Byzantion, Konstantinopolis, Konstantiniyye, İslâmbol, İstanbul… Ne derseniz diyin, ne kadar adını değiştirirseniz değiştirin bu kentin geçmişte tanıklık ettiği şeyler göz ardı edilemeyecek kadar büyük zararlara yol açmıştır. Bugün, hepimizin ortaokul ve liselerde öğrendiği dogmatik tarih bilgilerini biraz kıracağız; işin aslına inerek IV. Haçlı Seferleri’nin Konstantinopolis kentinde nelere mâl olduğunu tartışacağız.

Öncelikle Haçlı Seferleri’nin gelişiminden başlamanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Bana kalırsa, Bizans ile bağdaştırılan bir “Haçlı Seferleri” anlayışı kırılması gereken bir olgudur. Çünkü Doğu Roma ile Batı’daki Roma devleti arasında dinsel kabullerin yanı sıra politik girişimler de her zaman bir anlaşmazlık konusu olmuştur. Bu durum da iki ayrı toplum arasında birçok farklı sosyolojik sonuçlar yaratmıştır; hayat koşulları, felsefi bakış açıları gibi. Üstelik Haçlı Seferleri, Bizans tarafından hiçbir zaman benimsenmemiştir, ki bu konudaki yaklaşımları birazdan IV. Haçlı Seferleri’nden bahsederken doğruluğunu kanıtlayacak.

Haçlı Seferleri kaynağını Müslümanlar’ın dünya üzerinde etkinliğini arttırdığı dönemlerden alır. Kudüs’ü ele geçirmeye yaklaşan amaçların doğrultusunda Latinler yavaştan kıpırdanmaya başlar ve bu da Haçlı Seferleri’nin habercisi olur.

I. ve II. Haçlı Seferleri belirtilen amaçlara hizmet eder; öncelik yalnızca Müslümanlar’ı alt etmektedir başlangıçta. Fakat III. Haçlı Seferleri ile aslında Latinler, bir taşla iki kuş vurabileceklerini fark ederler. Bilinen dünyanın en zengin, en göz alıcı, en gelişmiş kenti olan Konstantinopolis’e karşı kin dolmuştur Latinler; yükselen bir Roma İmparatorluğu’nun kendi imparatorlukları, yükselen bir Roma kentinin de kendi Roma kenti olmalarını istemişlerdir. Biraz hırs seziyoruz.

Yüzyıllar öncesine dayanan iki Roma devleti arasındaki siyasi çekişmelerin vereceği zararların yaklaştığını seziyoruz yavaş yavaş.

Dönemin imparatoru Alexios Komnenos’un temel hedefi, Konstantinopolis üzerinden ilerleyen haçlıların yol hattında kente ve imparatorluğa zarar vermemelerini sağlamaktır. Haçlılar, en önemli Bizans din merkezlerinden biri olan Antakya’yı Müslüman kuvvetlerin elinden almışlardır. Fakat burada asıl felaketin fragmanı yayınlanır aslına bakarsanız, bir Bizans kenti olan Antakya asıl ülkesine iade edilmemiştir. Haçlı Seferleri’nin gerçekleşmesi sırasında Bizans’ın en önemli şartıdır bu ; Bizans toprakları Müslümanlar’ın elinden alındığı anda Bizans’a iadesi sağlanacaktır fakat iş Latinlere düşünce, pek de öyle gelişmemiştir olaylar.

Böylece Haçlıların asıl emelleri anlaşılmıştır kısacası. Sonrası, felaket.

Tabii ki sonrası. Antakya’nın iki arada bir derede kalmışlığından daha da sonrası. 1204.

I. Haçlı Seferi ile ilgili bilgileri doğrudan bizlere ileten Türkçe’ye kazandırılmış iki önemli kaynak vardır. Bunlardan birisi Robert De Clari adındaki bir Fransız askerin anılarıdır, diğeri ise Geoffroi De Villehardouin ile Henri De Valenciennes’in tuttuğu IV. Haçlı Seferi Kronikleri’dir.

Robert de Clari üzerinden konuşacağız bugün.

Haçlılar, İtalya topraklarından çıkıp da Kudüs’e ilerleyecek yeterli kaynağa ve bütçeye sahip değiller o dönemde. Bu nedenle de İtalyan kentlerinden yardım istemişlerdir; Pisa ve Cenova. Bu kent devletler ise 87 bin Mark ile elde edilen yağma malların yarısını istemişlerdir. Bunu ödemekte sorun yaşayan Haçlılar, Venedikliler tarafından hoşgörü ile karşılanmışlardır ve geri kalan meblayı zapt edilen ilk yerde vermeleri şartıyla yardım edeceklerini belirtmişlerdir.

Suriye ya da İskenderiye’ye ulaşmak için yine de yeterli erzak ve bütçeye sahip olmayan Haçlı ordusu başlangıçta Yunanistan’dan kaynaklarını sağlamak istemiştir. Fakat önemli bir rütbeye sahip olan haçlı Marki’nin kentten intikam isteği sonucunda orduyu yönlendirmesiyle Konstantinopolis’te yaşanan taht kavgasından yararlanmak için yola koyulmuşlardır. Aleksios III. Angelos tahta geçme amacındadır, bu nedenle de iki yüz bin mark, filonun bir yıllık masrafı, mukaddes topraklar olan Kudüs’ün bakımını üstleneceği on bin askeri vaad etmiştir ve filo Konstantinopolis’e doğru yola koyulmuştur. Elbette fikir ayrışmaları oldukça çok yaşanmıştır burada.

Robert de Clari’nin eserinde beni içten oldukça yaralayan bir ifade vardı.

Eugène Delacroix – 1840, Musée Du Louvre

“Haçlılar, gemileri öyle süsleyip püslediler ki, seyrine doyum olmuyordu. Konstantinopolis halkının böyle güzel bir filoyu görünce parmağı ağzında kaldı. Bu harikayı seyretmek için surların, evlerin üstüne çıkmışlardı. Filodakiler ise hem enine hem boyuna kocaman olan şehrin azametine bakıp şaşkına döndüler.”

O an iki ayrı duygu karşı karşıyaydı; İyi ile kötü, aşk ile nefret, hayranlık ile tiksinti, ya da ne derseniz deyin. Birbiriyle iç içe geçmiş, birbiri ile eşit güçte fakat birbirinden bir o kadar da farklı iki güç. Bir taraf birazdan olacaklardan o kadar emin, kin oldu ve hırslı iken diğer tarafın birazdan gerçekleşecek faciadan bir haberi bile olmadan, hayranlıkla bu gösteriyi izlerken… Bu sahneyi gözümde canlandırmak beni derinden yaralamıştı.

“İyi savaş yoktur, kazanılmış ve kaybedilmiş savaş vardır.” Diye bir söz duymuştum. Ne demek istediklerini yeni anlıyorum.

Venedikliler gemilerinde hazırladıkları merdiven ve köprülerle şehir surlarının üzerine çıkmışlar, kentin içine ok ve taş yağdırmışlar ve şiddetli bir saldırı ile Konstantinopolis’i alevler içinde bırakmışlar. Onca can, onca tarih, onca uğraş yalnızca birkaç saat içinde yok olmuş, yalnızca küller…

Jacopo Robusti Tintoretto – The Capture of Constantinople, Ducal Palace, Venice.

Bu büyük yıkımın ardından skor Haçlılar 1 – 0 Konstantinopolis olmuş. O dönemdeki tarihi yarımadaya yerleşen haçlılardan kaçan Bizans insanları Galata ve çevresine yerleşmişler. “Şehirde kalamadılar” ibaresine bakılırsa Galata ve çevresi pek de şehrin sınırlarına girmiyormuş anlaşılan.

Kentin bu denli yağmalanması dahi Haçlılar için yeterli olmamış. Sözlerini tutmayıp Haçlılar’ı geçiştiren yeni imparator Aleksios III. Angelos nedeniyle Haçlılar Konstantinopolis’i işgale başlamış ve Aleksios III. Angelos ile emperyal ailesi kentten kaçmak zorunda kalmış.

Haçlılar tarafından bazı kilise ve manastırlara el konulmuş fakat kent o kadar metruk, o kadar döküntü bir hale dönüşmüş ki… Birçok eser çalınarak Venedik’e götürülmüş, zarar gören imarlı alan kaderine terk edilmiş, kamusal yapıların kullanılmayanları bakımsızlıktan çökmüştür.

1261’e dek İznik, Trabzon, Mistra ve Epiros gibi yerlerde despotluklar halinde yaşayan Bizans; 1261 yılında bir sefere giden Paleologos Hanedanı üyelerinin Konstantinopolis’in bakımsız, yıkık dökük ve yaraları sarılmamış halde olduğunu görünce kenti yeniden almak için harekete geçmesine dek başkentsiz kalmıştır.

Başkente verilen zarar, tahribat bir iki yapıyla ya da eserle tanımlanabilecek kadar kısıtlı değildir. Fakta bunlardan en çok öne çıkanı ise orijinalleri müzede yer alan ve bugün St. Marcus Katedrali’nin girişinde replikaları bulunan dört at heykelidir.

Kentin imarlı çevresi ise çok büyük tahribata uğramıştır ve bu tahribatın yol açtığı yaralar da 1261’de kentin geri alınışına dek sarılmamıştır. Kayıplar ise oldukça fazladır; dönem kaynaklarına bakılırsa 1000’den fazla mimari eserin neredeyse yarısı yok olmuştur.

Fakat, şu kabul edilmelidir ki 1261’de geri alınan Konstantinopolis, 1204’te alevler içinde bırakılan Konstantinopolis öncesindeki kent gibi değildir. Hepimiz Bizans’ın 1453’te bittiğini biliriz fakat Doğu Roma İmparatorluğu 1453’te ölmeden önce 1204’te kör ve dilsiz bırakılmıştır.

Kaynaklar: Robert De Clari, İstanbul’un Zaptı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000.

Geoffroi De Villehardouin, Henri De Valenciennes, IV. Haçlı Seferi Kronikleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016.