Söz biter bazen. Uzun bir sessizlik çöker, hani. Ne aradığınızı bilmeden bir çekmeceyi, bir klasörü aralarsınız. Aynı duygular içindeydim dün akşam. Rastgele geçmiş zamanlarda yazdığım kimi yayınlanmış, kimi yarım bırakılmış, kimi daha sonraki bir çalışma için katlanmış notlarıma göz atarken birden altı sene öncesine ait kısa bir yazıma rastladım. “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” Şimdi çok net hatırlamıyorum ama yirmi kez izlemişimdir sanırım bu oyunu. Alıp götüren, çoktan unutulmuş duyarlılıklarla, hoyratça terk edilmiş zarafet, nezahat kavramlarıyla yeniden karşılaştıran o yüreğe dokunan replikler… Kimisi hala belleğimde, inanır mısınız? 

“Ben fotoğraf çektirtmek istiyorum… Güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf…”

Lavantayla karışık, o saadet duygusuyla koridorda ilerledi adam.

Zorla olsa da gülümsemesi gerekiyordu. Zorla gülümseyişin ne kadar çirkin olduğunu biliyordu aslında. Güzel sevinçli şeyler düşünmeliydi belki de. Fotoğrafçı bir an durdu :
“Özür dilerim, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim,” dedi.
Çünkü, ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde yaşayacak, uzun süre kalacak tebessümlere ihtiyaç vardı. Mesut insanların dudaklarında sabitlenmiş tebessümler… Candan ya da sığıntı.

Hüznün yarısı cebindeydi genç adamın. Öldüğünde sadece 47 yaşındaydı. Ölmek bir son muydu, bir başlangıç mı? Ölmek, ölümsüz olmak için ödenen küçük bir bedeldi hiç kuşkusuz. Sadece bir bedel.
“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi / Ziya Osman Saba” yı izledim yeniden. Sezonun son günlerine denk gelmesine karşın, bana göre 2010-2011 tiyatro sezonunun en iyilerinden biri, hatta diyebilirim ki ikincisi. Hilmi Zafer Şahin’in başarıyla oyunlaştırdığı eseri, Can Doğan ustalıkla yönetmiş. Sahne tasarımı muhteşem, öyle ki, eski Karaköy Köprüsü karşınızda, bir anda İstanbul’un ara  sokaklarında buluveriyorsunuz kendinizi. Hemen az ötede iskeleden yeni kalkmış Neveser Vapuru…


Gelelim Arda Aydın’a…

Oyunun başlamasına bir saat kala kuliste ayaküstü konuştuk. Heyecanlıydı, kendine güvenli. Henüz otuzlu yaşların en başında ve tek kişilik bir oyunla seyircisinin karşısında… Dakikalarca ayakta alkışlanıyor. Alkışlar dakikalarca dinmek bilmiyor bir türlü. Yaşar kıldığı Ziya Osman Saba kompozisyonu sanat hayatında başlı başına bir doruk bana göre. Bir aktörün varabileceği sayılı noktalardan biri, hiç kuşkusuz. Oyunculuk yeteneğine iliklediği, üstün sahne duyarlığı ve hakimiyetiyle incelikli oyunculuğun en güzel örneklerinden birini sergiliyor Arda Aydın.

Daha on bir yaşındayken, Füsun Önal ile televizyon programı yapmışlığı var aslında. Hayalindeki rol mü? “ Kırık Testi” de yargıç. Babası Sezai Aydın ile, “Tekrar Çal Sam”, “İstanbul Efendisi”, “Buluşma Yeri”nde rol almış..

Şimdi düşünüyorum da, Arda Aydın’ı “ Tekrar Çal Sam” da ilk kez izlediğimde, sahne performansına hayran kalmıştım. “İstanbul Efendisi” nde Safi Çelebi kompozisyonu hala belleğimde..

“Lüküs Hayat” ta genç aşık Veysi karakterinde o kadar başarılıydı ki. Ve “Keşanlı Ali Destanı” nda Profesör kimliği. Arda Aydın’ı bu müzikalde belleklerimize kazıyan bir şarkısı vardı ki..

Ne Gülriz Surui- Engin Cezzar, ne Rüştü Asyalı – Nurseli İdiz, ne Erhan Yazıcıoğlu – Zeliha Berksoy’lu “Keşanlı Ali”lerde yer almayan bir şarkıyı ilk kez dinliyorduk.
“Baştan sona ataonal bir şarkıydı,” diyor Arda Aydın.


Ziya Osman Saba, aynada gözlerinin çevresinde oluşmaya başlayan ilk gölgeleri keşfetmişti. Puslu, gri bir gündü. Soğuktu. Bir ölümün hemen ertesindeydi. Babası bir kalp kriziyle, hiç umulmadık bir zamanda… Yorgundu. Yaşam yorgunuydu. Zaman zaman kendini aşağılanmış, kimsesiz, yılgın  hissediyordu. İstanbul vardı hayatında. Onsuz olamayacağı İstanbul. Neydi iradesini yok eden bu şehirde? İşte, Neveser Vapuru değişen isimlerle, tekrar yolculuğuna devam ediyordu, o iskeleden diğerine… Hayatındaki dönemleri düşündü. O kurban edilecek koyunu… Anneannesini. Kız kardeşini. Evlerini… Üç çeki odunu. Bir bulut çöktü yüzüne usulca. Sustu. Sirenlerin şarkılarını duyar gibi oldu.

Arda Aydın gerçek bir müzikal oyuncusu. Ses ve yorumu, kelimenin tam anlamıyla muhteşem. Oyun boyunca seslendirdiği şarkılarda yine çok başarılı. Özellikle Muazzez Tahsin, Reşat Nuri ve pek çok edebiyat insanımızın fotoğraflarının sahneye düştüğü o şarkıda : “Ha üç gün önce, o beş gün sonra..” Arda Aydın oyunun her sahnesinde yıldız gibi parlamakta. Şimdi nasıl hatırlamam, “Devri İstanbul” daki Erol Büyükburç’u canlandırdığı bölümü ?

“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” dediğim gibi, baştan sona bir Arda Aydın resitali aslında ve kaçırılmaması gereken bir oyun.