Klasik eserlerden, günün moda şarkılarına dek geniş bir repertuvar ve çok güçlü bir yorum, her şarkıya ruh üfleyen o estetik duyarlılık. Farklı ses rengi ve şarkı söyleme üslubu. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum, klasikler başta olmak üzere serbest icra ile piyasa şarkılarının belirlediği müzikal kalıplar çerçevesinde hep o Mustafa Sağyaşar yorumu ile söyledi şarkılarını. Eserlerle özdeşleşmesi bundandı zaten, şarkı tercihinde elit davranıyor, asla ödün vermiyordu. Senelerce Türk sanat müziğinin yozlaşmasına karşı usul, makam bilgisiyle kalkan oldu, taklit etmedi kimseyi. Çağdaşları gibi saçma sapan şarkı yasakları getirmedi kulise. Bu şarkıyı sadece ben söylerim, diyen assolistlere karşı sadece gülümsedi.

“Sanat müziğimizi her zaman en iyi şekilde, aslına uygun kalarak icra etmeye gayret ettim. Bizlere bu güzel eserleri bırakan bestecilerimize, onların bu eserleri yaratırken yaşadığı duygulara saygılı bir şekilde, doğru üslupta icra etmek her zaman ilk hedefim olmuştur. Bu hedefle de şarkıları aslına uygun olarak ve tabii ki olması gereken yorumcu katkılarını da yaparak, ama özünü bozmadan seslendirdim. Sadece şarkı söylemekle kalmayıp yeni şarkılar araştırdım. Bu yüzdendir ki son 50 yıl içinde günümüzde hala sevilen ve her nesle hitap eden birçok şarkıyı sanatseverlerle ilk defa buluşturmanın haklı gururunu yaşıyorum, gazino programlarımda da radyo ekolünü hep muhafaza ettim. Asla biraz daha fazla ün uğruna doğru yorum ve üsluptan vazgeçmedim.”

İlk müzik çalışmalarına Adana Halkevi Müzik Derneğinde başladığında küçük bir çocuktu. Müziğe olan ilgisi ailesi tarafından, sanılanın aksine teşvik edilmişti. Lise yıllarında verdiği bir konserin ardından, yerel gazetede çıkan Münir Nurettin’i aratmayan genç başlıklı yazıyı hiç unutmadı.

1948 yılında Ankara Radyosu stajyerlik sınavına girdi ama yaşı tutmuyordu. Düş kırıklığına rağmen, vazgeçmedi kararından. Sayılı günler çabuk geçti ve büyük bir başarıyla imtihanı verip Ankara Radyosuna girdi. Ankara Radyosunda geçen zaman bir tür konservatuvar eğitimiydi aslında. Zaten daha o yıllarda ayaklı kütüphane olarak anılır olmuştu Mustafa Sağyaşar. Bugün bile sorulduğunda Ankara Radyosu mezunuyum demesi boşuna değil. En değerli hocalardan nota, nazariyet dersleri alıyor, durmadan, nasıl derler soluk almadan çalışıyor, her gün yeni bir şeyler öğreniyor, kendini geliştiriyordu. Hiçbir zaman oldum demedi. Oldum demenin öldüm demek olduğunu biliyordu çünkü.

Münir Nurettin ve 12 seçkin müzik adamından oluşan bir heyetin önündeydi. 18 ayrı usulde eser hazırlamıştı bu sınav için. Münir Nurettin, ”18 usuldeki eserlerle hazırım efendim,” cümlesini gülümseyerek dinledi. “Bir ağır semai oku o halde,” dedi ardından. Tam yirmi iki dakika sürdü sınav ve üstün başarıyla dört derece terfi aldı Mustafa Sağyaşar. Repetitör kadrosundaydı artık. Sonrasında Ankara ve İstanbul Radyolarında devam edecek koro şefliği, repertuvar kurulu üyeliği, icra denetim kurulu üyelikleri, 1998’de Türk Müziğine olan katkıları nedeniyle Devlet Sanatçılığı, 2009’da Cumhuriyet Gönüllüleri de dahil olmak üzere sayısız ödül, plaket, başarı beratları…Yurt dışında resmi ve özel konserler…

Radyo dinleyicisi, gazino izleyicisi arttıkça, plakları başarıdan başarıya koştukça Yeşilçam vakit kaybetmeden harekete geçti. Yanıtı, hayır oldu. (Ama keşke bir deneme yapsaydım, arşivimde hoş bir belge olarak kalabilirdi, en azındana getirdi sözü) Sanatçı niteliğini müzikolojik anlamda yitirmekten çekindi belki de. Haklıydı. Toplumla arasında mesafeli, saygıya dayalı bir ilişki kurulmuştu. Bunu örseleyecek her türlü tehlikeden uzak durdu, özel yaşamı hiç televoleşmedi. Bir sosyolog ve iletişim uzmanıydı Sağyaşar. Hangi şarkının tutacağını bilirdi. Halkını iyi tanıyordu çünkü. Her seslendirdiği şarkının hit olması, başka nasıl açıklanabilirdi ki zaten? Yıllara vurduğu damga, Mustafa Sağyaşar plağı mı, sorusu ile neredeyse tescillenmişti. Her şeyden önce bir toplumbilimsel olgu olarak değerlendirilmeli Mustafa Sağyaşar, bana göre.Hem de hemen.

1961 yılı. Ankara Göl Gazinosunda fasıl heyetinden, emanet ceketle solistliğe adım atmıştı. Düşünün, Karam şarkısı 51 yaşında bugün. Sabret Gönül, Kalbimin Sahibi, Elbet Bir Gün Buluşacağız ve diğerleri. Hepsi de toplumumuzu derinden derine etkilemiş, izler bırakmış, efsaneye dönüşmüş o şarkılar.

İlk meşhur ettiği ‘Keder mi Nedir Bilmem‘i yüzü aşkın şarkı izledi. Tam 140 adet 45’lik, 12 Long Play, 10 tane 78’lik taş plak var geçmişinde. Gazino, radyo, plak üçgenini en başarılı biçimde kullanan sanatçıların başında geldi Sağyaşar. Birkaç beste yaptıysa da en iyi besteleri seçip okumasıyla tanındı. Hiçbir sanat heyecansız olmaz, dedi. Heyecanını yenemeyen de sanatçı olmaz. Olamaz.

Ne garip; poliüretanlı lame çizmeleri, mini etek ve şortları, makyajları, sözümona fantastik sahne giysileriyle şarkı söyleyenlerin, sansasyonelin peşine düşüp kimi çok önemli kıymetleri hep yoksaydık. Şimdi özür zamanı.

“Hazır repertuvarla çıkmadım hiç sahneye. O an içimden gelenleri yorumladım. Seyircinin nabzını daha kuliste tutarım ben…Şarkıya başladığımda sonrasında ne söyleyeceğimi düşünürüm, alkışı kısa keserim bu nedenle…Belleğimde bir dağınıklık olmasın diye. O alkış finalde zaten benim. Şunu ifade edeyim, seçtiğim hiçbir şarkıda aldanmadım, gün geldi plağın her iki yüzündeki şarkıyı da hit yaptım. Ne okudumsa başta Zeki, diğerleri de o şarkıları plak yapmaya başladılar.”

Daha konuşmamızın ikinci dakikasında eski bir dostla, gerçek bir üstatla özlem giderdiğimi hissediyorum. Yüreği, yaşamışlığı, sanatıyla eşsiz bir çınarın karşısındayım.

“Başarı için çok mücadele verdim, haklısınız. Çok inatçı davrandım bu konuda. Disiplinli yaşadım. Radyo ekolünü sahneye, plağa taşıdım. Arabesk müzik bir gün bitecek ama arabesk yorum sürecek demiştim seneler önce. Ne yazık ki, doğru çıktı bu savım. Arabesk yorumla müziğimize ihanet edilmekte. İyi şefi sordunuz, iyi şef notayı kafasına sokar. Kötü şef kafasını notaya sokar ve boğulur. Gazinolar kapandı, o kültür bitti, kalite değişti çünkü. Bağırarak, abartarak okuma devri başladı. Şimdi, bakıyorum herkes şarkıcı. (İlave ediyorum ve herkes Diva. Gülüyoruz.)

“Sahnede okuduğum bir şarkıyı Behiye Hanımdan istemiş izleyici. Behiye Hanım o şarkıyı Mustafa Sağyaşar en güzel biçimde yorumladı, diye geri çevirmiş talebi. Şunu söyleyebilirim,hiç kimse benim kadar çok şarkıyı lanse etmedi o yıllarda. Nesrin Sipahi, Tülin Korman, Mualla Mukadder, Behiye Aksoy, Saime Sinan ile çalıştım yıllar yılı. Hep birinci sınıf gazinolarda. Gün geldi eski solistler daha fazla alkış alıyorum diye beni kadroda pek istemediler, yeni assolist olanlarla da ben çalışmaktan kaçındım.”

Erken inen şubat akşamlarından biriydi. İçimde karışan suları şarkılarına kattım. Hayatın ıssız kıyılarından birindeydim sanki. Yalnızlık canımı yakıyordu. Üstüne basılıp geçilmiş nice güzel duygular Mustafa Sağyaşar’ın sesiyle yaşama dönüyordu. O eşsiz yorumla geçmişe kelepçeleniyordum. Her an taşmayı bekleyen birkaç damla göz yaşını gözlerimi kırpıştırarak dağıttım. Ahmet Muhip Dıranas haklıydı: “Kaldı ki mutluluk kelebek gibi. Tutunca ölür, parmaklarında biraz yıldız kalır o kadar.”

Hatırlıyorum. Sonu gelmeyen bir alkış kopmuştu. Bütün salon ayaktaydı. Ben böyle bir alkış görmemiştim. Zamandan bağımsız bir efsaneyi, Mustafa Sağyaşar’ı alkışlıyorduk.