Kötülüğe karşı aktif ama şiddetsiz direnişin, Satyagraha felsefesinin öncüsü, Hindistan’ın ve Hindistan Bağımsız Hareketi’nin hem siyasi hem de ruhani lideri Mohandas Karamçand Gandi.

Mahatma Gandi Güney Afrika ve Hindistan’daki hayatı boyunca verdiği mücadele ile sadece kendi halkının değil, hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında azmi, inancı, eşitlik, hak ve haysiyet mücadelesi ile birçok insanın aklında ve gönlünde yer etti. Tüm yaşamını ezilen sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye, sosyal adaleti sağlayıp ırkçılık ve sınıfsal ayrımı reddetmeye,  bir özgürlük mücadelesine adayan Gandi’nin hayatı ve eylemleri tarihin en değiştirip dönüştürücü ve inatçı liderlerinden biri olarak kendinden sonraki pek çok lidere de ilham oldu.

Genel yayın yönetmeni olduğu kültür, sanat ve edebiyat dergisi Masa’daki biyografi yazılarından da tanıdığımız Gamze İyem’in geçtiğimiz haziran ayında Destek Yayınları aracılığı ile ilk biyografi kitabı Mahatma Gandi- Sevgi Dünyadaki En İncelikli Güçtür okurları ile buluştu. 

“Bu kitap, Gandi’nin öz yaşamıyla ilgili değildir sadece. Hayatta olduğu sürece yapmaya çalıştıklarının bir versiyonu, sevgi dilinin yeni bir çağda yeni insanlara ulaştırmak için hazırlanmış bir örneğidir. Kısacası, onun bugüne uzanan sesidir.” diyor İyem kitabının ön sözünde.

Son yıllarda Gandi’nin yaşadığı coğrafyayı suyolu yapmış, Rajastan’dan Kerala’ya  Hindistan’ı dolaşmış,  zaman zaman Gandi’nin ayak izlerini de takip etmiş biri olarak ben de o sesin yeniden peşine düştüm.  İyem ile kitabının hazırlık sürecinden, biyografilerden, şiddetten,  içinden geçtiğimiz sürecin yayıncılığa etkisinden ve Gandi’den konuştuk.

O sesi size de ulaştırabilmek dileği ile…

“Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset, vicdanı sollayan eğlence, çalışmadan zenginlik, bilgili ama karaktersiz insanlar,  ahlaktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisini alt plana itmiş bilim, özveriden yoksun bir din anlayışı.” diyor Gandi. Bugün yazar yerine yazan, okur yerine müşteri, eleştirmen yerine kitap tanıtımcısı ile popüler kültürün piyasalaştırdığı bir edebiyat, sizce zihnin duvarlarını genişletip bizi bu yok oluşlardan nispeten de olsa alıkoyacak güce sahip mi?

Değil elbette. Tam tersine, Gandi’nin bahsettiği değerleri yok oluşa sürükleyen şeyler saydıklarınız. Edebiyatın, siyasetin, bilimin, ahlakın ve din anlayışının günümüzde yayıncılık sektöründe, olması gereken değerlerinin çok daha altına çekilerek basitleştirildiğini düşünüyorum. Direkt isim vermemiş olayım ama “korona” adına kitaplar yazılıyor bugünlerde. Bunlar bilim insanları tarafından yazılmıyor, ekonomik gelir elde etme ve konunun popülaritesinden yararlanma kaygısı taşıyan kişiler tarafından. Örneğin okur bunlardan birini okuduğunda ve içindeki hurafeleri gerçek sandığında, bilime ve bilimsel verilere olan inancının zedelendiğini düşünüyorum. Aynı şekilde birçok konuda yazılmış ve ana kaygısı satış olan her basılı kaynağın; ahlak, insan sevgisi, siyasi vb. tüm başlıkların değerini zayıflattığını gözlemliyorum. Nispeten bir kurtuluşa ben inanmıyorum. “Okusun da ne okursa okusun, en azından bu kitaplar sayesinde bir şeyler okur hâle geldi insanlar…” vb. görüşlere katılmıyorum. Ülkemizde her geçen gün yıllık kitap satışı artıyor, bu gerçek. 10-20 yıl önce mümkün değildi ama dijital mecraların da erişim avantajıyla bir milyon adet satış rakamını çok kısa sürede gören kitaplar oluyor. Bu da sadece Kültür Bakanlığı’nın bandrol satışlarına bakarsak, “Türkiye her geçen gün daha fazla okuyor,” sonucunu yaratıyor. Ancak toplumumuzun; ahlak, bilgi, vicdan, insan sevgisi gibi sorunuzda bahsettiğiniz değerlerini incelediğimizde düşüş var. Demek ki mesele okumak değil, neyi okuduğun.

1929 yılında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve Nazi işgali sırasında bir evin oldukça küçük bir yaşam alanında saklanan ve iki yıl boyunca yaşadığı her şeyi kayda geçen Anna Frank’ın Günlüğü beni en çok etkileyen otobiyografik romanlardan biridir. Sizin severek okuduğunuz otobiyografik/ biyografik romanlar hangileri?

Mina Urgan’ın “Bir Dinozorun Anıları” ve Adolf Hitler’in “Kavgam”ını çok sevmiştim otobiyografik eser olarak. Biyografi olarak İş Bankası Kültür Yayınları’nın biyografi serisinden yayımlanan tüm çeviri eserlere hayranım.

“Birçok biyografi, kahramanları hakkında olduğu kadar,  yazarları hakkında da bir şeyler anlatır. Bu anlamda, bilinçli olsun veya olmasın neredeyse bütün biyografi çalışmaları otobiyografik özellikler taşır.” diyor  Simone Lässig. Siz ne dersiniz bu konuda?

Katılmıyorum bu görüşe. Biyografi yazarken bir kişiyi konu alıyorsunuz, bu her zaman sizin seçtiğiniz kişi olmak zorunda da değil. Birçok farklı edebiyat dergisinde biyografi çalışmaları yapmış biri olarak size yayın kurulu ya da yönetmeni tarafından verilmiş bir kişiniz oluyor. Ona ideolojik bağ beslemenin de ötesinde, sempati duymak zorunda bile değilsiniz. İnceliyor, araştırıyor ve sonunda onun duygu durumuna kendinizi getiriyorsunuz. Yaşam öyküsündeki bilgilerin dışında elbette düşünce dünyasını da irdeliyorsunuz ve bu konuda da bu kişinin bakış açısıyla bakarak oluşturulmuş bölümler yazıyorsunuz. Onun baktığı gibi bakıyorsunuz dünyaya, ki böyle olmazsa onu yeterince anlatamazsanız. Ama o siz değilsiniz ve bu geçici bir durum, tüm hayatınızı onun gibi düşünerek geçirmeyeceksiniz. Başka bir gün başka bir kişiniz oluyor ve siz bu defa ona benzemeye başlıyorsunuz süreç boyunca. Gandi’yle kendimi %40 falan özdeşleştirebilirim mesela, birçok temel konuda onun zıttı düşünüyorum. Masa Dergi’de dosya konusu yaptığım bazı kişilerde %5 ortak paydam olanlar vardı. Okur bunu asla anlamaz, bu sadece bir iş.

Dünya edebiyatına baktığımızda Plutarkhos, biyografi türünün öncüsü olarak kabul edilir. Türün bugünkü anlamı ile ilk örnekleri Avrupa’da 17. yüzyılda verilmiş. Modern biyografi Batı’da yazıldığı dönemden bugüne hep çok ilgi gören bir edebî tür olmasına rağmen Türkiye’de bugün bile hayli geride. Sizce bunda türe ilişkin teknik bilgi yetersizliği, kaynak sıkıntısı yanında Osmanlı’dan miras “mahremiyet” hissinin ve kapalı toplum yapısının da etkisi var mı?

Osmanlı’dan kalan birçok konu kültür, sanat ve edebiyatımızın gelişmemesinde büyük etkiye sahip. Buna mahremiyet konusu da dâhil diyebiliriz belki ama bu küçük bir alan kapsar bence. Kişilerin meslek hayatlarının ön planda tutulduğu, bilimsel ve akademik çalışmalarının, edebî eserlerinin vb. ana konsept olarak belirlendiği biyografilerde kendimizi geliştirebilirdik. Bu durum mahremiyet duygusunu da zedelemezdi sanıyorum. Bizdeki asıl sorun bence bencillik. “Kişisel gelişim” konusu dünyada öncelikle öne çıktı ama biz bunu almakta, kendimize uydurmakta ve birçok dünya ülkesinde gördüğünden çok daha büyük ilgi göstermekte hiç geri kalmadık. Kendimizi geliştirmek, en başarılı olmak, en parlak görünmek gibi “en”lere sahip olmak olduğunda konu saldırıyoruz. Bunu tabii bu türdeki kitaplardan okuyarak başaracağımızı zannetmemiz bence çok büyük yanılgı ama bu konu sizin sorunuzun çok dışına çıkmamı gerektireceği için girmeyeyim. Biyografinin ülkemizde ilgi çekmemesinde, kendimizden daha başarılı hayatlara tahammülsüz olmamız, mahremiyetten daha büyük pay sahibi bence. Başkalarının başarılı hayatlarını öğrenmek ve deneyimlerinden yararlanmak gibi bir eğilimimiz yok bizim. Birçok konuda “en iyisini ben bilirim” duygumuz, yani başta bahsettiğimiz bencilliğimiz bence önemli bir sebep. Ülkemizde bir biyografi eseri başarılı olacaksa, kahramanının ölmüş ölmüş dirilmiş olması gerekiyor. Yani dramdan beslenen hikâyeler seviyoruz biz. Ya da kahramanı çok seviyor olmamız lazım, zaten ünlü ve başarılıysa onun hayatını merak edip okuruz. Ama dünyada böyle değil, herhangi bir bilim insanının, sporcunun, bir siyasi liderin hayat arkadaşının biyografisi çok büyük ilgi görüyor. Bizim toplumumuz böyle isimlerin kitaplarına ilgi göstermez, ondan öğrenecek bir şeyimiz yoktur çünkü bizim.

Biyografide konu, inançları, eğitimi, yetişmesi ve onu inşa eden arka planı ile insan olduğu için, biyografinin tarihin disiplinler arası çalışmalara en yatkın alanlarından birisi olduğunu ifade edebilir miyiz? Sizce geçmişi anlamada biyografilerin yeri nedir?

Tabii ki yeri çok kıymetli. Biyografi sadece konu edindiği kişinin hayatına ışık tutmaz, o kişinin yaşadığı döneme de ışık tutar. Dönemin sosyolojik bir analizidir, kişinin içerisinde bulunduğu alan ne ise o alanın analizidir. Örneğin ben sözel ağırlıklı bir eğitim aldım ama Albert Einstein biyografisi okuduğumda fizik konusunda bilgi sahibi oluyorum. Gandi’nin biyografisini okuduğunuzda Budizm’i öğrenecek okurlar. Hindistan’ın coğrafi yapısını öğrenecek, yeme-içme ve kültürel alışkanlıklarını öğrenecek. Bence çok önemli bir tür biyografi. Geçmişi anlamada da tarihî eserlerden sonra en önemli tür diyebiliriz.

Şiddetsizlik (Ahimsa) ve şiddet dışı direniş (Satyagraha) kavramları Gandi’nin yaşam felsefesinin temelini oluşturuyor. Son zamanlarda giderek daha fazla gündemimizde yer alan doğaya, hayvana ve özellikle kadına yönelik şiddete ilişkin ne söylemek istersiniz?

Gandi’nin şiddetsizlik ilkesi dünyada eşine rastlanmayan bir ilke. Bundan öğrenecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Onun bu felsefeyi seçmesindeki, hatta keşfetmesindeki süreçleri kendi hayatımızda uzun uzun düşünmek ve bu konuda ne kadar çok Gandi’ye yaklaşabilirsek o kadar çok yaklaşmamız gerekiyor tüm insanlık olarak. Ülkemizde ise; doğaya, hayvana, kadına, çocuğa aklınıza gelebilecek her şeye karşı şiddet eğilimimiz çok yüksek. Hatta eşyaya bile… Geçenlerde bir mobese kamera kaydı olarak internete düşmüş bir video gördüm, bir kişi otobüsü kaçırmış ve otobüs durağının camlarını yumrukluyor. Bayağı ciddi ciddi saldırıyor cama, yoksa sakinleşemeyecek, içindeki öfkeyi atmadan normale dönemeyecek. Bu çok enteresan bence. Biz öfkesini kontrol edemeyen bir toplum olarak şiddet göstermeye çok yatkınız. Ve maalesef, konu canlı olduğunda da vicdanımız ön plana çıkıp bu öfkemizi kontrol edemiyor. Yeryüzündeki en zor şeylerden biri olmalı bir canlıya zarar vermek ve canını almak. Olayın büyüklüğüne bakar mısınız, yaşama hakkını elinden alıyorsunuz… Bu ancak canilerin yapabildiği bir şeydir ve canilik psikolojik bir hastalıktır. Ama bizim toplumumuzda böyle değil, herkes birilerini öldürebilir seviyede. Birkaç ay önce Muğla’da bir kadın cinayeti oldu siz de biliyorsunuz, katilin restoranı var ve komşusu olan herkes, “Çok iyi bir insandı, eşine ve çocuğuna bağlıydı,” benzeri şeyler söyledi. Yani o kişi psikolojide tanımlandığı gibi “cani” özellikleri taşımıyor böyle bakarsak. Öfke kontrolümüzün olmaması ve yine biyografi kitaplarına göstermediğimizin özenin sebebi olarak söylediğim bencillik, bence bu cinayetlerde ya da şiddetlerde ana sebep. Birçoğu kıskançlıktan ve sonucunda “en çok beni sevsin, benden başka kimseyle ilgilenmesin, benim değilse ölsün, yok olsun” duygusu çıkıyor ortaya. Ben psikolog olmadığım için bir canlıya karşı bu kadar kolay kaba kuvvet göstermemizin sebeplerini asla anlayamıyorum. Ne kadar öfkelenirsen öfkelen, sana karşı ne yapmış olursa olsun canını almak ya da fiziksel onarılmaz bir kusura yol açmak seviyesi nasıl bir seviyedir, insan bu aşamaya nasıl gelir asla idrak edemiyorum. Her aklı, fikri ve vicdanı olan insan gibi söyleyebileceğim en temel şey; hiç yaşanmamalarını dilerim. Bir edebiyatçı olarak da bu konunun çözümü için inandığım en temel şey ise, okumak. Romanlar ve kitaplar bizi kendimizi tanımak konusunda yetiştirir ve kendini bilen kişi de bir başka canlıya karşı şiddeti tercih edemez gibi geliyor.

30 Haziran 1948’de yani bağımsızlığın ilanından tam bir yıl sonra dindar bir milliyetçi tarafından üç el silahla vurularak öldürülen Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin lideri Gandi’nin doğumunun 150.yıl dönümünde küllerinin bir kısmı çalınıyor. (Bapu Bhawan Anıtı) Hırsızlar anıtta bulunan Gandi fotoğrafı üzerine boyayla “hain” yazıyorlar. İnsanın kendi gibi düşünmeyene, ötekine tahammülsüzlüğü üzerine ne söylemek istersiniz?

İnsanın kendi gibi düşünmeyene tahammülsüzlüğünün en güzel örneği de Gandi’nin kurban gittiği cinayet. Katili, yıllarca büyük hayranlıkla sevdiği Gandi’nin, son yıllarda bazı düşüncelerini beğenmediği için onun ideolojiye ihanet ettiğini düşünüyor. Bu ideoloji de aslında Gandi’nin katile öğrettiği ideolojinin ta kendisi, ama işte Gandi dönemin şartlarına göre kendi fikirlerini, bana göre geliştirince katile göre ise değiştirince, ölümü hak etmiş oluyor. Bu çok acı bir son, Gandi’de beni en çok yaralayan şey kendi emekleriyle yetiştirdiği bir düşünce tarafından öldürülmesi. Küllerini çalan düşünce yapısı da katiliyle aynı düşünce yapısı. Hindistan’a ihanet ettiğini düşünüyorlar, sömürgecilikten kurtardığı Hindistan’a… Bu çok anormal bir bakış açısı. Küllerini çalarak da onu cezalandırıyorlar çünkü Budist inancın ölümden sonrasıyla ilgili inançları vs. Uzun konu. Kendi önümüze bakamamamız, tahammül edemediğimiz hataları başkasında görürken kendimizi sorgulamamızdan kaynaklı yine psikolojik bir hastalık bence bu da. Yani aslında bize ne. Gandi’nin küllerini çalan adam, Gandi’nin yaşadığı dönemin şartlarını görmedi bile. Çaldığına göre yeterince okumadı ve öğrenmedi de onun yaşadıkları. İnsanoğlu her konuyu kendisine göre değerlendiriyor. Dönemin şartlarını geçtim, zıt düşünceye sahip olduğunu düşündüğü kişinin başka bir insan olduğu gerçeğini bile yok sayıyor. Çok enteresan. Biz sanırım edebiyatın içerisinde olan insanlar olarak bu konulara çok uzağız. Binlerce roman karakteri tanıyoruz ya, her düşüncede insan var olabilirmiş diye düşünüyoruz. Alışığız yani buna. Yine konu okumamaya çıkacak ama, tahammülsüzlük de cahillikle doğru orantılı bir konu diye düşünüyorum.

Biyografi yazmanın zorlukları nelerdir? Sizce bir hayatın yeniden yazılarak inşasında özellikle etik sorunlar nelerdir? Bize kitaba hazırlanma sürecinizi aktarır mısınız?

Biyografi yazmanın ülkemizdeki en önemli sorunu kaynak eksikliği. Bu türdeki kaynaklar ilgi görmediği için dünyadan yeterince çevirisi yapılmıyor, bu da en büyük zorluğu yaratıyor bizim biyografi yazarlarımız için. Etik olarak ise bazı biyografi yazarlarımızın kahramanlarını kendilerine uydurmaya çalıştıklarını görüyorum. Bazı tavırlarını, düşüncelerini vs. beğenmezse, bunları kendi düşüncelerini de yedirerek revize ediyor. Bence bu çok büyük bir yanlış. Biyografi adı üzerinde, hatasıyla doğrusuyla bu bir başkasının hayatı. Bunun ise bence en büyük sebebi satış kaygısı. Çünkü kahramanlık hikâyelerini seven bir topluma karşı biyografi yazıyorsanız, yazdığınız kişinin hayatını kahramanlaştırma duygusuna giriyorsunuz. Ne kadar başarılı olursa, insanlar bu hayatı okuduklarında ne kadar çok etkilenirse o kadar çok satar. Yazar da etkileyicilik katıyor kendince. Kötü deneyimlerini ya da özelliklerini anlatmasam da olur diyor ve ortaya gerçeklikten çıkmış bir biyografi çıkıyor. Çok biyografi okuyan biri olarak buna defalarca şahit oldum, bence en büyük etik hata bu. Örneğin, Nazım Hikmet’in hayatını okuduğumuz %90 kaynakta temelde âşık ve romantik bir adam var. %50’si komünizm konusuna pek girmiyor çünkü günümüzde, halkımızda büyük bir karşılığı yok. Cumhuriyet rejimine dair görüşlerini yazdığı köşe yazıları da var ama biyografi yazarları buna hiç bulaşmıyor çünkü dokunulmazlığı var Cumhuriyetimizin. Ben de Cumhuriyetimize büyük bir bağla bağlıyım ama bu Nazım Hikmet’in hayatı ve onu yazarken şeffaf olmak zorundayız diye düşünüyorum. Buradan Nazım Hikmet’ten pek hoşlanmadığım sonucu asla çıkmasın, hayatta en çok değer verdiğim sanatçıların başındadır. Bu su götürmez bir gerçek olduğu için, bilerek onu örnek olarak kullandım. O sahip olduğu her düşüncesiyle güzel, 1920’lerde yaşasaydık belki biz de onun gibi düşünürdük bazı konularda, o 2020’de yaşasaydı sahip olduğu birçok düşünceye sahip olmazdı belki… Böyle bakmak ve işlediğiniz kişiye karşı da, okurumuza karşı da dürüst olmanız gerekir diye düşünüyorum. Bir kitaba hazırlanma sürecim de tam da bu konudan dolayı çok uzuyor. Birbirini tekrar eden birçok kaynak okumak zorunda kalıyorum, farklısını bulabilmek ve şeffaf gerçekliğe ulaşmak için çok çok okumak zorunda kalıyorum. Kaynaklarımız maalesef çoğunlukla taraflı. Tarafsızını yazayım derseniz, piyasada bulabileceğiniz 20 kaynak sizin için yetersiz kalacaktır. Bu da benim hazırlık sürecimi uzatıyor, sonra edindiğim bilgileri kendi çalışma yöntemimin filtresinden geçirip alışkın olduğum biyografi yazma tekniğine oturtmam çok uzun sürmüyor. Bu konuya deneyimlendim artık sanırım, en zor kısmı kaynaklar arasından gerçeğe ulaşabilmek.

Sizden ileriki dönemde yeni biyografiler de okuyacak mıyız, bu konuda çalışmalarınız var mı?

Aslında dergilerde yayımlanan biyografileri de es geçmemek lazım. 4000 kelime civarında Masa Dergi’de biyografiler yazıyorum. Sektörümüzde Avrupa’da olduğu gibi çok kapsamlı ve ciltli biyografi kitapları olmadığı için, mevcut kitaplar da 16000 kelime civarında. Dergideki yazılar bunun 4’te 1’iyse bence hiç de az değil. Bir de bazılarının kitabı yok zaten, bu anlamda kıymetli. Örneğin Sezen Aksu’nun biyografi kitabı yok, dergide yazdığım biyografisi birebir kendi anlatımıyla ve kontrolüyle yaptığım bir çalışma ve önemli buluyorum. Yani aslında ben her ay bir biyografi yazıyorum, kitap değil dergide ama yazıyorum. Kitap olarak soruduğunuzu da düşünerek, evet yeni kitap da gelecek. Bu kitabı benden istenen zamandan yaklaşık bir sene sonra yazdım. Tembellik değil de, yoğunluk aslında. Yazamadım, vakit ve alan yaratamadım zihnimde. Sonra pandemi gelip eve kapanınca, şu verilmiş sözümü tutayım dedim. İyi ki de dedim, daha kapsamlı bir çalışma beni de mutlu etti. Kitaba dönüşler de çok güzel oldu. Yeni plan da var. Bu kitabı yayınevine teslim ettiğim gün, ikinci kitap için plan yapıldı. 6 ay geçti üzerinden, ben hâlâ yazacağım… Bu konuda yayınevime mahcubum, onları çok seviyorum ve uzun yıllardır tanıyorum tüm ekibi. Birlikte bir şey üretmekten de her zaman mutluluk duydum. Bana güvenmeleri ve çalışmalar yapmamı istemeleri de çok onur verici. Yeni kitap için çalışmaya başlamadım henüz ama yazacağım. Söz verdim, sözümü tutacağım. Ama ne zaman inanın bilmiyorum. Çalışma şeklimi görseniz inanın acırsınız bana. Haftanın 7 günü, uyandığım andan uyuduğum ana kadar çalışıyorum yıllardır. Ancak hayatımı idame edebiliyorum, ancak istediklerimi kısmen gerçekleştirebiliyorum. Birçok şeye yetemiyorum, hem kendimi yetersiz görüyorum hem de zaman olarak yetişemiyorum. Bir şeyleri yanlış ve düzensiz yapıyor olmalıyım, bunu da sorguluyorum ama hata bende mi, ülkemizin sektörümüze yarattığı darlıkta mı henüz emin değilim.

Koronavirüs salgınının özellikle ilk dönemlerinde birçok yayınevi ve kitap satış siteleri online satış mecralarında büyük indirimler uyguladı, uyguluyor. Öte yandan sizce, ülkemizde halen çok aktif olarak kullanılmasa da özellikle dağıtımda yaşanacak zorlukları düşündüğümüzde bu süreçte e-kitap ve e-dergi için çok geniş bir fırsat penceresinin açıldığını söyleyebilir miyiz?

Ben söyleyemem. Bu çok kadim bir sektör. Matbaa 600 yıl önce icat edilmiş olabilir ama kitapların el yazmasıyla çoğaltılması çok daha eskiye dayanıyor. E-kitap ya da e-derginin elimizde tutarak okuma alışkanlığımızı yenip büyük bir fırsat yakalayacağını düşünmüyorum. Sektörün doğasına da aykırı buluyorum aslında, ben biraz geleneksel zihne sahip biri olabilirim. Beni asla ele geçiremez elektronik yayıncılık, bence insanların büyük çoğunluğunu da ele geçiremez. İki yayıncılık yöntemi birbirinden çok farklı çünkü elektronik olarak makale, söyleşi, inceleme vb. bir şeyler okumak elbette çok kolay ve pratik ama kitap ve dergi… Bence en az yüz yıl, dijital versiyonları basılının yerini alamaz. Sonrasını bilemem, yaşamın akışı bambaşka şeyler getirebilir dünyaya. Fikrimi, tüm biyografi çalışmalarının başkişilerinde olduğu gibi içinde bulunduğumuz dönemi baz alarak değerlendirmek gerekir. 100 yıl sonra biri bu röportajı okuyup “Bak ne diyordun, ne oldu” demesin 🙂 Online satış ise bambaşka bir alan, büyük kolaylık. Bizi çok büyük bir zahmetten kurtarıyor, ayrıca kiradır, sergi alanıdır, personel gideridir gibi sabit giderleri fiziki mağazalardan daha az olduğu için ürün fiyatlarında indirim sağlıyor. Alıcısına zaman da kazandırıyor, daha ne olsun. Bence online satış verimli ve artarak büyüyecek bir sektör.

Önce pandemi sonra deprem nedeniyle; korku ve endişelerimizin arttığı, zaman zaman insana ve yarınlara olan inancımızın zedelendiği, ekonomik sosyolojik ve psikolojik olarak zorlandığımız bir dönem yaşıyoruz. Sizce bu süreç kişisel ve kolektif farkındalığa, özellikle sanat ve edebiyat alanında yapısal dönüşümlere alan açabilir mi?

Tabii ki açar. Sanat ve edebiyat zaten tarih boyunca bu tür süreçlerle ivme almıştır. İkinci Dünya Savaşı büyük bir yıkım olmasının yanında, sanata ve edebiyata büyük katkı sağlamıştır. Dönemi yaşayan ve üreten kişiler için değil elbette, onlar bu katkıyı göremeden hayattan ayrıldılar ama bugün biz bu katkının faydasını görüyoruz. Deprem, salgın, savaş adı ne olursa olsun, insani duygu durumumuzu hareketlendiren şeyler. Vicdanımızın yerini böyle olaylar karşısında çok daha güçlü fark ediyoruz. Örneğin; İzmir’de göçük altındaki bir kişinin haberini duyduğumuzda ya da kurtuluşunu gördüğümüzde duygularımız pik yapıyor. Acı ya da sevinç olabilir, fark etmez ama pik noktaya ulaşıyor. Sanatın her disiplini de duygudan beslendiğine göre, üretim de yaratıcılık da artıyor böyle durumlarda. Tüm yaşam şartlarımız çok iyi ya da olağan olursa esas, üretim ve yaratıcılık düşüyor. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Bugün büyük romanların, görsel ve işitsel sanat eserlerinin yaratılış süreçlerini incelediğimizde bunu görebiliriz. Victor Jara mesela şahane bir örnek, yaşadıklarını yaşamasaydı o gitardan öyle notalar çıkar mıydı?.. Bence bu küresel salgın da, bugün hakkında yazılan ticari kaygılı kitaplar konu dışıdır, birkaç yıl sonra gerçek meyvelerini vermeye başlayacak. İnsanlığa bugünlerden önemli eserler kalacaktır diye düşünüyorum.

Gamze İyem; 1989 yılında Denizli’de doğdu. 2008 yılından itibaren dergi ve gazetelerde öykü, inceleme ve biyografi yazıları yazmaya başladı, söyleşiler yaptı. Çeşitli roman ve öykü kitaplarında editörlük görevini üstlendi. 2014 yılında edebiyat dergisi editörlüğü görevine başladı. 2016 yılından bugüne kültür, sanat ve edebiyat dergisi Masa’da genel yayın yönetmenliği görevini sürdürüyor. Mahatma Gandi biyografisi, yayımlanan ilk kitabıdır.