Friedrich Nietzsche ve onun felsefesi, şüphe yok ki yirminci yüzyıl sinemasının en önemli esin kaynaklarından birisiydi. Orson Welles’den Andrei Tarkovsky’e, Akira Kurosawa’dan Alfred Hitchcock’a kadar birçok sinema dehâsında ve Dövüş Kulübü’nden Napoleon’a, Dogville’den Şeytanın Avukatı’na kadar birçok sinema kültünde Nietzsche felsefesinin izlerine rastlamak mümkün. İşte bu filmlerden, bu yazıya bahis olacak ikisi, Orson Welles’in hayat verdiği Yurttaş Kane (Citizen Kane) ve Harold Ramis’in hayat verdiği Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) eserleri. Bu iki filmde, Nietzsche’nin son dönem felsefesinde belirleyici olan ve onun felsefî dehâsının sınırlarını keşfetmemizde yol gösterici olarak kabul edilebileceğimiz, “Bengi Dönüş” ve “Güç İstenci” kavramlarının etrafında dönen hikâyelere rastlıyoruz. Yurttaş Kane’de karşımıza Nietzscheyen bir karakter çıkarken, Bugün Aslında Dündü’de karşımıza çıkan şey Nietzscheyen bir durum….

Yurttaş Kane ve Güç İstenci

1941 yapımı olan Yurttaş Kane, sinema tarihinin dönüm noktalarından birisi olarak kabul edilir. II. Dünya Savaşı’nın süregeldiği yıllarda can bulan film, tarihsel ve güncel birçok konuyu sorunsallaştırmakla kalmaz, aynı zamanda izleyiciye Nietzscheyen bir bakış açısı da sunar. Başkarakter Charles Foster Kane, küçük yaşlarda, ailesi ile yapılan bir anlaşma neticesinde, bir bankerin inisiyatifinde yetiştirilir. 25 yaşına geldiğinde ise büyük bir servetin sahibidir – ki bahsi geçen servet, dünyanın en büyük altıncı kişisel servetidir. Lâkin Kane bu dehşetengiz servetle pek ilgilenmez, yalnız bir şey haricinde: Küçük bir New York gazetesi, Inquirer. Charles Foster Kane’in yayın yönetmenliğinde Inquirer, kısa zamanda büyük bir başarı kazanır ve bu başarıyı sansasyonelliğine borçludur. Gazete, “hakikati çıplak bırakarak” hem tirajını yükseltir hem de toplumsal bir nefrete nail olur. Kane’in hakikatten taraf olan tavrı idealist bir tavır olmaktan ziyade, güce odaklanmış ve gücünü artırmaya yönelmiş bir tavırdır: Gücün, sevgiyle değil nefretle kazanılacağını pekâlâ bilmektedir Kane. Ve hatta ona “Ne olmak isterdiniz?” diye sorulduğunda, Nietzscheci bir itirafta bulunur: “Sizin nefret ettiğiniz her şey.”

Bu noktada belki de, filmin hikâyesini bir kenara bırakıp Charles Foster Kane’in kişiliğine odaklanmamız gerekir. O, bütün eylemlerini tek bir ereğe adamıştır: Güçlü olmaya ve daha güçlü olmaya. Nietzsche etiğinde bu, “İyi”ye denk gelir, zirâ “İyi nedir? − İnsanda güç duygusunu, güç istencini, gücün kendisini artıran her şey” (Nietzsche, 2014, ss. 9). Kane’in dostu (belki de hiç dostu olmamıştı) Leland, çok uzun zaman sonra, şöyle bahseder ondan: “Onun farklı bir büyüklüğü vardı. … Hayattaki tek inancı, Charlie Kane idi.” Diğer taraftan Kane, aşırıya kaçmaya meyyâl, yapmak istediği şeye bütünüyle adanmış ve gözükara bir imaj sergiler. Ve bu sayede elde etmek istediği her şeyi elde eder. Yine de bütün bu varsıllık içinde, bir yalnızlık gizlidir: “Pek kimseyi tanımam” diyen genç kadına, “Ben çok kişiyi tanırım” der ve ekler: “Sanırım ikimiz de yalnızız.” Buradaki yalnızlık bir güçsüzlüğü değil, bilakis gücü ifade eder.

Öte taraftan Yurttaş Kane, bütüne hâkim bir gizem barındırır. Charles Foster Kane’in, ölmezden hemen evvel söylediği sözcük: Rosebud (gül goncası). Rosebud’ın neye gönderme yaptığı, film boyunca araştırılan asıl şeydir. Biz bu sayede, Kane’in yaşamöyküsünü izleme fırsatı buluruz. Rosebud’ın gizemi bir süre sonra önemini yitirmiştir. “Rosebud” ile Kane’in ne demek istediğini araştıran kişi, en sonunda Kane’e dair şu sonuca varır: “Bay Kane istediği her şeye sahip olmuş ve hepsini yitirmiş biriydi. Rosebud ise, belki de hiç ele geçiremediği ya da kaybettiği bir şey…”

Bugün Aslında Dündü ve Bengi Dönüş

1993 yapımı Bugün Aslında Dündü, tüm zamanların en iyi komedi filmlerinden birisi olarak biliniyor. Lâkin bu film hakkında bilinmesi gereken bir diğer şey, Nietzscheci bir motivasyona dayandığı. Filmdeki başkarakter, bir hava durumu sunucusu olan Phil Connors, yapımcısı Rita ve kameraman ile birlikte, 2 Şubat Dağsıçanı Festivali için, pek gönülsüz şekilde Punxsutawney kasabasına gidiyor. Festival sonrasında geri dönmeye çalışsa da, kar fırtınası nedeniyle geceyi kasabada geçirmek zorunda kalıyor. Talihsiz Phil için bu mahsur kalış, belki de küçük bir dert olarak kalacak. Çünkü yeni uyandığı günün, dünün (yani 2 Şubat’ın) bir tekrarı olması, kulağa çok daha sarsıcı geliyor. Phil’in hiç de hoşnut kalmadığı 2 Şubat gününü, tekrar, tekrar ve tekrar yaşaması; Friedrich Nietzsche’nin “Bengi Dönüş” fikrinin bir karikatürüne benziyor. Phil için 2 Şubat günü, “sonsuz kere yinelenecek”miş gibi duruyor. Phil, ilkin bu fikri reddetmeye çalışsa da zamanla, üzüntüyle bu fikre alışmak zorunda kalıyor. Phil için artık tek sorun, aynı günü tekrar ve tekrar yaşaması değil, nefret ettiği bir günü tekrar ve tekrar yaşaması oluyor. Lâkin bunu atlatması da güç olmuyor. Phil, bu döngüyü fark etmenin ve kabul etmenin insanı nasıl bir güce eriştireceğini kavrar kavramaz, 2 Şubat günü, Phil için âdeta bir oyun alanına dönüşüyor. Tıpkı Nietzsche’nin önerdiği “Bengi Dönüş” fikrini kabullenmenin, yaşamı daha katlanılır kılması gibi.

Gelgelelim Phil Connors, bir süre döngünün keyfini sürdükten sonra, bu döngünün dışına çıkabileceği bir yol aramaya koyuluyor. Son çare, kendisini öldürmeyi deniyor – tekrar ve tekrar. Lâkin ölmek, tıpkı Nietzsche’nin “Bengi Dönüş”ünde olduğu gibi, bu döngüselliği sona erdirmeyecektir. Çünkü yineleniş, canlılığın değil varlığın bir niteliğidir. Phil son olarak bunun da farkına vardığında ve döngünün dışına çıkabileceği bir yol aramaktan vazgeçtiğinde, Nietzscheyen bir olumlamayla “yaşamı tümüyle evetlemeye” başlıyor. Artık başka bir Phil’den söz edilebilir; her şeye rağmen yaşama evet diyen, ölüm arayışından vazgeçmiş ve kendi omuzlarına tırmanarak yükselen bir “üstinsan” prototipi olarak Phil’den. Bu sayade Phil, bambaşka perspektifler keşfeder ve baştan sona etkilemek için çabaladığı Rita’yı, farklı perspektifler keşfetmesinin mucizesiyle kendine çeker. Filmin sonunda ise, Nietzsche’nin öngörmediği bir şey olur – ve bunu ise size bırakıyorum. Ve şu soruyu da: Her gün aynı günü yaşamak zorunda kalsaydınız, ne yapardınız? – Evet, çok geniş bir anlamda, zaten öyle değil mi?

Sonuç:

Görüldüğü gibi Friedrich Nietzsche felsefesi, sinema için eşsiz olanaklar sunuyor. Onun fikirleri, geçtiğimiz yüzyılı ve içinde bulunduğumuz çağı öngörmekle kalmıyor; kehânet ettiği nihilizm, bizi bir dizi hakikatle baş başa bırakıyor. Gerek Yurttaş Kane’de ve gerekse Bugün Aslında Dündü’de gördüğümüz şey, aşırı karakterlerin ve aşırı durumların dahi, Nietzsche’nin bize ilettiği şekliyle “olağan” sayılabileceği. Asla bir gerçeküstücülük sezimlenmiyor burada. Bilakis, kendimizi bu fikirlerin içinde görebiliyoruz. Charles ya da Phil gibi düşünebiliyor, onlar gibi hissedebiliyoruz. Nietzsche felsefesinin etkisini sürdürmesindeki temel burada yatıyor: Böyle olmasaydı, bu fikirler, çağın aşırılığı addedilip tarihe gömüleceklerdi. Oysaki Nietzsche’nin çağı için aşırı olan fikirler, bugün için yadsınabilir değil. Charles ya da Phil ile kuracağımız duygudaşlık, bunu bize tekrar gösterecek…

İyi seyirler.

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.

Kaynaklar:

NIETZSCHE, Friedrich, Deccal – Hıristiyanlığa Lanet, Say Yayınları, 2014.

NIETZSCHE, Friedrich, Şen Bilim, Say Yayınları, 2011.

NIETZSCHE, Friedrich, Güç İstenci, Say Yayınları, 2010.

Groundhog Day (1993), Harold Ramis.

Citizen Kane (1941), Orson Welles.