Vernon – Şöyle bir uğradığın için sağ ol. Belki birbirimizi tanımak için böyle buluşmalar yapmayı sürdürebiliriz. Bir akşam çorba sipariş ederiz, sonraki akşam içeriz, bir başka akşam ana yemeği söyleriz ve sonraki akşam gelir..”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Neil Simon’ın yazdığı ve Yeşim Gökçe’nin ustalıkla dilimize çevirdiği “Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar” adlı müzikali geçtiğimiz haftalarda seyirciyle buluşturdu. Ersin Umulu’nun yönettiği eser, 1978’de yazılmış olmasına rağmen sıcaklığını, tazeliğini yitirmemiş gerçek bir Broadway müzikali aslında. Söyleniyor ki; müzikalin bestecisi Marvin Hamlisch ile şarkı sözlü yazarı Carole Bayer Sager’in gerçek hayatta yaşadıkları aşk hikâyesinden esinlenilerek kaleme alınmış,“ Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar”.

Oyunda şöhretli, ancak bir o kadar da duygusal anlamda takıntılı Vernon ile ona hayran, yetenekli, fazlasıyla uçuk kaçık bir söz yazarı olan Sonia’nın iş birliği ve fırtınalı ilişkileri anlatılıyor. Bu renkli macerada kahramanlarımıza içlerindeki ‘Öteki ben’ler de birbirinden güzel ve etkileyici şarkı, danslarla eşlik ediyor. Egolar çarpışıyor, arzular birbirine karışıyor. Tutkular, kuşkular, evhamlar da. Unutmadan, tıpkı Godot gibi her an çıkıp gelivereceğini düşündüğümüz bir de Leon var.

Danslar, harikulade şarkı sözleri, renkli ışıklar… Bir gece kulübünde hissediyor izleyici kendini zaman zaman. Her detay özenli biçimde ele alınmış, hiç bir şey rastlantıya bırakılmamış belli ki. Ersin Umulu, her şeyden önce, çok iyi özümsediği teksti, niteliği gözetme çabasını da katarak çok katmanlı, olabildiğince yankılı bir anlayışla sahneye taşımış. Nasıl oldu bilmiyorum Butterflies are Free’yi hatırladım bir an. Jill Tanner ile Sonia arasında bir kan bağı vardı sanki. Vernon kısmen de olsa, Don Baker’ı çağrıştırdı bana.

Vernon – Ancak şunu iyi biliyorum ki,bu kişilik çatışması ile birlikte ya da bir arada çalışabilmemiz mümkün değil. O bir kıvılcım, ben de bir kıvılcım; iki kıvılcım yangın demektir..

 

Müziğini Marvin Hamlisch’in, müzik düzenlemesini Orçun Tekelioğlu’nun, dramaturjisini Arzu Işıtman’ın, sahne tasarımını Eylül Gürcan’ın, kostüm tasarımını Gamze Kuş’un, ışık tasarımını Kemal Yiğitcan’ın, koreografisini Köksal Ünal’ın, efekt tasarımını Nesin Coşkuner’in yaptığı, fotoğraflarını Nesrin Kadıoğlu’nun çektiği, “ Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar” da; Ali Mert Yavuzcan, Özge Özder, Köksal Ünal, Evrim Artut, Müge Gülgün ve Çağrı Büyüksayar rol alıyor.

Altını çizerek belirtmek istiyorum ki; Eserin yorumunu son derece etkin bir biçimde vurgulayan, atmosfer yaratıcı, boyutlandırıcı, yaşar kılınan karakterlerin ruh hallerini tüm sahiciyle izleyiciye yansıtan üstün oyunculuk performanslarının yanısıra, ışık düzeni, kostüm,sahne tasarımı ve reji anlayışıyla da, sezonun ilgi toplayacak, mutlaka görülmesi gereken yapımlarından biri .hiç kuşkusuz, “ Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar”.

Şimdi düşünüyorum da, Ersin Umulu’nun dediği gibi : “ Sonia ve Vernon, birlikte üretirken yakaladıkları uyumu özel ilişkilerine taşıyabilecekler mi ? ‘ Ben’ demekten vazgeçip, ‘ Biz’ olabilecekler mi ? Ve asıl mesele : Sevginin ateşi, ego denen buz dağını eritebilecek mi ? Bütün bu soruların yanıtı : “ Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar”da. Şimdiden yerinizi ayırtmayı unutmayın, olmaz mı ? .

Özge Özder, bir kez daha bir duygudan diğerine geçişlerdeki tüm ayrıntıları, en gerçekçi biçimde canlandırırken, beden diliyle de bütünleştirdiği sesini çok başarılı bir şekilde kullanarak, “Gizli Oturum”, “ Oyun”, “ 12.Gece”, “ Müziksiz Evin Konukları”nın ardından yine belleklerde yer edecek ustalık düzeyinde bir oyunculuk sergiliyor. Ersin Umulu rejisini değerlendirdiğimizde, müzikali sahneye taşırken, her türlü gereksiz detaydan kaçındığını fark ediyoruz, izleyicinin dikkatini özellikle şarkılardan kopartmamasını sağlamış, ayrıca teksti 2017 yılına taşıyarak da sahicilik duygusunu çoğaltmayı başarmış. Dahası, sahnede görsel anlamda harika bir illüzyonun oluşmasına imkan tanımış. Müzikalin çerçevesini tam olarak belirleyip, kesintisiz akışlar ortaya koyarak, şarkı, dans ve tekst arasındaki bütünleyici ilişkiyi en yalın biçimde kotarmış. Sonuçta Neil Simon’a yaraşır bir yapıma imza atılmış, kutlamaktan başka ne söylenebilir ki zaten?

Oyun sonrası Ersin Umulu’ya ilk yönelttiğimiz soru : “ Neden ‘Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar’ ? ” oldu.

– İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda uzun süredir, Broadway müzikali tarzında bir çalışma yapılmıyordu. Aklımda böyle bir proje vardı epeydir. Neil Simon’ın eserini okurken çok heyecanlandım ve neredeyse o anda cast’ı Özge Özder ve Ali Mert Yavuzcan olarak belirledim. Her ikisi de, gerçek müzikal oyuncuları… Ayrıca sınıf arkadaşları. Dahası, bizi üçümüz çok iyi dostlarız ve koç burcuyuz… Bu olumlu enerjinin oyuna yansıyacağından hiç kuşkum yoktu. Zaten öyle de, oldu. Özge Özder daha teksti okur okumaz ‘Sonia Walsk, benimdir’, diye aradı. Yani herkes rolünden hoşnuttu ve provalara bu ruh haliyle başladık.

Koreografi, şan, tekst, bildiğiniz gibi ayrı ayrı çalışıldı. Önce piyano eşliğinde şarkılar geçildi, ardından orkestra devreye girdi… Saatler, günler boyu sürdü provalar.. Tam tamına iki ay ve on gün sonra da perdemizi açtık.

Öncelikle, bir konuda klasik müzikal anlayışının dışına çıkmaya özen gösterdim. Oyuncu repliği bittikten sonra bir an durup şarkısına başlamadı… Tam tersine, herhangi bir ses değişikliği yapmadan, konuşurken usulca şarkısına geçti. Bu arada şarkı sözleri orijinal metinden üç kez tercüme edildi ve müziğe en uygun biçimde eklenmesine özen gösterildi.

İki ayrı Sonia ve Vernon var oyunculara eşlik eden, dünyada da böyle mi sahneleniyor bu müzikal ?

-Neil Simon bu tercihi rejisöre bırakmış. Örneğin, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, geçtiğimiz yıllarda, iki kişi olarak sahnelemişti. Biri mesleğinin zirvesinde, diğeri umut vaat eden kahramanlarımızın iç benlerini de eklemeyi uygun gördüm. Dikkat ettiyseniz, saygıyı ve belli bir mesafeyi her defasında korumasını bilmiş, temiz insanlar Vernon ve Sonia. Ve aslında, çalınan hepimizin şarkısı… İlişkilerimizin, aşklarımızın, yenilişlerimizin, yeniden başlayışlarımızın, tutkularımızın şarkısı. Dahası, kuralmış, statüymüş bütün bunları yerle bir eden bir şarkı mırıldandığımız… .

 

Müzikalde bazı hoş sürprizlerle karşılaştık.

– Evet, Lady Gaga, Elton Johns, değil mi ? Özde oyun iki kahraman arasında geçiyor, renk ve hareket katmaktı çıkış noktam .Zaten minimal dekor anlayışını uygulamıştık. Mesela,Vernon’un rezidans dairesinde bir koltuk, bir piyano vardı. Renksiz, sıkıcı bir ortamdan, bir anda gece kulübü sahnesine geçiş yapılıyor. Lazer ışığı, dj kabini, görünür hale gelen orkestra elemanları, garsonlar filan. Oyun boyunca, tekerlekli sandalye, oyuncak peluş ayılar, tepsi ve aynaları, yani tüm aksesuarları dans ettirdim.

Hayalini tam olarak gerçekleştirebildin mi ?

– Evet, diyebilirim. Seyirciyle birlikte izlerken bunu daha net gözlemleyebiliyorum. Örneğin, geçen hafta saat on beş seansında yaşlı bir grup ve gençler vardı salonda, oyun bittiğinde herkes ayağa kalktı, benzeri az görülmüş bir coşkuyla alkışladı dakikalarca. Anladım ki değişik yaş grubu izleyicinin kalbine dokunmayı başarabilmişiz ekip olarak. Bu arada açık yüreklilikle belirteyim ki, hiçbir zaman şu oyunu iyi yönettim diyemem. Çünkü hep daha da ötesi, daha iyisi vardır. Olacaktır. Olmalıdır da.

 

O şarkıların, repliklerin, dansların içinde buluverdik suretimizi…

– İşte bu… Hepimizin yaşanmışlıkları, hatıraları, örtük ya da açık ifade edilmiş duyguları var bu saydıklarında Pınar. Sadelik ve içtenlik var. Geniş bir renk paletinde sunulan güzel hisler, coşkular var. Sahnede anlatılan biziz çünkü. Korkusuzca kendimizle baş başayız orada. Sevginin, umudun, aşkın dokunduğu yerden filizlenen güzellikleri ıskalamadan yaşama zamanını fısıldayan o şarkıyı beraber söylemeliyiz artık, diyorum.

Ersin Umulu’nun, tüm tekst içinde imzasını en koyu biçimde attığı sahneyi sorsam…

– Vernon’un ikinci perde beşinci sahnedeki repliği diyeceğim : ‘ Dürüst olmamı ister misin, Sonia ? Beni çok korkutuyorsun. Seninle rakip gibiyiz. Bana son sekiz dizenin iyi olmadığını söylediğinde, işi gücü bırakıp dört yıllığına Juilliard’a müzik okuluna geri dönmek istedim. Çünkü aklımı karıştırıyorsun, kim olduğumu unutuyorum.’

 

Ersin Umulu’ya son olarak “Pembe Kadın”ı hatırlatıyorum… Hatta hayalimdeki “ Pembe Kadın” kadrosunu da…