Nevra Nergiz’in İstanbul’dan Bodrum’a taşınan bir aileyi, bir çocuğun gözünden anlattığı hikâyesi “Bodrum’daki Acayip Günlerim” Çınar Yayınları aracılığı, Burcu Aktaş editörlüğünde ve Kürşat Ünsal’ın çizimleri ile geçtiğimiz ay okurlarıyla buluştu.

“Bodrum’daki Acayip Günlerim” alışkanlıkları değiştirmenin düşünüldüğü kadar zor olmadığını, yeni başlangıçların yeni güzellikler getirebileceğini; arkadaşlığın, kitapların ve doğanın kıymetinin altını çizerek keyifli bir kurgu eşliğinde anlatıyor.

Nergiz ile “Bodrum’daki Acayip Günlerim” üzerinden; hayallerden, kütüphanelerden, arkadaşlıktan, çocukların doğa ile kurduğu ilişkiden ve kitaplardan konuştuk.

Sevgili Aslı Tohumcu’nun online atölyelerine katılarak yaratıcı yazarlık alanında dersler aldığınızı biliyorum. Sizin için bu fikir, ne tür bir ihtiyaçtan doğdu? Atölye fikri en başından kitaba giden yolda ilk adımı mı oluşturuyordu? Bize hem kitabın şekillenmesinden hem de atölye sürecinden bahseder misiniz?

Geçtiğimiz yıl mayıs ayında Instagram akışında Aslı Tohumcu’nun çocuk edebiyatı ile ilgili bir atölye duyurusuna rastladım. Malum pandemi sürecindeydik ve benim masa başı dışındaki tüm işlerim durmuştu. Kurmaca metin yazmayı ise öteden beri hayal ederdim ama edebiyattan nedense biraz çekinirdim. Ne çocukluğumda ne de ilk gençliğimde iyi bir okur olduğumu da söyleyemem. Ancak tüm bunlara rağmen çocuklar için yazmak hep ilgimi çekerdi. Anne olduktan sonra okuduğum çocuk romanı sayısı katlanarak artıyordu ve bundan müthiş keyif alıyordum. O hikâyelerdeki umut, sevinç, naif mutluluklar iyi geliyordu bana çok. Ve bu alanın bir parçası olmaya niyetlenip duruyordum kendimce. Diğer yandan çok vakit ayırmam ve yılmadan çalışmam gerektiğini de biliyordum. Velhasıl, o duyuruyu görünce, “belki de şimdi tam sırası” diyerek cesaret ettim ve ekibe katıldım. İyi ki de yapmışım o hamleyi. Hem bana o süreçte ilaç gibi geldi hem de “Bodrum’daki Acayip Günlerim”in çıkışına zemin hazırladı. Ben şu atölyeye katılayım da, bir kitap yazayım gibi bir düşüncem hiç olmadı doğrusu. Aksine okudukça ve denemeler yazdıkça ne kadar zor olduğunu gördüm. Bazen hevesim kırıldı, bazen çok zorlandım. Silip silip yeniden yazmak alışık olmadığım bir şeydi çünkü dergicilik geçmişimde. İşte o noktalarda hem atölye katılımcısı arkadaşlarımın hem de tabii ki hocam Aslı Tohumcu’nun desteği büyüktü. İlham ve devam etmem için cesaret verdiler.

Kitabın tohumları bir atmosfer yaratma ödevi ile atıldı aslında. Ben kısmen kendi hikâyemden yola çıkarak İstanbul’dan Bodrum’a taşınan bir çocuğun Eskiçeşme Mahallesi’ndeki kule eve taşınmasını anlatmak istedim. Sokağı, mahalleyi, mahalleliyi, mandalina bahçelerini anlatırken fikir yeşermeye başladı. Sonra da gerisi geldi. 

Günümüzde çocuk kitaplarına ilginin geçmişe göre arttığını söylemek mümkün. Ebeveynler, çocukların küçük yaşlarda kitaplarla bir arada olmasını daha çok önemsiyor. Çocuk kitapları, kreşlerden itibaren okullarda da hem eğitim hem de öğretim aracı olarak geniş yer kaplıyor. Diğer yandan kendine özgü bir dil, özgür ve yargısız bir bakış açısı, farklı bir içerik oluşturmuş güçlü ve yeni kalemler yine de azmış gibi geliyor bana. Baskı kağıt kalitesi, grafik tasarım ya da illüstrasyon daha hızlı bir gelişim içindeymiş gibi. Belki de sürekli gelişen teknoloji bunu düşündürüyor. Siz ne dersiniz?

Az önce edebiyat konusundaki çekingenliğimi dile getirdiğimde gerçekten de çok samimiydim. Üstüne üstlük çocuk edebiyatı dediğinizde iş bence daha da ciddiye biniyor. Özgünlük, fark yaratabilme, dili çok iyi kullanma, yaratıcılık mevzuları devreye giriyor ve en önemlisi işi layıkıyla kotarabilmeniz için çok büyük bir mesai harcamanız gerekiyor. Günün sonunda manevi getirisi paha biçilemez ama maddi getirisi komik bile sayılabilecek bir değer çıkıyor karşınıza. Dolayısıyla çocuk edebiyatı alanında bir yazar olarak üretecekseniz; alanı çok sevmekten, bolca okumaktan ve inat etmekten başka yolu yok. Belki de size böylesine bir noksanlığı hissettiren, tüm bunları göze alacak yeterli sayıda yazar olmamasıdır. Fakat ben eksikliklere odaklanmayı sevmiyorum. Okur profilini, nitelikli örnekleri ayırt edebilecek noktaya getirmek için uğraşsak daha iyi. Çünkü gerçekten çok iyi hikâyeler, çok iyi yazarlar var. İyi ki!

Kişisel olarak çocuklar için kitapların metinsel içeriğinin yanında görsel içeriğinin ve kapak tasarımının da önemli olduğunu düşünüyorum,  kaldı ki benzer bir durumun biz yetişkinler için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Sizce çocuk kitaplarında yazılı metin ve görsel metin ilişkisi nasıl olmalı?

Kesinlikle katılıyorum. Ben yetişkin okuması yaptığım zaman bile çoğunlukla gözüm çizim arar. Kapak görseli keza öyle, çok kıymetlidir. Çünkü hikâye aslında oradan başlar ya da bazen orada biter. Kitapçıda kendine kitap seçen çocuk ya da çocuk için kitap seçen yetişkin için de görsel konusu önem taşır. Hızlı bir okuma yapmak zordur ama hızlıca görsel inceleyebilirsiniz. Dolayısıyla metinle el ele vermiş, ikisinin de birbirini desteklediği, dengeyi bulmuş bir formül idealidir diye düşünüyorum. Hitap edilen yaş grubuna, hikâyenin yoğunluğuna, yazar,  çizer ve editörün ulaşmak istedikleri nihai amaca göre karar verilmeli sanırım yazılı metin ve görsel metin ilişkisine.

Ben örneğin dosyamı Çınar Yayınları’na teslim ettiğimde içeride yalnızca birkaç çizim olur diye düşünmüştüm. Oysa editörüm Burcu Aktaş bol çizimli bir kitap hayal etmiş ve çizerimiz Kürşat Ünsal da o atmosferi, Volga’yı, Efe’yi ve Volga’nın Bodrum’unu öyle şahane aktardı ki hiçbirimizin içinde en ufak bir tereddüt kalmadı. Ne bir eksik ne de bir fazla… 

Bodrum’daki Acayip Günlerim’de Volga’nın arkadaşı Efe’nin de aracılığı ile doğayla çok keyifli bir ilişki kurduğunu bu ilişkinin onu hem duygusal hem de fiziksel olarak zamanla daha da özgürleştirdiğini okuyoruz. Oysa bugünün insanının doğayla kurduğu ilişki, onu başka canlılarla pek de doğru paylaşmadığını gösteriyor. Ne dersiniz hem pandemi süreci hem de son günlerde doğaya karşı sorumsuzluğumuzun bir sonucu olarak ortaya çıkan müsilaj problemi insanoğluna bir ders niteliği taşıyor mu?

Elbette taşıyor ama doğruyu bulmakla ve fark etmekle ilgili çok ciddi de bir sorunumuz var. Devamlı üzülüyoruz, sürekli şikâyet ediyoruz, başkalarını suçluyoruz. Peki, biz ne yapıyoruz? Aşırı basit bir soru: Kaçımız çöplerini ayırıyor? Kaçımız plastik tüketimini sınırlandırdı? Marmara’da yaşayan acı durumu bir kenara koyalım şu an. Bu kadar basit ve sadece kendi evlerimizde ufak dokunuşlarla yaratabileceğimiz farkın büyüklüğüne odaklanalım, hadi.

Doğadan ne anlıyoruz? Doğada vakit geçirmenin hazır çim serilmiş ve peyzajı yapılmış bir bahçede oturup tablet oynamak olmadığını çocuklara anlatmak lazım. Ormanları keşfetmelerini; denizi, rüzgârı, yağmuru tüm bedenlerinde hissetmelerini sağlamak lazım biraz da. Elimizden geldiğince elbette. Hangisini yapabiliyorsak onu deneyerek başlayabiliriz. Yağmur yağınca eve kaçan çocuk; salyangozları, solucanları ancak izlediği çizgi filmde görür elbet. O zaman da doğayla kurduğu bir ilişkiden söz etmek imkânsız olur. Dolayısıyla önce doğayı tanımaları lazım. Zaten tanırlarsa çok severler, korurlar ve belki de bizim ve önceki jenerasyonun hatalarını tekrarlamazlar.

Volga’ya dönecek olursam; Volga coğrafyasına tutkuyla bağlı bir arkadaş bulduğu için gerçekten çok şanslı. Efe onu doğanın kucağına bırakıyor ve dönüşüm böylece başlıyor.   

Bir sesli işaretler sistemi olan dil, aynı toplulukta yaşayan insanların anlaşabilmelerini sağlayan en gelişmiş iletişim aracıdır. Bölgesel, tarihsel, coğrafi ve kültürel etmenlerle oluşan lehçeler, şiveler ve ağızlar da o dilin zenginliğidir. Bodrum’daki Acayip Günlerim’de bölgenin yerlisi olan Efe’nin zaman zaman Bodrum ağzı ile konuştuğunu görmek mutlu etti beni, hikâyenin güçlülüğünü pekiştirdiğini ve anlatımı da zenginleştirdiğini düşünüyorum. Dil ve anlatım ile ilgili siz neler söylemek istersiniz? Kitabın yazım süreci nasıldı?

Böyle düşünmenize sevindim. Şimdilerde aldığım okuyucu yorumları da bu söylediğinize benziyor ve elbette beni çok mutlu ediyor. Çocuklar da kıkır kıkır gülüyorlar Efe’nin Bodrum ağzı ile konuştuğu bölümlere. Şahane!

Bodrum’daki Acayip Günlerim bir tersine göç hikâyesi aslında. Büyükşehirden kasabaya doğru bir taşınma durumu var. Volga’nın ve sadece Volga’nın da değil çekirdek ailesinin bir senelerine tanık oluyoruz. Bu süreçte tıpkı okuyucu gibi onlar da Bodrum’u, kültürünü, yemeklerini, “acayip”liklerini keşfediyorlar. Dili tüm bunlardan ayırmamız mümkün mü? Üstelik Volga’nın babası bir çevirmen ve kuşkusuz edebiyatla epey içli dışlılar. Dolayısıyla onlar için bu dil zenginliği paha biçilmez diye düşünüyorum. Benim için de öyle. Her ne kadar hâlâ bazı komşularımı anlamakta zorluk çeksem de!

Yazım sürecinde tabii ki Bodrum ağzı konusunda birkaç arkadaşımdan destek aldım. Bu vesile ile hepsine tekrar teşekkür etmek isterim.     

Modern çağın çarpık kentleşmesi ve hızla artan yapılaşma ile betonlar arasına sıkışıp kalmış bizler ve bizlerin dışarıda koşup oynamak yerine teknoloji ile yatıp kalkan, doğadan, onun sunduğu keşif ve yaratıcılıktan uzak kalmış, eğlence anlayışı AVM’lerde kapalı salonlar olan büyük şehir çocukları. Oysaki doğayı merakla keşfeden çocuğun daha araştırmacı ve üretken olduğunu okuduğumuz hikâyede bir kez daha görüyoruz. Hepimiz küçük yerleşim yerlerine gidemeyeceğimize göre çocukların yaratıcılığını ve hayal dünyalarını nasıl geliştireceğiz?

Bu soruyu 9 yaşında bir oğlan annesi olarak yanıtlamak isterim. Zira uzmanlık alanım değil ama kendi pratiğimiz üzerinden gidebilirim. Yaşadığınız yerde deniz varsa ve yahut göl ya da nehir, çakıl taşları da vardır mutlaka. Tabletteki renkli topları patlatma oyunu yerine beş taş oynamayı önersek mesela çocuklara? Hafta sonu deniz kenarına gidip taşları toplasak, sonra onları boyasak ve sonra da hayalimizdeki oyunu kursak? Orman yürüyüşü yapamayabiliriz belki şehirde ama telefonları evde bırakıp sokaklar arasında gezmeye çıkmayı denesek? Dikkatimizi çevreye versek, apartmanları saysak, karşımıza çıkan köpeklere isim versek hatta sadece isim vermesek bir kap da su koysak önlerine mesela… Az önce dediğim gibi yağmur yağdığında içeri girip televizyon karşısına geçmesek de su birikintilerinde tepinsek beraber? Çocuklarla geçirilen beş dakikalık nitelikli zaman bile onların hayal dünyasında fırtınalar estirir. Ben buna inanıyorum. Bir de hayatın her alanında dengeyi önemsiyorum. Günümüz çocuklarını teknolojiden ayırmaya çalışmak tuhaf olur sanırım. Hele ki böylesine her şeyin online’a alındığı bir dönemde… Ya da AVM’ye gitmiyoruz gibisinden aşırı gaddar bir tavır da lüzumsuz geliyor bana. Dengeyi bulabildiğimizde çocuk zaten yaratır. 

Kahramanımız Volga başlangıçta pek hoşuna gitmese de İstanbul ile kıyaslandığında olanaklarının farklılaştığı Bodrum’daki yeni yaşamına kolayca adapte oldu. Bu adaptasyonda Efe’nin ve sonrasında diğer arkadaşlarının da etkisinin büyük olduğunu görüyoruz. Küçük kent insanının kurduğu sıcak ilişkilerin de payı var bunda. Metropol her şey gibi ilişkileri de daha mı kolay, hızlı tüketiyor sizce? Ya da büyük koşuşturmadan insan; dostluğa, arkadaşlığa yer mi açamıyor, bencilleşiyor mu? Ne söylemek istersiniz?

Kitapta bir bölüm var. Volga aylar sonra, sömestr tatili için İstanbul’a babaannesini ziyarete gittiğinde, yaşlı kadının aceleci tavırlarını yadırgıyor. Hatta yoldayken araba camından dışarı baktığında; “İnsanlar neden koşuyor?” diye soruyor kendine. Bu benim bizzat yaşadığım bir olaydı. Bodrum’a taşındıktan bir süre sonra oğlum Miran’la İstanbul’a gitmiştik ve Bağdat Caddesi’nde geziyorduk. O bana sordu bu soruyu: “Anne, insanlar neden koşuyor?” Kimse koşmuyordu o esnada. Ama herkes telaşlıydı, umursamazdı, neşesizdi; trafikten, kalabalıktan bunalmış hâlde acele ile eve gitmeye çalışıyorlardı. Benim asla farkına varamayacağım bir detaydı bu. Küçük yerde yaşayan bir çocuğun gözünden büyükşehir tam da böyle bir yerdi işte. Böylesine bir hız içerisinde ilişkilerin sakin ve samimi olmasından söz etmek de çok zor tabii. Yine de birtakım sebeplerin arkasına saklanmadan doğru ilişkileri, gerçek dostlukları bulabiliriz tabii ki. Belki büyükşehirde buna ulaşmak bir nebze daha zor olacaktır ama neticede olacaktır illa ki. Umutsuzluğa gerek yok.

Kitapta bir yerde Volga da bu konuda serzenişte bulunuyor. Anne babasının Bodrum’a yerleşme fikrinin biraz da Volga’nın sağlığı için daha iyi olacağını kendisine söylemeyişi ile ilgili. Biz yetişkinlerin nedense çocukların yeteri kadar akıllı ve anlayışlı olduklarını görmemek gibi bir ön yargısı var, oysa pek çok konuda bizlerden çok daha hisleri ve algıları kuvvetli. Çoğu zaman anlatılmayanı da anlamak gibi bir özellikleri var. Bunun yıllarca süregelen ataerkil bakış açısı ile doğrudan bir bağlantısı var mı sizce? Çocukları birey olarak kabul etmekte zorlanıyor muyuz?

Ben 40 yaşındayım ve kendi jenerasyonum için konuşmam gerekirse evet, zorlanıyoruz bence. Çünkü maalesef bizim anne babalarımız bizi çocukken birey olarak kabul etmedi. Diğer yandan günümüz çocukları zehir gibi; özgürlükçü, özgüvenli, kararlı ve netler. Bilmediğimiz, öğrenmediğimiz bir ebeveynlik rolünü üstlendik ve hâliyle zaman zaman bocalıyoruz. Ama epey çaba da sarf ediyoruz sanki. Kendimize haksızlık etmeyelim! Umarım doğru yapıyoruzdur. Çoğu kez vicdan azabı çekiyoruz hepimiz, biliyorum. Bir çocuğun iyi yetişmesine tanıklık etmek ve bundan sorumlu olmak zor gerçekten de, o yüzden çok sıkıştığımda güvendiğim uzmanlara danışıyorum ben. Başka çare yok.

Çocukları eleştirel ve yaratıcı düşünen, ana dilini doğru ve etkili kullanan, sorgulayan, araştıran, teknolojiyi yakından takip eden özgür bireyler olarak yetiştirmek temelinde okuma yazma becerisinin geliştirilerek okuma alışkanlığına dönüştürülmesine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Volga’nın ve Efe’nin kütüphane ile kurduğu ilişkiden yola çıkarak sormak istiyorum. Çocukların okuma alışkanlığı edinmelerinde aile, okul, öğretmen gibi birçok faktörün yanında kütüphanelerin de rol oynadığını düşünüyor musunuz?

Keşke daha çok rol oynasa diye düşünüyorum açıkçası. Her mahallede küçük de olsa bir kütüphane olsa. Kütüphanesiz okul olmasa… Okuma kültürü anlamındaki noksanlığımızın kütüphane konusunda da devam ettiği kanısındayım. Birtakım kayda değer girişimler, sosyal sorumluluk projeleri var, takip ediyorum ama hâlâ yetersiz. Oysa kütüphane sadece çocuğa okuma kültürü kazandırmakla kalmaz, kitaplar üzerinden bir sosyalleşme de sağlar ki buna çok değer veriyorum. Kitap kulüpleri inanılmaz ufuk açıyor çünkü yakından şahit oluyorum buna. Daha önce de söylediğim gibi nitelikli esere ulaşma konusunda da kütüphaneler biriciktir. Volga zaten kitaplara düşkün bir çocuk, bunu hikâye ilerlerken anlıyoruz ama o bile okul kütüphanesi dışında bir alternatifi hayalinde canlandırmakta zorlanıyor. Halk kütüphanesi kavramını çok önemsiyorum ve çocukları erken yaşta bu mekânlarla, imkânlarımız çerçevesinde, buluşturmamız gerektiğini düşünüyorum.

Kahramanımız Volga Bodrum’daki ilk günlerinde Efe ile tanışıyor. Efe yeni arkadaşını büyük bir sevecenlik ile karşılayıp ona rehberlik ediyor. Benzer bir şekilde yeni okulunun ilk gününde başına gelen küçük talihsizlikte okul arkadaşları aynı hoşgörüyü gösteriyorlar. Volga şanslı, akran zorbalığına uğramıyor. Çağın en büyük problemi çocuklar için akran zorbalığı ise yetişkinler için de ötekileştirme ve şiddet. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Haklısınız Volga, klasik anlamda bir akran zorbalığına maruz kalmıyor bu macerasında ancak onu Efe kadar iyi anlayan başka biri de yok. Size Leleg parkurundaki anekdotu hatırlatmak istiyorum. Artık Efe’nin en iyi arkadaşı olduğunu kendine itiraf ettiği o olay. “Korktuğumda herkes ne yapmam veya ne yapmamam gerektiğini söyler. Çoğunlukla da abarttığımı… Efe gibi hemen çözüm önerenlere pek sık rastlamam,” diyor Volga. 11 yaşında bir çocuk, ilk kez böyle güven dolu bir arkadaşlık kuruyor. Dolayısıyla onun için pek kıymetli. Volga’daki değişim ve dönüşüm yalnızca coğrafyaya bağlı değil tabii ki. Efe’nin bunda payı büyük. En güzeli de tüm bu samimi ve içten ilişkileri kendi kurabilmesi… O yüzden de sağlam bir dostluk olduğuna dair inancımız tam, okuyucu olarak. Tüm çocuklara ve tabii yetişkinlere de böylesine bir sosyalleşme şansı dilerim.

Tüm okurlara selam iletmek istiyorum sizin aracılığınızla. Yaşayacakları nice “acayip” günler olsun önlerinde. Teşekkür ederim.