Franz Kafka ile tanıştığımda 16 yaşındaydım, bu tanışmanın hayatımda büyük izler ve sırlar bırakacağını bilmiyordum. İlk defa bu izleri ve sırları dış dünyadan birileriyle paylaşacağım. Ellerimi havaya kaldırmıyorum, beni ya da Kafka’yı yargılamanız ikimizin de umurunda değil…

Kafka’yı anlamak ya da anlamaya çalışmak Hawking’e yeni bir uzay/zaman tezi sunup kabul ettirmeye benzer. Onu anlamak için onun kayıp (siz öyle biliyorsunuz) kitabına ulaşmanız gerekir, bu yolculuk zor ve kâbuslarla doludur. Size o kitaba nasıl ulaştığımın yolculuğunu anlatacağım…

O bir defa okunup bırakılacak metinler yazmaz, onunla ilişki kurmak istiyorsanız tekrar tekrar okumalısınız. Ancak bu şekilde onun tüm yaşamını anlamaya ilk adımı atabilirsiniz..

Benden önce bu kitaba sahip olan kişiler oldu ve gelecekte de olacak… O kişilerden ve bahsettikleri konulardan konuşalım, ama kâbustan uyanmadan…

KORKU
Ernst Fincher, onun korkuları için; “Çağımız insanının temel sorunu, yani yabancılaşmayı aşmak için birey ile toplumun, ben ile dış dünyanın birleştirilmesi, Kafka’nın yapıtlarının çekirdeğini oluşturur, bir toplum teki niteliğiyle, umutsuz bir bireysel başkaldırıyla yabancılaşmış bir dünyanın karşısına dikilmek değil, bir yere alınabilmek, bir topluma ait olmak, böylece de korkudan, yalnızlıktan kurtulmak, Kafka’nın yıkılması olanaksız tutkusudur. Milena’ya yazdığına göre “her şeyi kapsamına alan korkusu, belki yalnızca korku değildir, korku uyandırıcı ne varsa tümünden güçlü olan bir şeye duyulan özlemdir” demişti..

Uyandığımda masamın üzerinde Thomas Mann’den bir not bulmuştum; “Kafka’nın yapıtları dünya yazınının en okunmaya değer ürünleri arasında yer alır” yazıyordu..

Bu kayıp kitaba giden yol ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ arasında kayıp dizeleri bulmaya benzer, bu yol maksatlı olduğu düşünülebilecek bir şekilde sapıyordu..  Ve kitaptan uzaklaşmasa da, artık ona yaklaşmıyordu…

FLAUBERT ETKİSİ

Bu etkiyi en etkin biçimde Vladimir Nabokov’dan dinledim; “Kafka üzerindeki en büyük etki Flaubert etkisidir. Cicili bicili düz yazıdan nefret eden Flaubert, Kafka’nın kullandığı araca getirdiği yaklaşımı alkışlardı mutlaka. Kafka terimlerini hukuk ve bilim dilinden seçmeyi sever, onlara bir tür alaylı kesinlik verir, yazarın özel duygulanımlarının işe karışmasına izin vermezdi; bu da Flaubert’in benzersiz bir şiirli etki yaratmada kullandığı yöntemin ta kendisiydi”

O sinemayı sevmezdi, sinemanın insanın hayal dünyasını kısıtladığını düşünürdü..  Ama karanlıktaki fısıltılar ondan sesler getiriyordu..

KARANLIKTAKİ FISILTILAR

Sinemanın dahi adamı Orson Welles, bu zorlu yolu geçebilenlerden. 1962 yılında çektiği ‘Le Proces’ ile ondan bir parça sundu bize.

Evet bu dünya Kafka’nın dünyasıydı; yüksek tavanlar, yalnızlık, karanlık tonlar ve arayış..

1991’de onu izledik ‘Kafka’ ile..

Sonra Haneke 1997’de Şato’suna girdi; bir yan renkli, bir yan siyah beyazdı. Tıpkı onun gibi… Bir aileyle ortak bir bilinmezliğe soktu Kafka ve Cache’yi…

Ailenin penceresine doğru gitti, bir eliyle mandala tutunarak pervasızı oturdu ve aşağıdaki meydana tepeden baktı…

O pencerede umut vardı; her şeye ve herkese rağmen… Caddelerle simgelenen hayat, babasının çevresindeki burjuva özgüveni, mesleğine olan nefreti ve Milena…Hepsi iç içeydi..

Kafka’nın kayıp kitabına ulaşmam için adım adım ilerlemem gerekiyordu, o nasıl hiç görmeden Amerika’yı anlattıysa ben de onun kâbuslarla dolu hayal dünyasına girmeliydim… Onun yazgısını öğrenmeliydim.

YAZGI

Klaus Wagenbach bu yolculuğumda onun yazgısını anlattı. Dinledim, dinlemek zorunda olduğumu hissettim; “Kafka da Baba’ya Mektup ‘ta kendini, gerçekte mirastan mahrum bırakılmış bir oğul olarak adlandırır. Kafka’nın babasıyla olan ilişkisi açısından bu saptama oldukça belirleyici olmuştur. Ancak Kafka’nın babasına karşı duyduğu nefret, bu noktada onun genel yazgıdan çok kişisel yazgıyı görmesine yol açmıştır. Oysa genel durumu pekâlâ da açık seçik görebilecek durumdadır Kafka. Örneğin, Prag. “Dinler de insanlar gibi yitip gidiyor” diye not düşmüştür. Yapıtlarında da yalnızlaşma ve yalıtılma doğru orantılarda boy gösterir”

Neden bir insan onun yazdıklarını yazar diye çok düşündüm yolculuğum süresince… Kâbuslar ve düşler, siyah ve beyaz, kendim ve benlik, Milena ve babası… Zor olmalıydı onun için, çok zor…

UMUT

Bu yolculukta umudumu yitirdiğim zamanlar oldu ama Hermann Hesse böyle bir zamanda karşıma çıktı; “Kafka hiçbir zaman yalnızca bir umutsuz değildi. Dönemlerinde Pascal ve Kierkegaard nasıldılarsa o da hiç kuşkusuz öyleydi çoğu zaman. Fakat o en büyük gerçeklik olan Tanrı’nın varlığından değil, tersine yalnızca kendinden; yalnızca tavrıyla ya da zaman zaman adlandırdığı gibi yasa ile anlam dolu ve gerçek bir ilişkiye girmekteki yeteneğinden kuşkulanırdı insanın. Bütün yazını bununla ilgilidir ve en görkemli örneğini de Şato romanında vermektedir. Burada, düzene uymak ve seve seve hizmet etmek isteyen biri, hiç görmediği, ancak kendisini hizmetinde bildiği yetkede saygınlık elde etmek için boş yere çalışır. Kafka’nın bu korkunç masaldaki anlatımı da tüm yapıtlarında olduğu gibi oldukça trajiktir. Uşak efendisini bulamayacak ve yaşamı anlamsız kalacaktır”

Prag sokakları.. Prag pencereleri.. Kafka dünyayı oradan gördü, Avrupa’nın orta yerinde bir sürgündü onunkisi.. Sessiz biri olarak bilinirdi, ama gece olduğu zaman tüm haykırışlarını kalemiyle dökerdi..

DOYUM VE DOYUMSUZLUĞUN ÖTESİNDE

İçinde bulunduğum sessiz çığlıklar arasında kayıp kitaba doğru yaklaştığımı hissediyordum, bu his beni hem doyuruyordu hem de kendime yabancı olmamı sağlıyordu.. Georges Bataille, Kafka’nın da benzer bir durumda olduğunu anlatıyordu bana; “Kafka’nın anlattığı egemen bir hayat değildir; tam tersine o, heveslerinin en doludizgin olduğu anlara varıncaya değin hüznü dayatır hayatına. Dava ve Şato’daki erotizm aşksız, arzusuz, güçsüz bir erotizmdir; her ne olursa olsun uzak durulması gereken bir çöldür sanki. Ne var ki her şey iç içe geçmektedir. 1922 yılında Kafka Günlük’üne şunları yazar; ‘ Doyuma ulaştığımda, doyuma ulaşmamış olmayı istiyordum; yüzyılın ve geleneğin bildiğim bütün imkânlarını kullanarak kendimi doyumsuzluğa sürüklüyordum: Oysa şimdi doyum halinde olabilmeyi isterdim. O zamanlar hep doyumsuzdum, hatta kendi doyumsuzluğumdan bile. Bu gülünç durumu biraz sistemleştirerek yeni bir gerçeklik yaratmamak işten bile değildi. Zihnimdeki zayıflık çocuksu, çocuksuluğun bilincinde bir oyunla başladı. Örneğin, yüzümde tik varmış gibi yapıyordum, kollarımı başımın arkasına kavuşturup dolaşıyordum; bunlar iğrenç çocukluklardı ama etkili oluyorlardı’ ”

Kafka’nın yoruma meydan okuyan olağandışı simgesel kurgusu yaşamın kendisinin de yoruma meydan okurluğuna kapsayacak kadar çok benzeşir. Gerçeğin bir örneğini ya da benzerliğini ürettiklerini düşündüğümüz bütün sanatçıların kullandıkları yöntemle, Kafka bu kez bu meydan okuyuşun deneyimini yeniden yaratır.

İKTİDAR VE ANARŞİZM

Onun sosyalist eğilimlerinin olduğunu biliyordum, ama diğer birçok şey gibi bu konuda da fazla açık vermiyordu. Kitaba doğru yaklaştıkça bu konuyu da anlamlandırmam gerekiyordu. Yardımıma Michael Löwy gelmişti; “Kafka bir anarşist değildi elbette, ama romantik ve liberter kökenli antiotoritarizm onun bütün romanesk eserini, baba otoritesinden ve kişisel otoriteden idari ve anonim otoriteye götüren iktidarın büyüyen evrenselleşme ve soyutlama hareketi içinde kat eder. Elias Canetti’nin gayet iyi gözlemlediği gibi: ‘bütün şairler arasında en büyük iktidar uzmanı Kafka’dır. O, iktidarı bütün veçheleriyle yaşamış ve şekillendirmiştir’ ”

Sona doğru gelmiştim, birkaç adım ötemde  Kafka elinde kayıp kitabı ile duracaktı. Ama öncesinde öğrenmem gereken ilkeler vardı; O’nun ilkeleri.. Böylelikle onun ne yargıcı ne de celladı ben olacaktım..

İLKELER

Felix Guattari; “Kafka’yı benimsemenin yalnızca iki ilkesi vardır: Bir tuzak ya da bir sirk gibi kurduğu soytarıca bildirilerine rağmen ve bu bildiriler dolayısıyla, derin bir neşeyle, bir yaşama sevinciyle dolu, güleç bir yazardır. Baştan aşağı siyasal bir yazardır, gelecekteki dünyanın kâhinidir, çünkü yepyeni bir düzenleme içinde birleştirebileceği iki kutba sahip gibidir. Odasına çekilmiş bir yazar olmadığı gibi, odası onun için bir tür çifte akım kaynağı işlevi de görmektedir. Oluşmakta olan gerçek düzenlemelere bağlanmış, gelecek vaat eden bir bürokrat akımı ve sosyalizme, anarşizme, toplumsal hareketlere bağlanmış, günün havasına en uygun tarzda bir kaçış için de olan bir göçebe akımı. Kafka’da yazı, yazının önceliği tek bir şeyi gösterir: Kesinlikle edebiyatı değil; yasaların, devletlerin, rejimlerin üstünde, söz çelimin arzuyla bir olduğunu gösterir. Oysa söz çelimin kendisi her zaman tarihseldir, siyasal ve toplumsaldır. Bütün mercileri sorgulayan bir mikro siyaset, bir arzu siyaseti. Arzu açısından bakıldığında, Kafka’dan daha gülünç, daha neşeli bir yazar bulmak olanaksızdır: sözce açısından bakıldığında, ondan daha siyasal, daha toplumsal bir yazarın olmadığı görülür. Davadan başlayarak her şey kahkahadır. Felice’e Mektuplardan başlayarak her şey siyasaldır”

O gün.. Şato’dan içeri girdiğim o gün.. Gelmişti.. Yıllardır o uyandığım kâbuslar, aldatılışlar, yalanlar, gerçekler, haykırışlar, suskunlar hepsi çözüme kavuşacaktı. Kafka her şeyini anlattığı o kayıp kitabı bana verecekti.. Göz göze geldiğimizde ona şunu sordum; Neden?

“Dostlarım yazdıklarımı sanatsal ürünlere dönüştürmeyi kafalarına koymuşlardı bir kez.. Ben de yalnızlığımın söz konusu belgelerini yok edecek gücü gösteremedim.. Gerçekte o kadar yüzsüz ve rezil biriyim ki yazılarımın yayımlanmasına ben kendim de katkıda bulunuyorum.. Güçsüzlüğümü bağışlatmak için çevreyi olduğundan güçlü göstermeye çalışıyorum.. İnsanlar, ben ve sen K. ; cennetten kovulmamız bizim bu konudaki özgürlüğümüzdür”

Ve kayıp kitap elimdeydi.. Elime yakmam için verilen bu kitabın sahibi ben değilim, ben bir iz sürücüyüm.. Benden sonraki nesillere bir ulağım sadece..

“Bay K. , Kafka’nın kayıp kitabının nerede olduğunu söyleyecek misiniz?……”