Şubat ayı farklı yazarlarla buluştuğum, dağınık duygu durumumu daha da darmadağın eden bir ay oldu.

Okuma sürecimizin de bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. Bu yolculukta bazen zihnen zorlandığımız kadar psikolojik olarak da tetiklendiğimiz bazı zorlu buluşmalar gerçekleşebilir.

Bugün sizi böyle bir buluşma sonucunda tanıştığım Rıdvan Hatun ile bir araya getireceğim. Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Billur Örüntüler kitabı aracılığıyla Rıdvan Hatun’la zihnimizin ve kalbimizin derinliklerini ortaya koyduk.

Aile içi cinsel tacizden ötekileştirmeye, bilinçaltımızdan bilinç düzeyine çıkan anılarımıza, yalnızlaşmaktan ilişkilenmeye kadar birçok konuya değindiğimiz röportajımız sizlerle buluşmayı bekliyor.

Sizin için de zorlu ve anlamlı bir yolculuk olması dileğiyle…

Billur Örüntüler bir ilk kitap. Dilerseniz ilk olarak bu hikâyelerin oluşum süreci ve kitaplaşması üzerine konuşalım. Billur Örüntüler nasıl doğdu?

Yazı, ilkokul öğretmenimle hayatıma girdi. Öyküler Semih Hoca’nın (Gümüş) katkılarıyla Notos Atölye’de gelişti. Dosyayı hazırladıktan sonra Can Yayınları’na attım. Dosyanın kabul edildiğine dair maili Cem Alpan’dan aldım. Çok sevindim. Burada kısa bir parantez açıp Cem Alpan’a da ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Dosyayı yayınevine kabul etmesi, yayımlanmayı beklediğim ilk yılda kurduğu iletişim değerliydi. Bekleme sürecinin ortalarında yayınevinden ayrılmasına rağmen iletişimi koparmadı, arada sordu, yaptığı işe verdiği öneme dair bende yarattığı izlenim güven verdi. Dosya kitaplaşırken Mustafa Çevikdoğan’la çalıştık. Çok verimli, öğretici geçen iki yılın ardından kitap son hâlini aldı.

Kitaba da adını verdiğiniz kitabın ilk hikâyesi Billur Örüntüler’de iki anlatıcı görüyoruz. Ben dilini tercih ettiğiniz yerlerde noktalama işaretleri görmüyoruz. Bunun özel bir nedeni var mı?

İlk öyküdeki anlatıcı yalnız biri. Kimseyle bağ kuramamış. Görülmediğini düşünüyor. İkili anlatıcı karakterin ruh hâlinin gereği olarak ortaya çıktı.  Sen diliyle yazılan yerlerde gündelik hayat, eylem var. Karakteri anda, dengede tutan bir iç ses. O an ne yaptığını, somut olarak yaşananı fısıldıyor. Ben diliyle yazılan yerleri başta zihin akışı gibi düşünmüştüm. Karakter olgunlaştıkça bu cümleler giderek daha sistemli olmaya meyletti. Dönüştü. Gerçekten neye dönüştüğünü ben de bulmak istedim. Çünkü adını tam koyamamıştım. Öyküdeki ben diliyle yazılmış bütün cümleleri ayıkladım. Bunlara başka bir Word sayfasında kendi başına bir bütün olarak baktım. Sadece ben diliyle yazılmış yerler tek başına kalınca benim için ne olduğu netleşti. Karakter zaten şiir yazıyor ya da deniyor diyeyim. Nihayetinde, ben diliyle yazılan yerleri kendi başına bütün, ayrı bir düzyazı şiir gibi ele almak mantıklı geldi. Öykü üzerinde bu bakış açısıyla çalışmaya başladım. Yazılanları şairin hayatındaki kaynağıyla beraber, iç içe görmek ya da şiirin oluşum anına tanık olmak gibi. Öykünün tamamında ne olduğu başka bir konu tabii, ama noktalama işaretlerinin olmadığı ben dilinin oluşumu bu şekildeydi.

Kitabınızın ismine ve hikâyelerinizdeki olay örgüsüne istinaden bir hisse kapıldım. Yaşadığımız her şey berrak ve bir diğerinin nedeni, devamı mı? Ve yine insanoğlunun bunca berrak şeyi görmemesinin daha da ötesinde anlamamasının nedenini bir yazar olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Kitabın adı ilk öyküdeki karakterin buz kristallerine verdiği isimden geliyor. Buz kristallerinin her birinin kendine has örüntüsü, şekli kitaptaki öbür öykülerin de yapısını, kendine haslığını kapsadığı için uygun geldi bana. Gerçek hayatta her şey bu kadar berraktır, her şey başka şeylerin nedeni, devamıdır diyemem. Bunun izini sürmek pek mümkün değil. Gerçek hayatta yağan kara bakınca sadece kar taneleri görürüz, oluşumunu, yolculuğunu ya da mikroskop altına almadan buz kristallerini görmeyiz. Öykünün tasarruflu alanında öze, ana odaklanma güdüsü baskın geliyor. İkinci sorunuza gelince, öncelikle henüz hiçbir şeyi bir yazar olarak yorumlamıyorum. Bu nasıl bir fark yaratır tam bilmiyorum. Sadece şuna gün geçtikçe daha çok inanıyorum, bugün bir şeyleri görmüyorsak görmek istemediğimiz içindir, anlamıyorsak anlamak istemiyoruzdur.

Kitabınızı henüz okumamış ama bu röportaj aracılığıyla okumak isteyenlere de kopya vermeden sorularımı sormak istiyorum. Aile içi tacizle ilgili iki hikâyeniz var kitabınızda. Tay Gitti Tay ve Gelincik Uykusu’nda ana karakterlerimizin olayı hatırlama şekli oldukça farklı. İnsanoğlunun kendini, psikolojisini koruma ve hayatını devam ettirebilme(!) yeteneğine dair neler söylemek istersiniz?

İstismar başlayıp bitmiyor maalesef. Etkileri kişinin bütün hayatına, topluma sirayet ediyor.  Bu yüzden bahsettiğiniz öyküleri yazarken olayın kendisinden çok, sonrasını, hatta gelen yeni nesilleri nasıl etkilediği üzerinde durmayı önemsedim. Anlatım çeperdeki hasardan, merkeze doğru daralan bir izlek üzerinde ilerliyor. Açıklayıcı olması için öyküler üzerinden örnekleyeyim. Tay Gitti Tay’daki konuşmayan küçük Zeynep’le, Gelincik Uykusu’nda psikoloğa giden genç çocuk, gelen sonraki nesiller, öykülerin merkezindeki karakterler değiller, ama periferide olmalarına rağmen dalga yiyorlar. Yani büyüklerinin başlarına her ne geldiyse onların yansımasıyla, devamıyla başka acılar yaşıyorlar… Herkes psikolojisini nasıl korur bilmiyorum. Buna dair büyük laflar etmekten de çekiniyorum. İnsanların çok büyük dertleri, içinden çıkamadıkları bambaşka durumları olabiliyor. Hepsinin cevabı, çözümü kendi içinde çeşitlenir, bulunur, bulunmaz. Bu tarz sorulara verilecek, gerçekten işe yaracak kesin cevaplar yok, keşke olsa. Benim sorunları aşmaya çalışma şeklim her zaman mantıklı ya da işe yarayan yöntemler olmadığından onlara değinmeyeyim. Yaşama içgüdümüz, adapte olma, alışma yetimiz bir şekilde bizi ayakta tutuyor. Mutlu olacak bir an, şans varsa onu kabul etmek, güzellikleri zincir mutsuzluğumuza bağlayıp sönümlememek yardımcı olabiliyor bazen.

Pencere hikâyesi ise boğazımda bir düğüm oluşturarak kitabı kapamama neden oldu. İki soru belirdi hemen zihnimde. Bazı anların bilinç düzeyine çıkması için, hafızamızın olgunlaşması için zaman gerçekten etkili bir araç mı? Pencere bu gencin geçmişte yaşadıklarını bize açan bir metafor mu?

Özellikle çocuklukta yaşanan, bastırılmış travmalar, zamanla unuttuğumuzu sandığımız şeyler yetişkinliğin bazı kilit noktalarında önümüze çıkıyor. Bunun çok açık cümlelerle, açıklamalarla, kontrollü ortaya çıktığına inanmıyorum. Olmadık yerlerde verdiğimiz tepkilerle, çoğunlukla niçin olduğunu anlamadığımız birden kabaran duygularla varlığını hissettiriyor. Sizin bakış açınızla, Pencere öyküsündeki anlatıcının banyoda duyduğu sesle çocukluğuna bir pencere açılıyor diyebiliriz. Bunun karakterin zihin yarılması olduğunu, annesiyle yaptığı konuşmaları yeniden üreterek, öykü boyunca üzerinde durulan “saklanan şey” ne algısıyla kendi zihninde yolculuğa çıktığını düşünebiliriz. İhtimaller üzerinden konuşuyorum, kimseyi yönlendirmek istemem. Gizlenen şeyin anlatıcının zihninde saklanan bir anı veya evde saklanan somut bir obje olmasının hiçbir önemi, farkı yok bence. İçinde bulunduğu fiziksel durumun da bu sanrılı yolculuktaki etkisi öykünün nasıl ilerlediğini belirliyor.

Travesti Bileklerimi Enine hikâyenizde kimliğini, tercihlerini kabul etmeyen ve hatta tam da bu nedenden ailesinden koparılan Nazlım’ın parasını kabul etmekte bir sakınca görmeyen bir aile modeli ile karşılaşıyoruz. Çocuklarımızın bizden olduğunu ama bize ait olmadığını kabul edemeyen geleneksel bakış açımızın sonuçlarını toplum olarak yeterince yaşadığımızı düşünüyorum. Çocuklarımızı bir birey olarak kabul etmemiz neden bu kadar zor?

Ötekiler söz konusu olunca bu tarz iki yüzlülükleri çok sık görüyoruz. Kimi çocuğunun cenazesini bile kabul etmiyor, naaş kimsesizler mezarlığına gömülüyor. Aynı aile mirastan hak iddia ediyor. Bilmediğimiz durumlar değil, bu yüzden öyküde özelikle sofistike anlatıma gitmedim, dışarıdan ses dahil olmasın diye diyalogların sonuna “dedi” eklemedim. Nazlım’ın hayatını özetleyen, telefon konuşmalarıyla ayrılmış, kulağa abartılı gelmeyecekse çıplak bölümlerden oluşsun istedim.

Çocuklarını bağımsız bireyler olarak kabul edemeyen, yetişkin olduklarında bile itaat bekleyen aileler her yerde. Kendilerinin de benzer otoritelere boyun eğerek yetişmiş olmalarıyla, hâlâ birilerinin çocuğu olarak kalmalarıyla, bunları hiç sorgulamıyor olmalarıyla ilgilidir belki bu durum. Toplumsal olarak kabul görmüş ezberlere sırtını yaslamak her zaman çok daha kolay olduğundan bunu tercih ediyor olabilir kimileri. 

Tatlı hikâyesinde ilk cinsel deneyimi sonrasında birlikte olduğu adamdan duyduğu “Şimdi seni bırakırsam ne yaparsın?” cümlesi ile sarsılıyoruz. Bu yabancı olduğumuz bir cümle değil. Bir kadın olarak tabularla büyüdüğümüzün, en özel anlarımızda bile bu tabuların benliğimizi ele geçirdiğini söylemekte bir sakınca görmüyorum. Nitekim ana karakterimiz de bu cümleyi evliliklerinin ilk yıllarında sürekli hatırlıyor. Ancak yıllar önce bu soruya verilemeyen “Uçardım,” cevabını da uzun uzun düşünmeliyiz. Peki özellikle kadınların hayatının hâkimi olan bu tabulardan kurtulmamızın bir yolu var mı?

Birlikte olan, çok güzel olması gereken bir anı paylaşan ve tamamen aynı eylemin öznesi iki insan var burada. Tek fark cinsiyetleri. “Şimdi seni bırakırsam ne yaparsın?” Hoş olmasa da önemsiz gibi duran bir soru ama sorunun geldiği yer ve belirlediği konum farkı bana da korkunç geliyor. Bu haksızlık üzerinden ilerleyen, kadının-erkeğin, karıkocanın toplumdaki, ailedeki konumları üzerine beni de hep düşündüren durumları baz aldım. Bunu hayatlarının her alanında, döneminde yaşayan kadınlar benden çok daha iyi biliyordur tabii ki. O yüzden detaylandırmaya çalışmıyorum şimdi. Ne yazık ki sistem, öğretiler, toplum değişmediği sürece bu algıyı değiştirmek pek mümkün değil. Ancak birlikte mücadele vererek soluklanabileceğimiz küçük alanlar açabiliyoruz kendimize. Bu alanların çoğalmasını, seslerin birleşip yükselmesini ummak, imkanlarımız dahilinde vazgeçmemek, izlediğimiz-izleyeceğimiz yol bu gibi.

Karbon ise ilk olarak distopik olarak niteleyebileceğim ancak sadece Instagram’da birkaç dakika geçirdiğimde “İşte, tam da böyle!” diyebileceğim bir hikâye. Giyimden, konuşma tarzına, saç kesiminden dudak dolgunluğuna kadar aynı zevklere sahip kadın ve erkekler ile karşılaşıyoruz. Gidilen mekânlar aynı, gülünen şeyler aynı, okunan kitaplar aynı, izlenilen filmler aynı, yapılan makyaj, saç kesimi aynı. Bu liste uzar gider. Özgünlüğümüzü kaybetmemizin sonuçlarına dair neler söylemek istersiniz?

Karbon üç bölümden oluşuyor. Her bölümde bahsettiğiniz distopik denebilecek dünyanın oluşum adımlarını farklı anlatıcılar, zamanlar üzerinden ilerletmeye çalıştım. Bu, son bölümde fiziksel benzerlikte birleşmiş gibi durabilir. Ama sizin de biraz değindiğiniz gibi aynı şeyleri düşünen, aynı şeylere gülen insanlara bakarak bunu ideolojik dayatmaların bir sonucu olarak görmek de mümkün. Yani insanların hür iradeleriyle fiziksel görünüşlerini değiştirmelerinden çok daha korkuncu zihinsel dünyalarında yaşanan tahribatla aynılaşmaları, çünkü bu noktadan sonra aldıkları hiçbir kararın hür iradeye dayandığı söylenemez. Öykü bunun da ötesine geçerek daha baştan hiçbir değişiklik şansları olmadan doğan çocukların olduğu bir sona varıyor.

Karbon’dan yola çıkarak bir soru daha yöneltmek istiyorum. Bu noktada hikâyemizin adının olay örgüsü ile uyumu kadar ana karakterimiz Temcit isminin de bilinçli konulduğunu düşünüyorum. Hikâyenin bütünlüğünü sağlamak, gücünü artırmak için hangi unsurlar gereklidir?

İsimleri verirken öykünün kendi dünyasına en uygun olanı seçmeye çalıştım. Temcit tekrarlanan olayların temsili gibi durması açısından, karbonsa yaptığı çağrışımlarla öykünün geneline uygun seçimler gibi geldi bana. Genel olarak öyküleri güçlü kılan şeylerin neler olduğunu basit bir Google aramasıyla herkes bulur. Hatta çok daha iyi yazarlardan tavsiyeler almış olurlar. Ben bu öykü özelinde ne yaptığıma biraz değinebilirim. Alt metin üzerinde çalışırken olayların gelişimini daha iyi görebilmek için basit, doğrusal bir grafik çıkardım. Bu grafiğe tarihler, isimler, rakamlar, olaylar, kullanmayı düşündüğüm kısa cümleler ekledim. Çok basit bir grafikten bahsediyorum. Ama bu işimi epey kolaylaştırdı.

Bencil Karıncalar, Kaplan ve Puşt hikâyeniz aracılığıyla da Elif ve Ilgım’ın ilişkisine değinmek istiyorum. Elif ve Ilgım eğitimli, ekonomik olarak benzer şartlarda, benzer statülerde hayat süren iki kadın ancak aralarında Ilgım’dan kaynaklı derin bir uçurum var. Elif’in boş rahmi bu hikâyenin odağı, aralarındaki uçurumun nedenlerinden biri. Peki biz ne kadar eğitimli olursak olalım bu ötekileştirme illetinden neden kurtulamıyoruz?

Öykü yazarken okurda nasıl karşılık bulacağını hiç bilmiyoruz. Ben yazarken boşluklu, açıklama yapmaktan kaçınan bir tarzı benimsediğim, denediğim için belki farklı görüşlerle daha sık karşılaştım. Tek bir doğrusu yok. Bu öyküde Elif veya Ilgım, biri öbürünü ötekileştiriyor şeklinde hiç düşünmemiştim yazarken. Öykü zaten çok kısa olduğu için her şeyi anlatmak yanlış olur. Yine de sesli düşünür gibi şöyle sorsak: Elif, Ilgım’ın yaşadığı acıyı kendi acısına bağlayarak doğru mu yapıyor? Cevabını ben de yüzde yüz biliyorum diyemem. Anlatıcı Elif’in perspektifinden ilerlediği için soruyu Ilgım lehine sordum. Taraf seçmiyorum. Hissettiklerini konuşmaktan kaçan karakterlerin anlaşılması için onlar üzerine daha fazla kafa yormak gerekiyor bazen.

Hikâyelerinizin genelinde yabancılaşma, en yakınımızdakinin acılarına, yaşadıklarına körleşme hâkim. İlişki kurduğumuz, ilişkilendiğimiz insanlarla yabancılaşmak kaçınılmaz mı?

Hepimizin bir tarafının hep yalnız olduğunu, yalnız kalacağını dolayısıyla hayatlarımızın da yabancılaşmanın kaçınılmaz olduğu anlarla dolu olduğunu düşünüyorum. Bunu acıklı veya kötü bulmuyorum.  Bütün yabancılaşmalar kopuşlara sebep olmaz, küçük bir anda, özde kalabilir, hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ederiz.