Birbiri ardına eklenmiş kilometre taşları, ah şu kaldırımlar. Levhalar görüyorum sonra, mavi. Sahi ne çok değişti, daha ne çok değişecek kim bilir bu güzergâhlar. Eskiden çıkmaz sokaklar vardı, adres kayıpları, yanlış sapaklar. Sırf sen kaybolma diye bak adresler de elektronikleşti, numaralandı her biri. Yani sırf sen kaybolma diye kayboldu çeşme yanları, köşedeki bakkallar, ah şu falanca caminin az ilerisi. Şimdi aydınlık şehirler, ah şu New York`lar, belki o zamanlar dikilememişti sokağımıza sisli gece lambaları, gazino ışıkları, billboardlar. Ama ılık yaz akşamları, bizim köyümüzden gözükürdü içimizi ısıtan parlak yıldızlar. Toprağa oturur, kafamızı kaldırıp yıldızlarla göğe resim çizerdik. İnsan gökte kendi çizdiği resmi görünce içini boyayası geliyor. Hey Allah’ım, uzanıp elma topluyormuşsun gibi daldan, hiç yıldız almadınız mı gökten?

Güldürme şimdi beni çocuk, kasket giyecek yaşta değilsin ki sen, ah şu Arnavut kaldırımlar. Neden böyle şeyler düşündürürsün ki insana, bana? Üzerine alınsan iyi edersin, armonika!!

Bana öyle bir çal ki çinko damlara değen yağmur sesi bastırmasın sesini. Öyle ya yağmurun yağmasına da karışamayız ya armonika. Zaten yağmur yağsın bırak, belki peşine takılır bir yıldız, dilek tutarız sonra, yağmur ıslatır şehri, giderlerden kanalizasyona akar gibi şehrin tüm ışıkları, ah şu yollara dökülüyorlar. Bu dökülüşünde bir melodisi bulunamaz mıydı? Çinko damlar çok kaba, senin sesinse ezilir altında, armonika.

Ne acı, benim gidişimin ardından bir yas cızırtısı da çıkmayacak ağzından. Karar verdim sen benden önce gitmelisin, armonika. Kaybolmalısın bir yerlere, ne yapalım paslanmaz çelikten değilsin ki, bir köşede rüzgarı bekleyemezsin. Zaten nefes gerek, rüzgarla olacak iş mi bu, armonika. Bazı şeylerin sonu yok, hayır sonsuzluk gibi değil, sanki yerinde sayıyor gibi, armonika. Yani hayat sanki duracakmış gibi olağan. Sonsuzluk, bir türlü keşfedilemeyen özgürlükler yığını. Göğe bak, bugün de radara yakalanmadı hiçbir kuş ve yine tanımadı hiçbiri hava sahanlığını, böylece bir kez daha tadına varamıyorduk özgürlüğün. Olur olmaz vakitlerde harcadığımız zamanın bir kez daha tadına doyamıyorduk. Geceleyin yüzmekten bahsetmiyorum, milyonlarca yıldız arasından tutup da kayan yıldıza bakıp onun vazgeçişinden kendimize pay çıkarmak gibi bir şeyden bahsediyorum. Haklısın armonika, sahiplenmesem hiçbir şeyin benim olacağı yok.

Armonika, hatırlıyor musun?

Siyah deriden yapılma bir ayakkabı. Kasvetli ve şirin. Bir palyaço ayağına giyse sırıtmaz, yahut bir gardiyan. Nasıl oluyor da bir oluyor bütün bunlar. Tosbağa gibi bir görüntüsü vardı, bağcıklı, çıkmış burnu şişik, öne doğru meyilli, hava alsın diye de yer yer delikleri vardı hani benek benek. Bir adamda görmüştük bu ayakkabıdan, şemsiyeli bir emeklide. Güneşi sevmez, Nazım’ı pek severdi. Sabahları çorbacıya gidip bir paça yahut mercimek içer, çaya da kahveye gelirdi. Elindeki şemsiyeyi baston olarak kullanır, kahveye yaklaşınca yere sürterek gelir, silah gibi doğrultup şemsiyeyi, sonra gülerdi.

“Günaydın ciğerim.”

“Günaydın.”

“Güneş var, n’apmalı?”

“Sen otur amca, ben sana şemsiye açayım.”

“Hee, çay içtin mi?”

“Yok içmedim, işlerden oturamadım daha.”

“Hadi kendine de çay al içelim.”

Bana çay getir demezdi, kendine de çay al içelim derdi. Yani sevmezdi güneşi ama Nazım’ı pek severdi.

Ya armonika, işte böyle şeyler çalsan diyorum bana, gerçi bu zamanlar çinko damlar pek kalmadı, ee senin de sesin çıkmıyor be armonika. Sahi, kavgası olmayınca insanın, yaşamaya inadı da olmuyor. Armonika be, keşke sevseydin birini, tutku da kavgaya benzer, hayata bağlar insanı.

Şey, affedersin armonika, sen insan değilsin ki.