Belki de tiyatrocu olmak aklında hiç yoktu. Güzel sanatlara yönelik ilgisinden olacak, liseyi bitirdikten sonra İsviçre’ye mimarlık eğitimi almaya gitti. Bir süre sonra Türkiye’ye geri döndüğünde Fransız Filolojisi ve Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümüne devam etti. İşte o yıllarda açılan Gazetecilik Ensitüsü’ne girdi. Üniversite tiyatrosunda ilk amatör çalışmalarını sürdürmeye başladı. Aynı zamanda Yeni Sabah gazetesinin Beyoğlu muhabiriydi. 

Henüz Çılgın Amanda, Tatlı Kaçık, Çıplak Ayak, Delifişek, Paşaların Paşası, Caniko, Pepsi, Çark, Töre, Cennetlik Kaynana’dan yıllar ve yıllar öncesiydi. Ayfer Feray ile İlhan İskender Yılın En İyi Kadın Oyuncusu Ödülü’ne değer bulunacağı günlere de daha çok vardı.

Ayda Bir, Hayat, Akbaba mecmularında yazıyor, tiyatroya olan sevgisi, giderek amansız bir tutkuya dönüşüyordu. Kısa boyluydu, konuşması hafif peltekti. Hatta Haldun Dormen, tiyatroda pek de şansı olmayacağı inancındaydı. Oda Tiyatrosu, Münir Özkul Tiyatrosu’nda çalıştı. Derken Dormen Tiyatrosu’na geçti. Sayısız oyunu dilimize çevirmiş, pek çoğunda da rol almıştı.

Hatırlıyorum; bir Amerikan oyunu olan Tatlı Kaçık o kadar sevilmişti ki. Nisa Serezli yıllar yılı Tatlı Kaçık olarak anıldı. Oyun değil, yorum adapte edilmiş ve Tatlı Kaçık adeta bir efsaneye dönüşmüştü. Tabii, öncesinde Şahane Züğürtler vardı.

Haldun Dormen Sürç-ü Lisan Ettikse adlı anı kitabında Şahne Züğürtler’den şöyle bahsediyor :

“İkinci perdede yeni zengin, hafif görgüsüz, mücevher meraklısı Madame Dupont rolüyle Nisa, sanat yaşamının en güzel rollerinden birini oynuyor ve gerçek bir yıldız olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.”

Ve bir rastlantı; Cahide Sonku’nun Juliana Borderou rolünü geri çevirmesi, Haldun Dormen’in söz konusu rolü yeteneklerini yavaş yavaş keşfettiği Nisa Serezli’ye önermesine neden oldu.

“Fakat Şairin Mektupları’nda olağanüstü başarı kazanan bir tek oyuncu vardı. Yüz on yaşındaki Juliana Borderau rolüyle nefes kesen, şaşırtıcı bir oyun çıkartan Nisa Serezli’ydi bu oyuncu. Korkunç zekası, gözlemciliği ile çok yaşlı eksantrik bir kadını tüm ayrıntılarıyla seyircinin gözleri önüne seriyor, yaşatıyordu. Büyük bir yıldız olduğunu kanıtlamıştı Nisa. Türk tiyatrosunun en yeni yıldızı. Halk her gece ayakta alkışlıyordu onu. ‘Şimdiye kadar neredeydi bu kadın?’ diye soruyorlardı bana. Gazeteler Türk sahnesinin en parlak yeni oyuncusu olarak selamlıyorlardı onu. Nisa bütün bunları zeki zeki gülerek dinliyor, ‘İyi ki Cahide Hanım bu rolün olanaklarını tanımadı. İş sonunda bana yaradı,’ diyordu. Kendi inadı ve zekasıyla kazanmıştı bu zaferi. Bir iki yıl öncesine kadar kimse onu anlamamış, fırsat vermek istememiş, ben bile, sahneye çıkmaması için adeta birlikte direnmiştik. Ama yılmamıştı Nisa. Biliyordu bir gün başaracağını.”

Nisa Serezli’yi kaç kez izledim sahnede. Sahi, bir de Pasaklı Sally vardı, değil mi ? Hani siyah beyaz televizyon günlerinde kalan eski bir tanıdık. Sally’i o kadar güzel seslendirmişti ki Tatlı Kaçık artık Pasaklı Sally olarak da anılmaya başlanmıştı.

Dormen Tiyatrosu’ndan ayrıldıktan sonra, önce Ayfer Feray ile bir tiyatro kurdu. Ortaklık yürümeyince Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu olarak yollarına devam ettiler.

Ankara ve İstanbul seyircisi Nisa Serezli’ye tapıyordu adeta. Şimdi nasıl unuturum Caniko’yu, Paşaların Paşası’nı?

Ekonomik zorluklar… Başarı ödülleri… Alkışlar. Turneler. Organizatörler. Anarşi ve televizyonun boşalttığı salonlarda tiyatro yapma mücadelesi. Birkaç sinema filmi… Birkaç dizi film. Hatta bir iki gazino programı. Yorgunluk. Yılların yorgunluğu… Gönül yorgunlukları.

1992 yılının Ağustos’unda aramızdan ayrıldığında, onu çok özleyeceğimizi biliyordum. Yirmi beş sene geçti bile. Yeni bir Nisa Serezli karışmadı hayatımıza.

“Çiçekleri severdi,” demişti Füsun Önal. “Evi orman gibiydi. Hayvanlara, hele kedilere bayılırdı. Eskiden beyaz bir kedisi de vardı. Benim ‘Karaoğlan’ımı da çok severdi. Yere oturup mıncıklardı onu. Renkli giyinirdi Nisa…” 

Hoş bir tesadüf, NİSA SEREZLİ’Yİ ÖZLERKEN adlı yazımı okuyan oğlu Levent Veziroğlu ile internet ortamında tanıştım. Levent Bey’in annesiyle ilgili anılarından birkaç alıntı yapmak istiyorum şimdi : “Ancak bir rolü vardı ki, sahne arkası ve önünde aynı idi: Tatlı Kaçık. O harika bir tatlı kaçıktı. İnsan seven, kimsenin kötülüğünü istemeyen, elinden geldiğince herkesin derdini dinleyen, sevgi dolu bir insandı. Annemi çok severdim. Tabii, o da beni. Ne var ki, bana ayıracak zamanı neredeyse hiç olmadı. Orta yaşlarıma geldiğimde şöyle demişti. ‘Sana vaktimi ayıramadım, biliyorum. Ama yaşlandığımda, bana bakmanı, hayatını vakfetmeni istemem… Herkes hayatını yaşamalı.’ Evet, aramızda hep tiyatro oldu. Vefatından bir ay kadar önceydi ‘Hayatından, yaşadıklarından memnun musun?’ diye sormuştum. Garip bir biçimde ikimizde ölümün çok da uzakta olmadığını hissediyorduk. ‘Evet, Levent’ciğim, güzel bir hayatı dolu dolu yaşadım. Ve hiçbir şey adına pişman değilim.’ Sonra, bir an durdu ve ‘Yine de, bugünkü aklım olsa babandan ayrılmazdım. Huysuzdu, mutsuzdu ama ben de çok alıngandım canım,’  dedi.”

Nisa Serezli hayatımdaki güzel renklerden biriydi. Perde açıldığında onun telaşla konuşması, oradan oraya koşuşturması… Zaman dururdu sanki. Onu nasıl özlüyorum.

Hele Levent beyin www.anilarim.net ‘de şu anlattıkları beni o kadar etkiledi ki:

“Arsen Lüpen hayranıydı annem. Bilirsiniz, Arsen Lüpen ellili yaşlarına gelip yavaş yavaş enerjisini yitirdiğini hissedince kimseye muhtaç olmamak için ölümü seçmiş. Annemin de son günlerinde adeta kalbini durdurmak istercesine Seferoğlu’ndaki havuza slap slap diye atladığını söylerler…”

Gizli bir intihar mı… Bir başkaldırı mı ? Artık ne önemi var ?

“Annem o gün saat 15.00 civarında beni aradı, hatırlıyorum. İş yerindeydim. ‘Yarım vapuruyla Alicem’i Bostancı’ya yolladım,’ dedi. Alicem benim oğlum, onun torunu. Nasılsın diye sorunca ‘Sıcaktan olsa gerek, biraz zor nefes alıyorum,’ demişti. Son zamanlarda bu tür yakınmaları artmıştı sanki. Zaten o sene Ada’ya da pek gitmek istememişti. Sıcağın kendisine iyi gelmediğini söylüyordu. İki kalp krizi geçirmişti. O halde ‘Olmaz, Tolga çok istiyor,’ diye yanıtlamıştı. Akşam Moda’da Bomonti Çay Bahçesi’nde oturmuş adaları seyrederken, o dönem evli olduğum eşim Naina Jinga usulca omuzuma dokundu. ‘Annen bir saat önce vefat etmiş,’ dedi. Saat 22.00 civarı, Bostancı’dan vapura atladım. Hadi Çaman da aynı vapurdaydı. ‘Söz vermişti bana, ölmeyecekti…’ dediğimi hatırlıyorum. ‘O ölmedi, kalbimizde yaşıyor,’ dedi. Oysa bilmiyordu, ilkokul birinci sınıftayken annemle yaptığımız bir anlaşma vardı. Ölüm konusunda ilk defa korkup ağladığım bir geceydi. Annemden asla ölmeyeceğine dair söz vermesini istemiştim. O da ölmeyeceğine dair söz vermişti bana. Oysa şimdi, annem… İlk gece Büyükada Camii’nde kaldı cenazesi. Ertesi sabah bir yat ile Bakırköy’e götürdük annemi ve o geceyi de Bakırköy Belediyesi’nin morgunda geçirdi. Cenazeyi defin için almaya gittiğimde 100 metreden daha fazla yaklaşamadım… Füsun Önal yanıma gelip ‘Yıkanırken Yasin okumak isterim izin verirsen,’ dedi… ‘Neden olmasın tabii, memnun olurum,’ dedim. O gitti. Derken beyaz gömlekli bir adam geldi. Morgun doktoruymuş. Benim oğlu olduğumu öğrenince bir şeyler söylemek ihtiyacı hissetmiş… ‘İzinde idim… Sabaha doğru morga geldiğimde, yeni gelen cenazelere bir göz atmak için baktım ve gözlerime inanamadım… Nisa Hanım sanki uyuyordu… ‘Buraya hiç uymuyorsunuz Nisa Hanım’ , diye mırıldandım bir an. ‘Evet, o hayat dolu anneniz bizim morga hiç uymuyordu… İnanamıyorum hala,’ dedi ve biraz sonra cenaze arabası hareket etti. Arabanın arkasındaki yazıyı gördüm. Şöyle yazılmıştı: ‘‘MEFTUNE NİSA SEREZLİ.”

Hayat kendi senaryosunu çekmeye devam ediyordu. Elem ve hüzün arasındaki salıncakta kolon vuruyor, gidenleri sadece özlüyorduk. Ama çok özlüyorduk.

“Birden küt diye kapanan buzluğun ses ile kendime geldim. İki kadın beyazlara sarılı küçük bedeni mermer masanın üzerine koydular. ‘Yavaş ‘ dediğimi hatırlıyorum. Sanki canı acırmış gibime geldi.

“Suyu açtı kadınlar. ‘Soğuk olmasın‘ deyiverdim üşüyecekmiş sanıp. Arkama döndüm, Yüksel ablaya bakıp sordum: ‘Dayanabilecek misin?’ Yüzü bembeyazdı. Donuk gözlerle bana bakıp başını salladı. Görümcesini uğurlamaya gelmişti Yüksel abla.
Derken kadınlar beyaz örtüyü açtılar. Yüzü ortaya çıkmıştı. Sanki uyuyordu. Ya da denizden çıkmış da sırt üstü uzanmıştı güneşe. Oysa güneşin yerinde yüksek tavan vardı. Her zamanki gibi mavi göz farları gözündeydi. Belli belirsiz gülümsedim. Canım..
Kadınlardan biri dönüp ‘Ojelerini ve göz boyalarını siler misiniz?’ diye sordu. Hiç silmem mi ? Asetonlu bir pamuk uzattı kadın. Sildim o 33-34 numara ayacıklarının beyaz sedefli ojelerini. Elleri de ne muntazam duruyordu. Yüksel abla ile sildik ojeleri.
Gözlerindeki mavi boyayı da sildim. Sol gözü aralanmıştı. Sanki göz göze geldik. Kapattım hemen gözünü. Az sonra yine aralandı, yine kapattım. Islak saçlarını okşadım. Tatlı Kaçık’ın Opal’ı, Adem ile Havva’nın Cavidan Candan’ı, Dürenev’i ve Pepsicola’sı, Hollywood Bulvarı’nın Lily’si, Hayırdır İnşallah’ın Elmas’ı. Öylece yatıyordu işte mermerin üzerinde sessiz sakin..”

Füsun Önal’ın Nisa… Kadın Demek yazısını her okuduğumda gözlerim dolar. ( Füsun’un Herkese Özgürlük Anne adlı kitabını özellikle öneririm.)

Ve ne vakit, Zincirlikuyu Mezarlığı’na gitsem Altan Erbulak, Mete İnselel’in mezarlarına uğrayıp Nisa Serezli –Tolga Aşkıner’in mezarlarının önünde bulurum kendimi. Füsun Önal ‘ın yukarıdaki ağıtı gelir aklıma. Bir ölümün ardından yazılan en etkileyici yazılardan birini kaleme almıştı Füsun. Nisa Serezli’nin ölümü ardından yazılan bir ağıt, hem de master piece kıvamında bir ağıttır o. Evimde Füsun Önal ‘ın armağanı bir Nisa Serezli fotoğrafı duruyor. Kırmızı bir çerçeve içinde gülümseyen Nisa Serezli. Tatlı Kaçık Opal mi yoksa? 

Caniko’yu düşünüyorum. İç yolculuklarımda, en hasarlı anlarımda yanımda kalan Caniko’yu. O koskoca tavşanı gördüğümü, o tavşanın benim de dostum olduğunu, bir türlü itiraf edemediğimi geçiriyorum içimden. Kim inanır ki zaten? Kendi siperlerimde kan içinde sürüklenirken yanımda hep Caniko’nun olduğunu bir gün anlatabilir miyim herkese, emin değilim.

Ve döndüm Caniko. Hiçbir şey yok şimdi. Kimsesizim. Kimliksizim. Anlıyor musun, hiçliğe çevirmişim yüzümü. Çok eski bir oyunun repliklerine, sepya rengi gölgelerle ıslanmış bir fotoğrafa… Bağışla beni Caniko, tekrar omuzuma dokun. Geldim, de. Beni hiç bırakma. Çünkü tüm geçmiş bir belki artık Caniko. Sen bir belkisin nicedir. Beni o belkilerin birinde bekler misin? Yoksa hatıraları bıraktığı yerde bulamayanlardan biri mi oldun sen de? Cevap ver Caniko. Susma!

Ve sen Tatlı Kaçık OPAL, kedin Victor için söylediklerin hep aklımda : “Bir kedi ile on yıldır yaşıyorum. Biri ile evli olsaydım çoktan boşanmış olurduk….”