, o da zaman. Sahip olduğumuz eşya bize yadigar da kalsa, özel birinden hediye de gelse, ilk maaşımızla aldığımız bir şey de olsa birlikte ne kadar vakit geçirdiğimiz önemli. Sahip olduğumuz ilk gün bizi mutlu eden bir eşyayı kısa sürede bir köşeye de atabiliriz. Ya da bir kermesten aldığımız alelade bir vazo yıllar içerisinde önem de kazanabilir. Bazen bir eşyaya bakmak fotoğrafa bakmak gibidir. Bizi geçmişte bir güne götürür ya da kaybettiğimiz bir insanın kokusunu hatırlatır. Bu önemi ve değeri de eşyaya tabii ki biz veriyoruz. Belki de o fotoğrafı görmeye, kokuyu duymaya bahane ya da yardımcı arıyoruz.

Usta ile bisikletin ilişkisi ise biraz masalsı diyebilirim. Usta bisiklete kendi elinden çıkan bir can gözüyle de bakıyor ve her parçasını bu açıyla izliyor. Sanırım gerçekte hiçbirimiz sahip olduğumuz eşyaları Usta gibi anlamaya çalışmayız.

Tuba Karamuklu: Olay örgünüzde tanışmaktan çok mutlu olduğum biri var: Her cümlesinin sonuna “eminim” kelimesini ekleyen Metin. Metin’in hayat felsefesinden birçok kişinin etkileneceğinden eminim 😊 İki bacağı da olmayan ve yerine tahtalar kullanan Metin ile ilk kez karşılaşan Benek ve Patya, ufak bir şaşkınlık yaşasalar da oldukça sıcakkanlı davranıyorlar. Yargılayan, küçümseyen gözlerle değil aksine büyük bir hayranlıkla bakıyorlar Metin’e. Engellerin sadece zihnimizde olduğunun farkındayız Metin’in başardıklarını okurken. Ancak yine gerçek hayatta engelli bireylerin yaşadığı ayrıştırma, ötekileştirme de ortada. Ayrıştırmayan bir dil ve zihniyet yetiştirmede sizce kitapların önemi nedir?

Dilek Sever: Ayrımcı dili düzeltmek için özel bir çaba sarf etmeden, hikâyelerimizi gerçek hayatta olduğu gibi bir arada kurgulamamız gerekir. Doğru olan da bu. Çocuk edebiyatı bu konuda en çok çaba sarf eden tür olabilir. Son yıllarda engelli karakterlere çocuk kitaplarında çokça yer veriliyor. Üstelik karakterin yaşadığı engelin hikâyeyle hiçbir ilişkisi olmadan, bu da çok önemli bir detay.

Tuba Karamuklu: Metin; Patya ve Benek’ten Paris’te düzenlenen Tahta Bacakların Ritmi yarışmasına katılacağı için kedilerine ve çiçeklerine bakmasını ister. Benek mutlulukla kabul eder bunu. Bu süreçte Metin’in evinde tahta ayaklardan çok fazla olduğunu fark eder ve Metin’in de bisiklet sürebilmesini sağlayabilmek için bu tahta ayaklarla uyumlu bir pedal icat eder. Öte yandan Metin ismi, “sağlam, dayanıklı, güçlü” anlamlarını barındırıyor. Karakter yaratırken isimler ve anlamları ile olay örgüsü arasında bağlantı kuruyor musunuz?

Dilek Sever: Yazdığım herhangi bir şeye isim verirken çok zorlanırım. En doğru ismi bulana kadar uğraşırım. Ama bir ismin doğru olduğuna nasıl ikna oluyorum halen bilmiyorum 🙂

İsimleri seçerken daha karakter özelliklerini düşündüğüm oluyor. Metin ismini biraz da böyle seçtim. Ancak “eminim” kelimesi ile yan yana bu kadar güzel durmasaydı başka bir isim seçerdim, o da kesin. Bir de tüm isimlere karakter özelliklerini gözeterek karar vermiyorum. Yan yana heceler dizerek isim bulduğumda oldu: Fabo, Sevi, Kun, Şamo… Tudem Yayınları’ndan çıkan Gerçeklerin Peşinde serisinde yer alan pek çok isim bu şekilde ortaya çıktı.

Tuba Karamuklu: Benek hem hayvansever hem doğasever. Babasından kalan evin bahçesini annesine sürpriz yaparak düzenliyor ve kedilere yaşam alanları açıyor. İlk önce sosyal medya aracılığıyla da yakından takip ettiğimiz Marmara’yı ele geçiren müsilaj haberleri, ardından yanan ormanlarımız, ölen hayvan dostlarımız. Elimizde telefon, hepimiz güzel bir haber duymayı bekler hâldeyiz. Bunca betonlaşırken, hayvanlara yaşam alanı bırakmazken, evlerimize aldığımız canlıları kolaylıkla terk eden bir özellik sergilerken başka canlılara da yaşam hakkı üzerine ne söylemek istersiniz?

Dilek Sever: Hayvanların yaşam hakkı zaten insandan arta kalan alana sıkıştı. Onlarla beslenip, ticaret yapıp, para kazanıp bir de onların yaşam hakkından bahsetmemiz Aziz Nesin öyküleri gibi. Üstelik onları bir nebze olsun koruyacak yasaların bile sürekli rafa kaldırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Üstüne bir de bu yaz yaşadığımız yangınlar eklendi. Havadan müdahale edilmediği için hektarlarca ormanı ve sayısız hayvanı kaybettik. Onları kaç kişi “can kaybı” olarak görebiliyor bilmem, ama hepimiz öyle görmedikçe hayvanlar için adil bir yaşam alanından bahsedemeyiz.

Tam da bu noktada kitabı bir başka gözle okuyup çizimleriyle olay örgüsünü zihnimizde somutlaştıran Murat Başol’a da sorularımı yöneltmek istiyorum.

Tuba Karamuklu: Bir kitabı resimlemeden önce kitabı okuyor musunuz? Nasıl bir yaratım sürecine giriyorsunuz?

Murat Başol: Özellikle ilk okuma benim için çok heyecanlı olur. Resimler ya da karakterler daha ilk okumada canlanır. Mekânlar, çizgi stili zihnimde ortaya çıkar. Eğer bu olmuyorsa motive olmak için tekrar tekrar okurum, detaylar üzerinde dururum.

Bir yerlerinde çizmeyi seveceğim şeyleri ararım. Çizmek istediğim resimde nesneler ile ilgili eksik bilgilerim varsa doküman bakarım.  En çok düşündüğüm şey kompozisyon oluyor. Hangi açıdan bakmak gerektiği önemli bir konu. İçerik ile resmin çizilme açısı arasında güçlü bir ilişki oluşur. Siz okura adeta kendi kameranızla çektiğiniz bir fotoğrafı gösterirsiniz ve hayal gücüne müdahale edersiniz. Özellikle edebiyat kitaplarında bu beni oldukça tedirgin eder.  

Aynı olayı başka açıdan çizdiğinizde olayın algısı değişebiliyor. Bir de görsel iletişim için anlaşılır bir düzenleme yapmanız gerekir. Yani asgari ölçüde basit kompozisyon kurallarına uymak gibi.

Tuba Karamuklu: Kitapları resimlerken yazarla sık sık iletişime geçiyor musunuz? Yazarın önerilerine ya da müdahalelerine açık mısınız?

Murat Başol: Aslında editör gerekli olan her şeyi anlattıktan sonra yazarla konuşmadan ben kitapla baş başa kalıyorum. Yazar burada yapması gerekeni yapmış, kendi yolculuğunu bitirmiş. Bundan sonrasında yazdıklarına eşlik edeceklerin münasip olup olamadığına karar verecek. Ama Dilek’le çalıştığımda küçük detayları bile sorduğum yerler olmuştur. Diğer yandan arkadaş olmamızın getirdiği rahatlığı da kullandım elbette. Bu romanı basılmadan önce ilk okuyanlardan biriyim. Ama neresine hangi resmi yapacağımı hiçbir zaman söylemedim. Yazar öneride bulunmak isterse elbette açık olmak gerekir. Taslakları çalıştıktan sonra elbette editörler ve yazardan yorum alıyorum. Benim gözümden kaçan ya da yanlış algıladığım şeyler olabilir. Üzerinde konuştuğumuz aşama tam burası oluyor. Burada benim memnuniyetimden ziyade yazarın da mutlu olması önemli. Sonuçta kitaba katkı sağlamak için oradayım.

Tuba Karamuklu: Çocuk kitaplarında çizimlerle olay örgüsünü somutlaştırmak neden önemlidir?

Murat Başol: Çünkü çocuklar olay örgüsünü resimlerle pekiştirirler. Ancak buna hizmet ederken metinde bulunmayan ama o atmosfer içinde olmasına itiraz edemeyeceğiniz şeyler çizebilirsiniz. Okur gördüğü resmi metnin en önemli kısmı zannederken ummadığı hatta normalde gözünden kaçabilecek bir cümlenin resmi yapıldığını görünce, burası çok önemli olsa gerek diye de düşünüyor olabilir. Ama değil, tamamen subjektif bir karardır. Yazar, olayları mekânıyla anlatıyor ama olayın geçtiği yer bir tiyatro dekoru gibi kalem kalem yazılı değil. Bu yüzden yazmadığı detayları da ben çizmek istiyorum. Örneğin Dev Bir Benek’te yalıdan bahsediliyor, parklardan bahsediliyor. Ben bu mekânları çizerken İstanbul’da olduğumuzu biraz daha pekiştirmek için yokuşlu yerler çizdim. Bunlar metinde yok. Yalı, deniz kenarında ama belli bir eğimde çizdim, diğer yandan yeni taşındıkları yer biraz Çukurcuma sokaklarını anlatıyor ama metinde yer ismi de yok, orada da Benek’e dükkân içinden baktığımız sahnede, yolu dik bir yokuş olarak koydum. Anlaşılacağı gibi tercihim resimlerde salt bir grafik özellik ya da dinamik bir his oluşturmak değil okuru mekânlar üzerine düşündürmek içindir. Bu gibi şeyler, metinde vurgulanmayan ama atmosferi güçlendiren detaylar.

Tuba Karamuklu: Bir kitabın filmi çekildiğinde izleyicilerin ben böyle hayal etmemiştim eleştirilerinde bulunduğuna tanıklık ederiz. Peki, siz karakterleri somutlaştırırken okurun beklentilerini karşılayamama endişesi taşıyor musunuz?

Murat Başol: Açıkçası taşımıyorum. Zaten her okur farklı bir şekilde hayal eder. Kimsenin gözünde canlananın birebir aynı olduğunu zannetmiyorum. Bu yüzden burada bana bir fırsat verilmiş olduğunu düşünerek kendi hayal gücümü okurun önüne sermenin başka bir meydan okuma olduğunu düşünürüm. Resimler kimi zaman işi kolaylaştırır kimi zaman da okurun hayal dünyasına resimle müdahil olursunuz. Burada kriter, “resimler lezzetli bir okuma deneyimi yaşatıyor mu?” olmalı.  Ben en azından bu endişeyle çiziyorum. Kafama yatmayan şeyleri çizdiğim zaman sonuçları her zaman kötü oluyor en azından bunu biliyorum. İnandığım, samimiyetle çizdiğim her şey karşılık gördü. Bu anlamda okurun gözü kandırılmayacak kadar iyidir.

Tuba Karamuklu: Yaş grubuna göre resim sayısı değişirken illüstratör olarak önceliğiniz, kriterleriniz neler oluyor?

Murat Başol: Resimli çocuk kitapları alanında çok çalışmam yok. Belki birkaç yıl sonra bu soruya cevap verebilirim. Ama muhteşem resimli kitaplar var. Onları okumak, benim için çizmekten daha zevkli. Felsefe ile resimli kitaplar arasında güçlü bir bağ olduğunu görüyorum. Bu alan bizde yetirince önemsenmiyor. Yaş küçüldükçe daha derinlikli kitaplar çiziliyor gibi. Zeka konusunda yetişkinlerden farklı değiller. Çocukların sadece dil konusunda sözcük zenginliği yok. Onu da yaşına verin artık, yoksa onlar her şeyi anlıyorlar yeter ki doğru bir şekilde anlatın.

Tuba Karamuklu: Dev Bir Benek’i resimlerken önceliğiniz neydi? Sizce bisiklet ve Benek’in ortak özelliği nedir?

Murat Başol: İkisi de bir çıkış arıyor, başta iletişimleri kapalı, bisiklet zaten konuşamıyor, Benek de üzüntüsünden bilinçli olarak konuşmuyor. Ama okur olarak bisikletin düşüncelerinde olmamız, Benek’i daha iyi anlamamızı sağlıyor. Biliyorsunuz ki çocuklar yetişkinler tarafından yanlış anlaşılır, bu yüzden onlara hep bir şeyler dikte edilir. Boyunu aşan şeylerin saptamasını yetişkinler belirler. Ama bisiklet öyle mi? Hiç tanımasa bile bir çocuğu bize en iyi anlatacak araç. Onun gözünden bir çocuğun hikâyesini okumak gerçekten ilginç bir açı. Bisikleti yazıldığı gibi olayların içinde kayıtsız bir nesne olarak çizdim. Ama olayları gözlemleyen bir odakta bıraktım. Sonuçta bir anlatıcı ve sanki usulca dinliyor, görüyor, düşünüyor.

Tuba Karamuklu: Dev Bir Benek’i renkli resimlediğinizi görüyoruz. Çizimlerin siyah beyaz ya da renkli olmasına nasıl karar veriyorsunuz?

Murat Başol: Uygunluk önemli. Ama yayınevinin teknik ve ekonomik tercihi yüzünden de bu kararlar verilir. Ben her iki üslubu da severim. Atmosfere, hikâyeye ve karakterlere göre renkli, halfton ya da siyah-beyaz olmasına karar vermek gerekir. Bu konuda ince hesaplar yapılmalı diye düşünüyorum. Kitaba en uygun stili belirlemek öncelikli olmalı. Sonra diğer kriterler düşünülebilir. Yani siyah-beyaz olsun ya da kapakta yaldız olsun dediğinizde kitaba ne kazandırdığınızı iyi bilmelisiniz.