Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk; kardeş olarak yaşamayı…

Martin Luther King

 

İnsan doyumsuz bir varlık. Hiçbir zaman var olanla yetinmeyen ve sahip olmak istediğini elde etmek için bütün gücünü harcayan ve bu uğurda gözü hiçbir şeyi görmeyen varlık. Bu görmemezlikte bir şekilde herhangi bir güce sahip olduğunda da o gücü kullanarak yine insanlara yaptırımlarda bulunur. Sahip olmak istediğine sahip olduğunda da daha fazla için sürekli bir çaba harcar. Bu durum zamanla sistemleşti. İşte kaba tabiriyle kapitalizm bu. Bu kapitalizm denilen sistemde doyumsuzluktan besleniyor. Güçsüzü güçlüye köle eden bir sistem. E haliyle bu sisteminde doğurduğu büyük yanlışlar var. Bunların en başında ise ırkçılık geliyor. Amerika tam da bu sistemle kurulmuş, kurum olarak bir kapital timsal almış, adeta kapitalizmin kalesi olarak görülen yegane ülke. Haliyle de tarihi çok büyük utançlarla dolu.  Kızılderililere, Afro-Amerikanlara yaptıkları. Bu durum hala devam etmekte. Ama bir de toplumu var bu ülkenin ve bu toplumun sanatçıları var. Sanat her zaman yanlışın karşısındadır ve sanatçı da bunu sürekli kaşır, toplumun yüzüne vurur, bu utanç bizim der. Bu ne kadar engellenmeye, üstü kapatılmaya çalışsa da her zaman bir yolu bulunur ve bir duruş sergilenerek anlatılır. İşte bu duruşa protest tavır diyoruz. Bu protest tavır her sanat dalında olduğu gibi sinemada da var. Öyle ki bu tavır kör göze parmak niteliğinde. Yani var olan yarayı deşiyor adeta. Böyle bir yanlış yapmıştık ve bunu yapan biziz, babamız , dedemiz demeyi görev ediniyor. Sinema çok fazla denetlenen ve kontrol altında tutulmaya çalışılan bir mecra. Hal böyle olunca da sansürler yasaklar kaçınılmaz. Bunu zamanında anlatmaya çalışan herkese belli yaptırımlar uygulanmış. Ancak üzerinden belli bir süre geçtiğinde bunu anlatabilmiş sinemacılar. Şu anda bu yüzleşme dönemini çok net bir şekilde yaşıyor Amerikan sineması. Yıllarca sansürlediği, izin vermediği, yasakladığı senaryolar can buluyor. Çünkü artık sadece Hollywood yapımcıları filmlere finansör olmuyor. Tabii bir de kendini “özgürlükler ülkesi” olarak lanse eden ülkenin sınırlamalarının net bir şekilde imaj sarsma durumu var. Tek finansör artık yapımcılar değil derken şundan bahsediyorum. Bağımsız sinemayı destekleyen festivaller var. Ve genelde bu tip protest projelere destek çıkıyorlar. Ama son zamanda piyasayı kasıp kavuran bir durum bir oluşum var. Netflix. İnanılmaz dizileriyle şu an dizi sektöründe neredeyse rakipsiz olan Netflix, başarısını daha filmlerde böyle net gösteremese de atılımları net bir şekilde ortada. Netflix başarısını projenin çekim aşamasına müdahil olmamasına ve herhangi bir sansür uygulamamasına borçlu. İşte bu özgürlüğün bir ürününü ele alacağım bugün: MUDBOUND.

Filmin mutfağında yazının başında bahsettiğim duruşu kendine hayat felsefesi edinmiş bir yönetmen De Rees var. “Pariah” adlı kısa filmi ile birçok ödül almış, sonrasında filmi uzun metrajını çekmiş. Sonrasında birkaç dizi de birkaç bölüm yönetmiş, Tv filmleri çekmiş bir yönetmen. Sektörde henüz çok yeni. Projelerinin ortak özelliği ise Afro-Amerikan insanların hikayelerini anlatıyor olması. Yani ana akım dışında bir yönetmenden bahsediyoruz. Mudbound şu ana kadarki en büyük projesi. Castında protest bir duruş varsa bir şekilde orada olan İngiliz oyuncu Carey Mulligan, Amerikan bağımsız sineması gedikli aktörleri Jason Clarke – Garret Hedlund, Breaking Bad’in Mike’ı Jonathan Banks gibi oyuncular yer alıyor. Bir de “The Help” ile adeta kendine hayran bırakan Mary J. Blige ve yeni nesil yıldızlardan Jason Mitchell var. Yani mutfağımız kalabalık ve harikulade. Hikayemize gelecek olursak “1940’lı yılların Amerika’sında Mississippi’de yaşayan iki ailenin hikayesini izliyoruz. İki ailenin de çocukları savaşa giderler ve bir hayli hasarlı dönerler. Dönemin Amerika’sının demografik durumu göz önüne alındığında Afro-Amerikanlara karşı davranışları ve ikinci sınıf vatandaş yerine koyuluşları gözler önüne seren filmde ailelerin bu durumlara karşı tutumunu ve toplumsal baskının zorluklarını anlatıyor.” Film konuyu ele alış bakımından harikulade bir diyalog kurgusuna sahip.

Karakterlerin hikayeye giriş aşamasında birkaç cümleyle konuya girmeleri ve hikaye girdikten sonra adeta diğer karaktere durumu bırakıyor oluşu güzel bir tercih hem de avangard bir tavır olmuş. Ayrıca mesajı da dolandırmadan direkt olarak aktarmada başarılı bir etken olmuş. Film protest bir duruşa ve hikayeye sahip olduğu için filmin birincil amacı mesajı seyircisine iletmek. Ama yönetmen bunun arkasına sığınıp sinemasal kısmı göz ardı etmiyor. Harika kareleri ile hikayesini ve mesajını süslüyor. Çok güçlü karelere ve diyaloglara sahip olan film, mesajını ve farkındalık yaratma kısmını da güçlü bir şekilde yerine getiriyor. Sağlam bir hikayeye sahip olan film seyircisini film içerisinde rahatsız etmekten kaçınmıyor. Bol bol mesaj içeren film kendini anlatmakta hiç sıkıntı çekmiyor.

Hikayenin geçtiği dönemi çok iyi yansıtan film iyi bir sanatsal işçilikle bezenmiş. Hikayesinin çarpıcılığını iki aileyi iç içe geçirerek veren film, döneme ağır eleştiriler sunuyor. Dönemin zorlu şartlarını da harika yansıtıyor. Amerika’nın karanlık yüzünü bir kez daha gözler önüne seren film, Ku Klux Clan gibi konulara da değinmekten çekinmiyor. Her şeyi olduğu gibi tüm gerçekliğiyle sunan film, insanların ırkçılıkla gözlerinin nasıl körleştiğini de bir kez daha gösteriyor. Avrupa’daki savaşta belki de dünyanın görmüş olduğu en büyük soykırıma sebep olan Hitler’e karşı savaşı kazanan Ronsel’in bir savaş kahramanı olarak döndüğü ülkesindeki beyazlara karşı olan savaşını iki savaş arasında bağlantılar kurarak bize aktaran film, bu kısımlarda mesajın en can alıcı noktalarını bize sunuyor. İki savaş arasındaki harika bağlantı da filmin hikayesindeki en güçlü kısım. Diğer ailenin savaştan dönen oğlu Henry ile Ronsel’in tanışması ve birbirlerine savaşı anlatmaları, sonrasında ise Ronsel’in savaşında Henry’nin onunla birlikte olması da filmin anlatmak istediklerinin bir özeti. Amerikan halkının utanç duyulacak davranışlarını, Amerika’nın demografik yapısını, sistemin köleleştirmelerini ve ötekileştirmelerini ağır bir şekilde eleştiren film, adeta bu savaş uğruna hayatlarını vermiş olan kahramanlarına da saygı duruşu niteliğinde. Aileler üzerinden toplumsal yapıyı, dogmaları ve ideolojileri eleştiren film, bu ailelerle toplumun genel demografisinin fotoğrafını yansıtıyor. Beyaz aile ile dogma, tabu, ön yargı gibi kavramları, Afro-Amerikan aile ile de sevgi, dürüstlük ve doğruyu görme gibi kavramlarını sunuyor. Filmin finaliyle tam bir katharsis yakalarken, adeta “Bunu da yendik,” mesajı güçlü bir şekilde sunuluyor.

Her sene adeta bir günah çıkarma gibi bir şekilde Oscar’da var olan benzer hikayelerin, bu seneki temsili “MUDBOUND” oldu. Etkileyici ve sarsıcı hikayesi, harika görüntüleri ve oyunculuklarıyla da hak ettiği Oscar’dan ödülsüz döndü. Ama gönüllerimizi kazandı. İzlemeyenlere “türünün iyi bir örneği izleyiniz” izleyenlere afiyet olsunlar diliyorum.