Beni parmaklayan kaderimle karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Neye benzediğini sormayın, hatırlamıyorum. Kafam güzeldi. Akşamüstü kapı çaldı. Açtım. İçeri girdi. Ziyaretime gelmiş. “Hiç gitmiyorsun ki,” dedim. Aldığım karardan haberi var belli ki. Oldukça güleç yüzlü olduğunu dinmeyen kahkahalarından hatırlıyorum. Sanırsın onu parmaklıyorlar da en büyük zevki o alıyor. “Neden?” diye sordum. “İşim bu,” dedi. “Fırsat bu ya, zevk almaya bakmalısın,” dedi. Tüm mesele iki kelimede gizliymiş; Carpe Diem. Kader resmen geçmiş karşıma, tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın diyordu. Hem de yüzüme tüküre tüküre. Bu son gecemde ritüelimin içine sıçıyordu yine. “Senin garezin bir bana mı?” dedim. “Kendini çok da ciddiye alma. Herkesle özel olarak ilgileniyorum,” dedi. “Acıtıyorsun be şerefsiz. Ön sevişme nedir bilmiyorsun. Üstelik o parmaklar hiç de insan formuna uygun değil. Kaçını aynı anda geçiriyorsun belli değil. Ha, önce bir geliyorum desen, insanı kıvama getirsen neyse. En olmadık anlarda, özellikle her şey yolunda giderken, parmak demeye şahit isteyen kazığımsı uzuvlarınla ırzımıza geçiyorsun. Üstelik seni parmaklayan yokken en büyük hazzı sen alıyorsun. Bu nasıl iş anlamadım. Hiç adil değil,” diye hönkürdüm. O susarak sırıtmaya devam ediyordu. Tam niye geldin, diye soracağım, geri bastım. Kafamda şimşekler çaktı. Tabii ya jübilesini yapacaktı ibne. Gerçi bu durumda asıl ibne kim oluyor, tartışılır. Ya asacaktım kendimi tavana ya da siyanür içecektim. Hap falan içsem garantisi yok. Bileklerimi keseyim derken kan tutar bayılırım, olmaz. Silah, tüfek desen zaten yok. Asma fikri daha cazip geliyordu. Temiz iş. Tavana baktım. Bedenimin asılı hali geldi gözümün önüne. Parmaklanmaya fazla müsait. Bir an emin olamadım. Gerçi o saatten sonra parmaklasa kaç yazar. Çok da götümde. Lan, harbi götümde. Hissetmemek elde değil. Yine başladım bağırmaya, “Doymadın mı ulan? Ne maymun iştahlı çıktın sen. Bir ağız tadıyla geberip gideceğim şurada, bırakmıyorsun. Daha nereme geçireceksin ha, söyle?” Sonunda tükürüklerini saça saça konuşmaya başladı; “Olmaz, öyle tadı çıkmaz. Ölünü napayım ben senin, dirin lazım bana.” “Sen de haklısın be kardeşim, ölmüş kuru bir götten ne zevk alacaksın. Hadi, tamam olan oldu zaten. Son bir kez geçir. Sonra Allah rızası için bırak da gideyim.” “Ihıh. Olmaz. Bırakmam. Vallahi bırakmam. Daha senle hesabımız bitmedi.” “Lan hayatım yalama olmuş. Neyin hesabından bahsediyorsun?” diyordum, laftan anlamıyordu. İçtikçe içiyordum. Başım dönüyordu. Odanın içinde dolandım bir süre. Duvarlarda kafamı vuracak boşluk kalmamış. Hayatımdan gidenlerin fotoğraflarını kazık çakar gibi çakmışım duvara. İcra memuru soyup soğana çevirmeden önce kalabalıktık bu evde. Şimdi zavallı kıçımı yerleştirebildiğim kanepe ve kaderin uzunlarını yerleştirdiği sehpadan başka bir şey kalmadı. Sıfır artı bir evimde, ev demeye şahit de yetmez, dört duvar arasında hamamböcekleri cirit atıyordu. Tahta karyolamı tahtakuruları yediğinden üstüne yatmadığımda bile gıcırdıyordu. Bir gün bu döküntünün kırık parçaları üzerinde uyanacak ve hamamböceklerinden birine dönüşmüş olarak kalkacaktım bu yataktan. Gebersem daha iyi. İçerisi duman altı olmuş. Bir de ne göreyim. Kader keyif sigarası yakmış. Bir güzel tüttürüyordu. Keyif sigarasını sonra yakması gerekmiyor mu diye düşündüm. İyi de bu neyi normal yapıyordu ki. Sövmekten dilim kuruyor, kurudukça it öldüreni dikiyordum kafaya. Şişenin dibini görecektim illaki. Belki cin çıkar diye ümit ediyordum. Anam olsa ağlardı şimdi. Bana da kurumuş boka su serpmenin âlemi yok, derdi. Karşımdaki sırıtmaya devam ediyordu hala. Bir de ağzının kenarından salyalarını akıtmıyor mu. Tam üstüne abanacağım tökezleyip ayaklarının dibine düşüverdim. Halı demeye şahit… Şahidi de bellemişler haberim yok. Şahit yok ulan! Yok! Halının altında bana kabaran bir şey varmış, ona takılmışım. Hatırlamıyorum ama ilk yürümeye çalışırken de adımlarıma kabaran o şeye takılıp düşmüşümdür kesin. Sonra ilk bisiklete binerken tümsekte tökezlemişimdir. Günün son otobüsüne yetişeyim diye koşarken kesin sekerek düşmüşümdür. Canımı en çok acıtan Kader’e takılıp düşmem oldu ama. Bu ibneye değil. İsimleri aynı olabilir ama tarzları farklı. Seviyordum bir zamanlar. Aralarına geçip dilek dilemeyi akıl edememiştim. Aslında iyi etmişim. Arada fena kaynardım. Kesin. Gitme, diyemedim kollarımı açıp. Siktir git demek geldi içimden. Onu da yapamadım. Tamamen benim iyiliğim içinmiş. Beni üzmek istememişmiş. Kaltak! Herkesle özel olarak ilgilenen kaderin hazır ayaklarına kapanmışım. Yalvarsam, aynı kazıklardan ona da bir güzellik yapar mı diye sorsam. Başımı kaldırdım. Her yer dönüyordu. Meğer kıçım ona dönükmüş. Dizlerimin üstünde bekledim bir süre. “Oğlum napıyorsun? Ayağa kalk. Düşene bir de o koyacak. Hiç kalkmayacaksın sonra.” Sanki ruhani bir varlık tuttu elimden kaldırdı beni ayağa. “Götü sağlama almak lazım,” dedi, gitti. Neye benzediğini hiç sormayın, görünmedi bile bana. Gaipten sesler duymaya da başlamıştım. Yoksa öldüm de haberim mi yoktu? Yerimde sabit duramıyordum. Güç bela halıyı kaldırdım. Bir tomar paraymış ya bana kabaran. Ey para sen nelere kadirsin. Götü tepside sunuyorduk sayende. Para dile geldi sanki. “Yabancı değil canım, ilk seferin değil nasıl olsa,” demez mi. Gözlerimi kırpıştırdım. Elimde dev bir hamamböceği belirdi. İnsana da benziyor, bir yerden çıkaracaktım ama başım fena dönüyordu. Gözlerim karardı. Yere yığıldım. Uyandığımda yataktaydım. Gıcırtısına mı uyandım, uyanınca mı gıcırdadı, anlamadım. Kendime çimdik attım. Ah! Ölmemişim. Kader yine geçirip gitti. Bir tarafımda hala acısı. Bugün de ölemedim, siktirip gidemedim!

*Görsel çizim: Gözde Şahin