Üstü biraz aşınmış subaplı futbol topunu kardeşleriyle birlikte kaldığı odasının elbiselerini gelişigüzel fırlattığı bir köşesinden aldı, dışarı taşmış memesini suni deriden kılıfın içine doğru iteledi ve evden çıktı. Arkadaşlarından da getiren – plastik veya meşin – olurdu muhakkak ve hiç topsuz kalmazlardı. Bunun yanı sıra kendisininkinin yanında ve ona ait olması gerçek bir güven duygusu veriyordu.

Maç için belirli bir zamanları hiç olmamıştı. Mutlaka yatırıldıkları öğle uykusuna dalmadıkları, yemekte ve denizde bulunmadıkları her zaman dilimi – ha bir de resimli mecmualara daldıkları o kaçış anlarını atlamayalım – bu spor için kullanılıyordu. O gün dışarı biraz erken çıkmak için annesinden izin almıştı. Minyatür kale – ismi kim buldu acaba ? – maç için yeterli kadro (iki takımın toplam kadrosu ) altı bilemedin sekiz kişiydi. İkişerli takım oluşturdukları bile olurdu bir an önce oyuna geçebilmek için. Yeterli sayıya ulaştığın anda irili ufaklı taşlarla kaleler kurulur ve doyumsuz koşuşturmaca başlardı. Bağrış, çağrış, ter ve heyecandan ibaret başka bir dünyaya giriş yaparlardı. Genelde ileriki yaşlarda da devam edecek bu tutkuyu kızlar, kadınlar hemen hiç anlayamayacaklardı.

Bayırdan aşağıya indi ve top sahasının karşısında, sımsıkı tuttuğu topu kucağına alarak kaldırım kenarına oturdu. Elbise pislenecek mi, ütüsü bozulacak mı diye düşünülmediği yaşlardaydı. Saat üç civarı olmalıydı. Denizden nefes nefese gelmiş, yemeğini yemiş ve futbola hazır olarak bekliyordu. Rüzgarın getirdiği başta çam ve anason olmak üzere tüm aromaları içine çekti. Tepeköy boştu bu saatlerde. Büyükada’nın doğanın seslerini iyice duyabileceğiniz saatleriydi. Çoğu aile denizdeydi henüz. Bu beldedeki şölen akşam altı sonrasında başlar ve gece yarılarına kadar devam ederdi. Işıktan gözlerini kırpıştırdı. Belli ki genç bir kedi uyuşuk uyuşuk önünden geçti. Bir başkası bir duvarın dibinde güneşleniyordu.

Sonra top sahasının karşısındaki bayırda sürekli oturulmaktan otları neredeyse yok olmuş bir bölgeye uzandı. Etrafı sağdan sola, soldan sağa bir süzdü ve gözlerini biraz dinlendirmek istedi. Uyku hissi tatlı bir şekilde geliyordu. Bir taraftan gülümseten bir rüya içinde yol alırken doğanın tüm sesleri de, kuşların aralıksız cikciklemesi, eşeğin birinin acele eder gibi anırması, uzaklardan bir horoz ötüşü gibi, dışarıdan zihnine doluşuyordu. Ve mutluluğu ve güveni sağlayan bu ses parçacıklarına bir takanın kesintisiz motor sesi eklendi. Nedenini hep merak ederdi ses ve huzur arasındaki bağın. Sonra, başka bir mırıltı uykusunun arasına sızdı, uyku uyanıklık arasına geçti, belki alıştıklarından farklı olduğunu hissetmesinden olacak ses gözlerini açmasına sebep oldu. Fısıltı gibiydi aynı zamanda. Tatlı uykunun açmakta zorlaştırdığı gözleriyle yerinden kalkmadan sadece başını döndürerek kaynağını araştırdı. Tepeköy’ün muhteşem tenhalığında ses kısık da olsa fark edilmeyecek gibi değildi.

Uzandığı yerden sol tarafına doğru döndü. Şaşkınlık içinde biraz doğruldu ve toparlanmak ihtiyacını hissetti. Ne yapması veya yapmaması konusunda en ufak fikri olmaksızın bakmaya devam etti. Anlatılmaz bir müdahale hissi duyuyordu. Onlar adınaydı bu his. Başlarına bir şey gelmesin diyeydi. Sadece kendisi değil bir başkası da kolay kolay çözüm bulamazdı muhtemelen. İzlediği görüntü gerçekten de çok garip ve ürkütücüydü. Yanlış bir yere yerleştirilmiş bir tablo benzeri diye niteleyecekti bunu yıllar sonra.

Gördükleri iki küçük çocuktu. Biri kız, diğeri erkek. Yakından birisinin bile ne dediklerini anlayamayacağı şekilde fısır fısır, sakince birbirlerine bir şeyler söylüyorlardı. Bir sır saklamaya da benziyordu anlaşılmaz mırıldanma. Daha çok da kendi kendilerine konuşur gibiydiler. Dört ila beş yaşlarında olmalıydılar. Fazla değil. Kız, kısa sarı kıvırcık saçlı, diğeri esmer tenli, koyu siyah saçlı. İkisi de çırılçıplaktı. Daha doğrusu giysilerinin ve çamaşırlarının alt kısmını üzerlerinden sıyırmışlardı. Elbise yığını ayaklarının dibine düşmüştü. Birbirlerine on, on beş santim mesafede dimdik ayaktaydılar ve parmaklarının ucuyla birbirlerine dokunuyorlardı.

Görüntü böylesine sıra dışıydı. Topuna sımsıkı sarılarak sessizce ne olacağını merak ederek onları seyretmeye devam etti. İki küçük, yüzleri ifadesiz, mırıldanmalarını da seyrelterek, işaret parmaklarıyla usulca birbirlerine dokunmayı sürdürdüler. Bir şey keşfediyor veya bir şeyi taklit ediyor ve olabilecek en masum şekilde yürütüyorlardı bu tanıma işlemini.

Birden sokakta birileri gözüktü. Bisikletiyle bir genç çıktı, başka bir evin bahçe kapısından karı koca oranın yerlisi bir çift, bakkal yolundan mayosunu giymiş genç bir adam. Tepeköy sanki bu iki küçüğü izlemek için kalabalıklaşıyordu. Onlar ise her şeyle tüm irtibatlarını kesmiş gibiydiler. Çok ağır hareketlerle , yeni bir şey bulmanın ya da yaratmanın çocuk ruhuna ilişkin dayanılmaz hazzı ve merakıyla dokunma eylemini meraklı bakışlara sunuyorlardı. Dış dünya afallamışken kendi dünyaları gelişiyordu.

Tepeden, mezarlık yönünden bir bağırtı işitildi. Yokuştan apar topar koşarak bir adam indi. Bir evin bahçesinden yine hızla, öfkeli bir şeyler savurarak bir kadın fırladı. İkisi de deli gibi çocuklara doğru koşuyordu. Onların özel alanına hücum ettiler. Ağızlarda küfürleri, irileşmiş göz bebekleri ve içlerinde nedense duydukları utançla. Kadın küçücük kızı yakaladı, belki annesi, teyzesi veya kan bağı olan , olmayan başka bir şeyiydi. Çocuğun dal gibi kolunu tutup hırsla bir tokat attı. Yüzüne kan hızla toplanırken küçük kız şaşkınlığından ağlayamadı bile. Eş zamanda adam da sımsıkı hale getirdiği yumruğunu iki üç kez esmer çocuğun kafasına indiriyor, bu iki yetişkin Tepeköy’ün zarif sükunetini küfür ve lanetlerle buluyordu. Neredeyse sürüklenerek götürüldüler ayrı ayrı yönlere. Azılı mahkumlardı onlar. Seyredenler çoktan iki üç misline ulaşmıştı. En ufak müdahalede bulunulmadı.

Çocuklara saldıran büyüklerden daha anlayışlı olduğunu düşünürdü hep. Masumiyetin katlinin güzel bir örneğiydi. Ayıbı çocuklar değil namus kavramı içinde boğulan büyükler işliyordu. Konuşarak anlatacaklarına, öğreteceklerine, çocukları güzel varlıklara dönüştüreceklerine kendileri ağızlarından salya savuran biçimsiz yaratıklara dönüşüyordu. Ve sevgiden bahsediyorlardı utanmaksızın.

Hep merak etti futbol toplu çocuk, cinayetin nasıl sonuçlandığını.