Çağla Çinili’nin ilk kitabı Kendimi Doğurmadan Hemen Önce, İthaki Yayınları aracılığıyla ve Devrim Horlu editörlüğünde okurlarıyla buluştu. Çinili, kendi olmaya çabalayan, toplumun ve ailenin kendileri için inşa ettiği kişiliklere karşı çıkan kadınların hikâyelerini farklı anlatım olanaklarından yararlanarak özgün bir dil ile anlatıyor okuruna. Öykülerde başkaldırı, iktidar, aşk, sevgi, varoluş, şiddet, cinsellik, kadın-erkek ilişkileri, aldatma, evlilik temaları, kadının bilinçaltına geçmişinde işlenen toplumsal ideoloji ve kültür kodları üzerinden aktarılıyor.

Çinili ile Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’nin ekonomik, psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddeti deneyimleyen kadınlarından, hegemonik erkek iktidarından, kolektif bilinçten, kurmacanın dilinden ve yönetim kurulunda olduğu kültür edebiyat dergisi Ecinniler’den konuştuk.

Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’de; kendi olmaya çabalayan aile ve toplumun kendileri için öngördüğü, inşa ettiği kişiliklere karşı çıkan kadınların hikâyelerini okuyoruz. Karakterler hem düşünsel hem de eylemsel olarak içinde yaşadıkları duruma, ilişkilere ve topluma türlü hâller ile başkaldırıyorlar. Öyküleri okuduğumuzda farklı anlatım olanaklarından da faydalanılarak özgün bir dilin yakalandığını görüyoruz. Nasıl oluştu bu öyküler? Yazmanın ana hatlarıyla belli başlıklar altında ifade edilebilecek kuralları var mı sizce? Sizin çalışma biçiminiz, yönteminiz nedir?

Özgün bir dil kullandığımı düşünmeniz beni çok mutlu etti. Bir okur olarak özgün ve ilginç bulmayacağım hiçbir şeyi, yazan biri olarak kaleme almamaya özen gösteriyorum çünkü. Herkesin kendine özgü yaratım süreci olsa da iyi bir metin yazmanın genel geçer kuralları var mıdır diye düşündüğümde aklıma ilk olarak çok/nitelikli okumak ile yazılan metin üzerinde çok/nitelikli çalışma yapmak geliyor. Okumak ve yazmak benim için boş zaman aktivitesi değil, istisnasız her günümün önemli saatlerini ayırdığım iki iş. Öyle ki sermayesi tamamıyla kelimeler olan bir mesleğim olsun istedim ve bu sebeple de hukuk okudum. Kurmaca metinler yazmak ise kuru kuruya mevcut gerçekliği yaşıyor olmanın bana hiçbir zaman tatmin edici gelmemesinin bir sonucu olduğunu söyleyebilirim. Hayat akarken bir noktada duygularımı ifade edemediğimde, bir olay istemediğim şekilde geliştiğinde, çok önemli bir an hiç yaşanmamışçasına unutulduğunda hissettiklerimi odağa alarak “Tam olarak ifade edilememiş bu his, kendini en kuvvetli şekilde nasıl açığa çıkarmalıydı?” sorusunun etrafında bir kurmaca tasarlamaya başlıyorum. Böylece kafamın içinde öykü ve karakterin yaratım süreci işlemeye başlıyor. Metroda seyahat ederken, adliyede duruşma sırası beklerken, markette domates seçerken devamlı olarak o karakteri ve onun muhtemel hayatını düşünüyorum. Bazen uzmanlık alanımın dışında okumalar, araştırmalar ve gözlemler yapmam gerekiyor. O zaman da neyi “bilmem” gerekiyorsa ona dair ehil olma sürecine giriyorum. Yazdığım öykünün gerçek hayatla paralel akması benim için bir diğer mutlak kriter. Öykünün büyük kısmı kafamın içinde bitmeden yazı masasına asla geçmiyorum çünkü o zaman yazdığım şey bana inandırıcı gelmiyor, yazdıklarımın sonu muhakkak çöp kutusu oluyor. Karakterimin yaşadığı yer, geçmişi, yüzü, zevkleri, umutları, hayal kırıklıkları ve öykünün geçeceği atmosfer kafamda tamamlandığında kendimi iyi hissettiğim ve Türk kahvesi içebileceğim herhangi bir mekânda yazmaya başlıyorum. Öyküyü genelde bir oturuşta yazarım, yazarken akışın kırılma noktası kendi kendini yaratır, bu benim için de biraz sürpriz olur. Buna rağmen öykünün tamamlanması için ikna olmam yine birkaç ayı, en iyi ihtimalle birkaç haftayı bulur. Örneğin kitaptaki “Gündüzdüşü” üçlemesi dört, “Tespih Böceği” üç, “Kan” öyküsü iki senede tamamlandı. Sanıyorum beni en çok yoran kısım bu süreç oluyor zira öykünün üzerinden defalarca geçiyor, cümle yapılarını değiştiriyor, fazla sıfatları, fiilimsileri, bağlaçları tıraşlıyor, sesli okumalar yaparak öykünün kulağa akıcı gelmesi için “son ütü” ismini verdiğim çalışmayı yapıyorum. Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’nin öyküleri de böyle ortaya çıktı.

Öykülerde başkaldırı, iktidar, aşk, sevgi, varoluş, şiddet, cinsellik, kadın-erkek ilişkileri, aldatma, evlilik temaları kadının bilinçaltına, geçmişinde işlenen toplumsal ideoloji ve kültür kodları üzerinden aktarılıyor. Öyküleri bu yönüyle Freud öğretisi ile psikolojik, diğer taraftan ise erkek egemen toplumda kadının bir emekçi – sınıfsal olarak proletarya olması gerekmez- olarak direndiği ve ekonomik bağımsızlığında direttiği yönüyle de sosyolojik olarak değerlendirebiliriz. Buradan yola çıkarak edebiyatın dili araç olarak kullanan bütün bilim dallarıyla ilişkili olduğunu söyleyebilir miyiz?

Edebiyat, insanı ve ona dair olan her şeyi anlamlı kılma çabasıdır. Gözle görüp kalple hissedebileceğimiz her alan onun yetkinlik alanıdır. Dahası nasıl ki kimyanın içinden fiziği, biyolojinin içinden psikolojiyi ayıklayamıyorsak edebiyatın içinden de bunların hiçbirini ayıklayamayız diye düşünüyorum. Nitekim kitaptaki öyküleri yazarken elbette bugüne kadar edindiğim tüm kaynakları seferber ettim. Örneğin “Gündüzdüşü II”deki diyaloglar için 7-10 yaş aralığındaki birçok çocukla sohbet etmişliğim, ifade ve deyişlerini düzenli olarak not almışlığım var. O öyküyü yazmaya başladığımda kuzenim Lavin 5-6 yaşlarındaydı, dosya bittiğinde ise 9 yaşındaydı. Bu süreçte dilini nasıl geliştirdiğine, düşünce dünyasını nasıl yansıttığına da yakından şahit oldum. Yaşayan ve akan bir örüntü yaratmaya çalıştım. Bir kurmaca tasarlarken didaktik bir ağızdan sosyoloji, psikoloji, siyasi mesajlar verme alışkanlığım yoktur, kurmacada sakil durduğunu düşünürüm. Bunun tek istisnası “Tektaş Tamtur ve Rota”daki kahramanlardan birinin Feminist Gece Yürüyüşü sırasında attığı sloganlar ve yaptığı açıklama var çünkü mitinglerde ve eylemlerde bu açıklamaların yapılması hayatın olağan akışına uygundur. Yazan kişi yaşamda içselleştirdiği bilgileri tüm doğallığıyla, yeterli dozda kurmacaya katmalı diye düşünüyorum, bunun için de yine aynı şeyi söyleyeceğim ama çok yönlü okuma yapmak gerekiyor. Edebiyat hayattan besleniyor. İnsanı, doğayı, gezegeni, görüneni ve görünmeyeni ele alan tüm bilim ve sanat dalları ile disiplinlerin edebiyat için kaynak oluşturuyor. Varlıklar bir yönlü değil ki… Farklı disiplinlerle beslenmeyen, yenilik arayışında olmayan kurmacalar sürekli benzer eksende dönüp duruyor, okudukça görüyorum. Ayrıca hayat dönüştükçe, yaşantılarımıza yeni kavramlar girdikçe dil de dönüşüyor. Bu noktada özellikle dili araç olarak kullanmayan bilim ve sanat dallarının da edebiyata kaynak olabileceği fikrindeyim. Bu fikri bana veren Özdemir Asaf’ın Yuvarlağın Köşeleri isimli kitabı oldu. Üniversiteyi yeni kazandığım bir dönemdi ve ismi görünce uzunca bir süre geometri ve edebiyatın ortak paydaları üzerine düşünmüş, kendimce birçok sonuca varmıştım. Dil, özellikle birçok dilden kaynağını almış olan günümüz Türkçesi her şeyi ifade edebilecek kadar esneklikte bence. Yeri gelmişken buna örnek olarak şiirindeki disiplinler arası deneyselliğin sınırlarını daima zorlayan İlhan Berk’in “Sözcükler, Sevgili Lanetliler III”şiirini paylaşmak isterim;

Ev
Yaprak
_

Pencere

Kitabın ilk öyküleri “Gündüzdüşü” üçlemesi. Anne babası arasında sıkışmış, meraklı ve heyecanlı küçük bir kız çocuğunun kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir kadına dönüşünün keyifli hikâyesini okuyoruz. Fonda Doris Day’in “Que Sera Sera”sı eşliğinde ve rüyalar… Aklıma W. Shakespeare’in şu meşhur sözünü getirdi okurken. “Biz, rüyaların yaptığı kumaştanız.” Öyle miyiz gerçekten? Gücümüz de zayıflığımız da küçüklüğümüzle birlikte aileden, geçmişte yaşadıklarımızdan mı geliyor? Bunu değiştirmek mümkün mü?

“Gündüzdüşü”nde “keşke mümkün olsa” dediğim bir şeyi yapmaya çalıştım. Birçok kişi bu öyküyle çocukluklarına dönüp yetişkin hâllerini sorguladıklarını söyledi. Ne mutlu bana, çocukluk ve yetişkinliğin karşılıklı teması ne kadar imkânsız olursa olsun bunu bir paralelde mümkün kılabildim. Zira bu ihtimalin imkânsızlığını kabul etsem de hoşuma gitmiyordu. Şimdi hayatın akışını kandırmış gibi mutlu hissediyorum.

Hayata nerede ve hangi şartlarda başlıyorsak mücadele parkurumuz da orası oluyor. Kimimizin parkurunda sevimli bir patika, sıcaktan yorulduğumuzda dinlenebileceğimiz ulu gölgeli ağaçlar, ilkyardım için bekleyen tam teşekküllü ekipler varken kimimizin parkuru, parkurdan ziyade adeta bir gladyatör arenasına benziyor. Bir şekilde hayatta kalıyor ve büyüyoruz. Mücadele pratiği kazandığımız bu parkuru unutmamız imkânsız, lehimize çevirdiğimiz her olumsuzluk bizim başarımız oluyor çünkü. Bu parkur bizim kaderimiz, parkurda ne yapacağımız ise kendi tercihlerimiz. Oturup bekleyebilir ya da ilerlemek için ne gerekiyorsa yaparız. O zorluklar bizim bildiğimiz, artık efendisi olduğumuz tecrübelerdir. Bruce Lee’nin bir bacağının diğerinden daha kısa olduğunu ve bu durumu sağaltmak için Kung-Fu’ya başladığını, o jilet gibi tekmelerin kısa bacağının bir avantajı kaynaklı olduğunu öğrendiğimde Mevlana’nın “Yaraların, ışığın içeri girdiği yerdir,” sözü aklıma gelmişti. Köklerimiz ve yaralarımız öz gücümüzün geldiği yerdir. Düşlerimiz ise kendimizden saklamaya çalıştıklarımızı, görmezden geldiğimiz duyguları dışa vurmak için bir havalandırma penceresi işlevi görüyor. Eskiden rüyaların gelecekten haber getirdiğine inanırdım ama zamanla geçmişi bugüne taşıma gibi daha kullanışlı işlevleri olduğunu fark ettim. “Sanatçının yaratıları ve sanat eserlerinin fonksiyonu tıpkı düşler gibi bilinç dışı istekleri hayali doyumlara kavuşturmaktan başka bir şey değildir,” demiş Freud da. Biri 13. yy.da yaşamış, Mevleviliğin öncüsü bir ilahiyatçı; diğeri 20. yy.da yaşamış, psikanalizin kurucusu bir nörolog. İkisinin de aynı şeyi farklı disiplinlere ait merceklerle söylediğini, kişinin kendini sağaltma noktası için geçmişi referans aldığını görüyoruz. Kendimden yola çıkarsam hayatın beni tatmin etmeyen bir tekdüzeliği olduğunu ve yazmanın bununla başa çıkmama yardımcı olduğunu söyleyebilirim. İlk soruda da bahsetmiştim. Her bir öykü, içimde bastırdığım hisleri geç de olsa ifade etmek, müdahale edemediğim gerçekliği kontrol edebileceğim bir alana çekmek için unutulmasını istemediğim duygular etrafında şekillendi. Ve evet gücümüz de güçsüzlüğümüz de köklerini geçmişimize uzatmış düşlerin dokuduğu kumaştan. Bunu değiştirmek mümkün mü bilmiyorum esasında, belki mümkündür. Fakat bana sorsalar değiştirmeyi (en azından artık) asla istemem, niye isteyeyim ki? Kendimi ve geçmişimi yaşamdan silgiyle yok etmek gibi olur.

Bugün dünyanın her yerinde şiddetin değişen onlarca formunu görüyoruz. Mesele bunu nasıl engelleyeceğiz, önüne nasıl set çekeceğiz? Farklı görüş ve fikirlerle bir ortak alan yaratabilecek miyiz? Kişisel olarak zaman zaman her farklılık bu alana dâhil olmaya çalıştığında bir tehdit unsuru olarak algılanıp dışlanıp yeniden tek tip görüş ya da renge boyanmaya çalışılıyor endişesi yaşıyorum. Bir ortak alan çabasından çok herkes kendi alanını yaratıyor. Siz ne dersiniz?

Kitaptaki öykülerde ekonomik, psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddeti deneyimleyen, toplumun hemen her kesiminden birçok karakter var. Yaşadıkları tüm baskılara rağmen cesaretle kabuklarını kırıyorlar. Bunu biz de yapmıyor muyuz? Yapıyoruz. Fakat bireysel çabalar elbette yetersiz kalıyor. Şiddetin önüne set çekmeye çalışmamız, şiddetle mücadele bir devlet politikasına dönüşmediği müddetçe yetersiz olacak. Oysaki bugün hakikaten de farklı fikirlerin tamamının “sakıncalı” diye etiketlendiği bir dönemden geçiyoruz. Yine de umudum var. 12 Eylül 1980 darbesi döneminde çocukluğunu ve gençliğini tüketmiş bir jenerasyon tarafından “aman evladım, sakın evladım, sen kenarda dur evladım” telkinleri ile çoğumuz apolitik ve renksiz yetiştirildik. Bu eğilimin “paramı kazanır, krediyle evimi alır, iki de çocuk yapar, yoluma bakarım” anlayışlı bireylerin yetişmesine sebep olması yanında beklenmedik bir sonucu daha oldu. 90 nesli ve sonrası, kendinden olmayana daha açık, aileden gelen koşullanmalara daha objektif, kendinden olmayana karşı da daha hümanist bir anlayış geliştirdi. Bu süreçte teknoloji uzakları daha yakın kıldı, sosyal platformlar sayesinde öcü gibi gördüğümüz toplulukların ve grupların etkinliklerini izleyerek fikir edinme fırsatı da bulduk. Böylece geçmişini iyisiyle kötüsüyle anlayan ama geleceğe daha kişisel bir süzgeçten bakabilen, kendi fikirlerini üreten bir köprü nesil ortaya çıktı. Politikayı kitaplardan, mitinglerden öğrenmedik. KDV tutarı kullanım miktarına denk faturaları öderken, çevremizdeki insanlar cinsel kimliğinden dolayı darp edilirken, ülkedeki doğal alanların tamamı vahşice talan edilirken öğrendik ne öğrendiysek. Bu yüzden aslında hepimiz mental ve fiziksel sağlığımızı korumak için kendi alanımızı yaratmaya çalışıyoruz. Kendi renklerimize boyanıp, sıkılırsak yıkanıp bambaşka hayatlara yelken açabiliyoruz. Farklılıklarımız bizi birleştiren bir şey hâline geliyor iktidarın tek tipleştirme baskısı altında. Çünkü artık kimse hangi baskı altında kalırsa kalsın asla tek tip kalamaz. Bu baskıya duyarsız kalanlar da dayatmaları reddedenlerin özgürlüğüne ve renklerinin canlılığına gıpta etmeye başladılar tıpkı “Tektaş, Tamtur ve Rota”nın isimsiz kahramanı gibi. Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’nin en sıkışmış karakteri o. Olduğu kişi ile olabileceği kişi arasındaki uçurum ona hem korku hem de heyecan veriyor. Farkındalığına aracı olan şey sosyal medya. Teknoloji hakikaten de tek tipleşmeye izin vermeyecek hızda bir etkileşim yaratıyor. Eskiden sağlıklı sayılan ama şiddet ve ayrımcılığın bin çeşidini gizleyen “sözde güvenli” ortak alanlarımızda yaşananlar da ifşa olmaya başladı. Türkçe edebiyat kapsamında ekolojik, kuir ve kuramsal feminist yazını yerleşik kılmamız bile bu ortaklığın şahane bir sonucu oldu. Yani bireyselleşmenin izolasyon yaratmadığını, bilakis özüne dönen bireyin kendini daha çok tanıyarak dünyaya açılmaya teşvik ettiğini düşünüyorum.

Kamu kurumları, kolluk kuvvetleri ve basın ülkemizde kadın haklarının korunmasında yeterince duyarlı mı sizce? Özellikle basın tarafında kadının gördüğü şiddet ile ilgili bilgi ve belgeler gerekli yerlere ulaşıyor mu? Şiddet politikanın bittiği yerde mi başlıyor yoksa onun devamı olarak mı ilerliyor?

Bu soruyu kamu kurumları ve basın olarak iki başlık altında incelemek isterim. Öncelikle Türkiye’nin şiddeti ve ayrımcılığı önlemeye dair taraf olduğu birçok uluslararası sözleşme olmasına rağmen sözleşme içerikleri devlet politikası hâline getirilmemiş durumda. Yani kamu kurumları ve kolluk kuvvetlerinin yaklaşımları tamamen o mevkilerde bulunan kişilerin vicdanına ve duyarlılıklarına bağlı diyebiliriz. “Kanun çıkardık, ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri) kurduk, acil yardım hatları ürettik yetmez mi, mevcut şiddet olaylar münferittir,” diyen politikacılar niyeyse makinisti ehil olmayan makinenin düzgün işlemeyeceğini (belki de kasıtlı olarak) anlamak istemiyorlar. Kolluk kuvvetlerinin de benzer bir tutumla çalıştığını görüyoruz. Ölüm tehlikesi altındaki kadını “kocan bizim eşraftan tanıdık, bişey olmaz sana merak etme, olursa bizi gine çağırırsın apla” diyerek evine yollayan memur da gördüm, şiddet görmüş kadının başında sabaha kadar bekleyip gerekli birimleri harekete geçireni de. Bu meseleyi kamuoyuna açıp tıpkı burada anlattığım gibi anlatsam “Yahu koooskoca devlet insanların her hareketini de kontrol mü edecek canım, işini iyi yapan da var kötü yapan da. Kişinin sütüne kalmış!” minvalinde yorumlar alırız hatırı sayılır bir kesimden. Oysaki yapılması gereken bu gibi mevkilere getirilecek insanların psikolojik, pedagojik bir formasyondan geçmesini zorunlu kılmak, şiddetle mücadeleyi devlet politikası hâline getirmek, gerekli önlemleri almayan kamu görevlilerine de caydırıcı yaptırımlar tesis etmek. Biz, şu anda devletin böyle bir kaygısı olmadığını görüyoruz. İstanbul Sözleşmesi tek bir mesele değil, aklıma ilk olarak kanunda anlaşmalı boşanma diye bir başlık varken aile mahkemelerinde arabuluculuk kurumu gibi hayatımda duyup duyabileceğim en saçma şeylerden birinin gündem oluşu geliyor. Böyle meselelere sıra gelmesi için evvela mevcut mevkilerdeki insanların mekanizmayı adil ve etik işletmeye ehil olmasının sağlanması gerek.

Gelelim meselenin basın kısmına. Basın çalışanlarının hukuk diline, toplum duyarlılığına, yaptıkları işin kamusal yönüne hâkim olmaksızın yaptığı haberler yüzünden birçok kadın, çocuk, lgbti+ birey ciddi zararlar görebiliyor. Günümüzde basına büyük bir iş düşüyor zira basının takip ettiği davalarda adli merciler “adil ve etik olmaya yönelik” bir baskı hissediyorlar. Toplumda normalleşmeye başlayan şiddet, istismar gibi kavramlar basın kanalı ile hak ettikleri kategorilendirmede yerlerini bulabiliyor. Fakat bizim sıklıkla gördüğümüz tablo biraz daha farklı. Öncelikle basında eril dili içselleştirmiş kişilerin hâlâ haber yapabildiğine şahit oluyoruz. Bu gazetecilerin dikkatsizliği yüzünden şiddet travması yaşamış kişiler defaten travmatize oluyor. Bir diğer yandan hukuk diline az da olsa hâkim olmadıkları için sürekli olarak halk zihnine yanlış bilgi yerleştiriyorlar. Örneğin “çocuğa tecavüz” sıkça kullanan ve korkunç yanlış bir kalıp. Çocuklara cinsel niyetle dokunulması istismardır, istismarın yaptırımı tecavüzden ağırdır. Tecavüz nitelemesi, yetişkini ve çocuğu aynı kefeye koyar. Yıllar yılı dil hassasiyetini en eski gazetelerin çalışanları bile içselleştiremedi. Oysaki dil, toplumu ve kolektif bilinci yönlendiren ilk ve en güçlü araçtır. Bu yüzden eril dil kullanan basın ve yayın organlarına karşı hukuki yaptırımların uygulanması gerekir.

Kısacası her gün onlarca insanın öldüğü bir ülkede altını çize çize şiddete karşı politika üretmiyorsanız şiddet politikası güdüyorsunuzdur, ötesi berisi yok.

Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’nin kadınları talepkâr ve üstenci erkek egemen toplum tarafından bastırılmış, özel alanlara bazen ebeveynleri bazen patronları bazen de sevgilileri tarafından hapsedilmeye çalışılmış bir varlık olarak yaşamayı öyle bir an geliyor ki reddediyorlar. Sormak istiyorum; erkek bakış açısını kabul etmiş ve karakterini buna göre kuran ya da erk zihniyetli kadınlar yok mu? Onların farkındalığını nasıl sağlayacağız? Edebiyatın bu noktada değiştirip dönüştürücü bir gücü var mı sizce?

Eril baskı yüz yıllara uzanan bir pratiğe ve tecrübeye sahip. Bu başarısının sırrı zaman zaman dişil bilinci de ele geçirip zehirlemesi. Aksi durumda bugün Anıt Sayaç göstergesi ürkütücü hızla artarken İstanbul Sözleşmesi’den bir gece yarısı ve tek bir kişinin hukuka aykırı kararıyla çekiliyor olma ihtimalini tartışmıyor olurduk. Neden? Çünkü tek bir istisnası olmaksızın tüm kadınlar sokaklara dökülürdü, yer yerinden oynardı ve kimse de böyle bir fikir konusunda ısrarcı olmaya cesaret edemezdi. Maalesef öyle olmadı. Zira geçmişten beri bazı kadınlar da hayatta kalabilmek için sustular ya da patriarkın enstrümanlarını kullanabilir hâle geldiler. Kitap ekseninde düşünecek olursak “Dış Kapı”nın Fazilet’i tam olarak böyle bir kadın. Çocukluğundan beri yaşadığı fiziksel, duygusal, ekonomik ve cinsel şiddete karşı gücünü ilan edebileceği günlerin gelmesini sabırla beklemiş. Doğum kontrol yöntemlerini kullanmayan (ve ona kullandırmayan) kocasına, kürtaj olanağından yoksun olduğu için kendine zarar verip düşük yaparak cevap vermiş. Daha sonra kendi doğurduğu bir erkeği, oğlunu, bu dünyadaki tapusu olarak görmüş ve onu korumak adına hiç çekinmeden çocuğu yaşındaki kadınları düşman bilmiş. Varlığını kadınlıktan nefret üzerine var etmiş öyle ki elinden gelse sahiden erkek olacak. Ölmemek yahut delirmemek için tutunduğu dal olmuş “erkeklik”. Fazilet gibi onlarca örnek var üstelik ummayacağınız pozisyonlarda. Mecliste kanun yapıyorlar, plazalarda toplantılara giriyorlar, adliyelerde kararlar veriyorlar, okullarda çocuk büyütüyorlar. Bunun farkına varalım, eril hâkimiyetin hüküm sürdüğü bir ülkede bilerek yahut bilmeyerek düzene hizmet eden kadınların öncelikli ihtiyacı kendilerini oldukları gibi sevmektir. Esasında birçoğu eril sistemden alacaklıdır. Alacaklarını tahsil etmek için de sistemi, sistemin bir parçası olarak yönetmeye çalışırlar. Edebiyat, eril zihniyeti benimsemiş kadınlara olsa olsa onlara kendilerini anlatan bir tablo çizebilir. Bu tabloda gördükleri yine hoşnut olmadıkları var oluşları olacağından edebiyatın başlı başına bir dönüşüm aracı olabileceğini düşünmüyorum. Edebiyat olsa olsa onlara zamanı geldiğinde üzerine düşünmeye başlayacakları bir mesaj verebilir. Şiddet görürken de, kendilerinden nefret ederken de, dışlanırken de yalnız olmadıklarına, bu ortaklıktan bir birliktelik doğabileceğine dair bir mesaj, “kız kardeşlik” mesajı. Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’de biraz da bunu işlemeye çalıştım. Toplumun birbirinden bağımsız birçok farklı kesiminde yaşayan binlercemiz benzer mutsuzlukları ve baskıyı yaşıyoruz. Yaşadığımız hayatlar farklı ama hepimiz duygusal ve fiziksel tehdit altındayız. Patriarkal sistem kendi ürettiği çarkların sonsuza kadar bir kadın elinde kalmasına izin vermez çünkü. Erkeklere davrandığından daha acımasız davranır, en ufak hatasında kendinden olmayanın üstünü çizer. Bunun en çok karşılaşılan örneklerini de eril zihniyete maşa olmuş kadın siyasetçiler göz açıp kapayana kadar koltuklarından kaldırılırken görüyoruz.

Hem yazdıklarınız hem de bir avukat olarak özgürlükçü ve demokratik bakış açısını savunuyor, muktedirin eril tahakkümüne karşı yazdıklarınız ile sesi çıkmayanın sesi olmaya çalışıyorsunuz. Sansür ve baskıyı düstur edinmiş bir sistemde avukat aktivist ve yazar olarak hegemonik erkek iktidarı tarafından buna meslektaşlarınız da dâhil siz de ötekileştirmeye uğruyor musunuz?

Yazdıklarımla, söylediklerimle ve mesleğimle kimsenin sesi olmaya çalışmıyorum aslında, böyle bir misyon edinmek de istemem. Birilerinin sesi olmak; bir şeylerin öncüsü, lideri olmak gibi geliyor bana. Benim yapmaya çalıştığım şey kendim için ses çıkarmak ve herkesin kendisi için ses çıkarabilmesine yardımcı olmak. Özgür, huzurlu ve mutlu bir hayat arzuluyorum çünkü. Her meslekte olduğu gibi hukuk ekseninde icra edilen mesleklerde de patriarkal bir düzen söz konusu ve evet ötekileştirmeye uğramadığımızı söyleyemem. Avukatlar arasında da cinsiyet ayrımcılığına dayanan mobbing oranları oldukça yüksek. İşveren nezdinde medeni hâlimiz, babamızın mesleği, anne olup olmadığımız, var ise çocukların yaşı, var ise eşimizin maddi durumu hatta yaşımızın bile sürekli olarak kategorize edilme kriteri olduğunu görüyoruz. Ev içinde başlayan baskı iş hayatına da ciddi şekilde sirayet etmiş durumda. “Tespih Böceği”ndeki avukat bu sıkışmayı yaşayan, devletle, patronla ve babayla olan hesaplaşmasını tıpkı Kafka’nın böceği gibi “öteki olmak” kavramı üzerinden tam da böyle deneyimleyen bir karakter. Mücadelesi evin içinde başlamış ve iş hayatında devam etmiş. Bir kere bu ülkede “öteki” olma engeline takılmadan yaşamak mümkün değil. Dağ, taş, kuş olsanız bile (bkz İkizdere, Kazdağları, Marmara Denizi, Salda Gölü, av ihaleleri vs…) kendi kendinize, huzur içinde yaşamanızın imkân ve ihtimali yok. Çocuklarla ve gençlerle iletişimde olmayı her zaman çok sevdiğimden liseler ve ilkokullara sık sık ziyarette bulunur, akran zorbalığı ve internet suçlarına ilişkin konuşmalar yaparım. Kitap çıktıktan sonra başıma şöyle bir olay geldi: İsmini vermeyeceğim ama oldukça bilinen üstelik daha evvel yaptığım konuşma akabinde ikinci kez davet aldığım bir lisede mesleği anlatırken “Sadece para kazanma ve başarılı olma kaygısı güderek değil, mutlulukla yapacağınız bir meslek seçin. Ne meslek yaparsanız yapın kadın ve çocuk hakları, lgbti+ haklarına dair bilginiz, duyarlılığınız olsun. Bir vatandaş olarak 6284 nedir bilin, İstanbul Sözleşmesi nedir bilin. Hukuk okuyacaksanız da yaptığınız işin özü temel hak ve özgürlüklere dayandığını bilerek bu işi yapın.” dediğim için öğretmen kadrosundan dahi olmayan, “şirket” yöneticilerinden birinin “öğrencilere yok İstanbul Sözleşmesi yok lgbti+ gibi uygunsuz bilgiler vermiş, boşanma davalarına bakıyormuş, niye çağırdınız, özgeçmişi nerede” gibi son derece siyasette koltuk kaygısı güden, eğitimcilikten ziyade işletmecilik anlayışıyla yapılmış bir yorum geldi kulağıma. “Tektaş, Tamtur ve Rota”da anlattığım doktorun, avukat hakkındaki cümlelerine çok yakın yorumlar bunlar alt metni dikkatli okursanız, duyduğumda aklıma bu geldi ve dakikalarca güldüm. Çok kişi öykülerin otobiyografik olup olmadığını sordu, öyle olmasa bile otobiyografik olma ihtimali çok yüksek bir ülkede yaşıyoruz maalesef diyorum şimdi. Eskiden olsa bu “ötekileştirmeyi” oldukça kırıcı bulur, üzülürdüm ama henüz 17 yaşında ve Türkiye’de yaşamaya çalışan çocuklara verebileceğim en iyi öğüdü verdiğimi bilerek gayet mutlu hissediyorum. Bir daha olsa yine aynı şeyleri söylerim.

Kitaptaki öykülerin her bir kahramanını bir diğer öyküde herhangi bir noktada yeniden görüyoruz. On öykü bir şekilde birbirleri ile de konuşuyorlar. Bir bakıma hepimizin bir şekilde istesek de istemesek de birbirimizin hayatına dokunduğumuzu ve kolektif bilinci mi hatırlatıyorlar?

Farkında olsak da olmasak da birbirimizin hayatlarında bir yerlerde dolanıp duruyor, oralarda bazı noktalara dokunarak bir şeyleri etkiliyor, değiştiriyoruz. Her birimiz ayrı öyküleri devam ettirerek geçmişte yazılmış olanları devam ettiriyor, geçmişe eklenerek geleceği örüyoruz. Bu farkındalık bana görebildiğimin ötesinde, çok daha değerli bir şeyin parçası olma hissini veriyor; geçmişten günümüze taşınmış kolektif bilinci hep birlikte değiştiriyor olma gücünü. Kendimi Doğurmadan Hemen Önce’nin kadınları toplumun kendilerine dayattığı sınırları ve sunduğu göstermelik koltukları reddediyorlar. Bu reddediş için ciddi bir cesaret gerekiyor, hepimiz biliyoruz. “Kan” öyküsündeki Ada boşu boşuna okumuyor Seninle Başlamadı’yı. Hem kalıtsal hem de toplumsal olarak ona aktarılan birçok koşullanma ile savaşırken hissettiği yetersizlik ve korkuya yani gölgesine karşı tüm gücüyle direniyor. Tüm bu çatışmaya rağmen terapiste gitme cesaretini sürdürecek. Belki bu da yetmeyecek, Seninle Başlamadı bitince Jung’un Dört Arketip kitabını okumaya başlayacak o da yetmezse seans sayısını artıracak ama bir gün mutlaka kendine iyi davranmayı öğrenecek. Ada gibi birçok kadın var çevremizde, o gerçekten sıkça rastlayabileceğimiz, kolektif hafızayla topluma aktarılan “hesabı erkek öder” algısını şiddetle reddeden bir plaza kadını. 2020’nin bu bağlamda önemli bir yıl olduğunu, bu sene yaşananların kolektif hafızaya ciddi şekilde katkısı olacağını düşünüyorum. Özellikle kadınların hayatın her alanında çok daha cesur ve sansürsüzce kendilerini ortaya koymaya başladığını gördüm. Bu sene çıkan yazılar, yapılan söyleşiler, yükselen sesler asla unutulmayacak.

Kafka’nın Gregor Samsa’sına, Mark Wolynn’nin Seninle Başlamadı’sına, Coelho’nun Brida’sına atıflar var öykülerde fakat bir atıf var ki “Kan” öyküsünün bitiminde; Şifre 1869! Bunu Emma Goldman’ın doğumu diye okuyorum. “Ancak bugün artık kadın kendisini buluyor; efendisinin lütfundan bağımsız, özgün varoluşunun farkına varıyor.” diyor ya. O gün geldi mi?

OLEY! 1869, Emma Goldman’ın doğum tarihi. Emma Goldman’ın cesareti, coşkusu ve “dans edemeyeceğim devrim benim değildir,” diyen (bugüne kadar okuduğum en mantıklı 3 cümleden biri olabilir) orijinalliği bana hep ilham vermiştir. Eserlerini okuduğum yazarların hayatlarını da araştırmayı, onları tanımayı çocukluğumdan beri çok severim. “Kan” öyküsünü bitirdikten birkaç ay sonra Emma Goldman hakkında biyografik bir çizgi roman okumuştum. Oradan öğrendiğim kadarıyla Goldman sevgilileriyle arasında para üzerine kurulmuş bir hiyerarşiyi de reddetmiş. Bu sebeple öykü finalindeki şifrenin 1869 olması tatlı bir selam olur gibi düşünmüştüm. Şu ana kadar kimse bunu fark etmemişti o yüzden soruyu okuyunca “OLEY!” diyerek yumruğumu havaya kaldırdım. Gelelim “Kadının kendisini bulduğu, efendisinin lütfundan bağımsız, özgür varoluşunun farkına vardığı gün bugün mü?” sorusuna. Yumruğumu indirmeden “EVET!” diyorum. O gün dündü, o gün bugün, o gün yarın ve kendi varoluşunu görüp zincirlerini kıran her bir kadın için o gün aslında her gün.

Gökhan Arslan ve Tunca Çaylant ile birlikte Ecinniler kültür ve edebiyat dergisinin yönetim kurulundasınız. Yazar yerine yazan, okur yerine müşteri, eleştirmen yerine kitap tanıtımcısı ile popüler kültürün piyasalaştırdığı küçüklü büyüklü gruplardan oluşan bir edebiyat ortamında, yayın hayatında bir yılı geride bırakan Ecinniler, kültür ve edebiyat hayatımıza yeni bakış açıları, yeni şairler ve yazarlar kazandırdı mı? Dergilerin böyle bir misyonu olduğuna inanıyor musunuz?

Okuma oranının çok düşük olduğu, kâğıt fiyatlarının dövize bağlı olarak arttığı, asıl mesleklerimizden arta kalan zamanda yılın her haftası aynı hızlı tempoda çalışma gerektiren, süreli yayınların yukarıda saydığım sebeplerle kapandığı bir dönemde neden dergicilik yapılır? Para kazanmak için olmadığı aşikâr. Kapağımızda sırf çok satsın diye edebiyatçı olmayan popüler bir isme asla yer vermedik, vermeyeceğiz de. Arkamızda holdingler, şirketler, bize yüksek bütçeden sürekli reklam veren kurum-kuruluşlar da yok. Daima “içerideyiz”, abonelerimiz ve okurların desteği olmasaydı 9. sayıyı muhtemelen göremezdik. Diğer yandan kendi öykü, şiirlerimiz için bir platform oluşturma amacı da gütmedik. İnceleme ve eleştiri dışında üçümüz de ürün yayımlamıyoruz Ecinniler’de. Kısacası kalıcı ve iyi bir iş çıkartmak amacıyla süreli yayın işine girmenin çok daha derin bir manevi yönü olmasa Ecinniler ortaya çıkmazdı. Ben edebiyatı edebiyat dergileri ile sevdim. Lisedeyken edebiyat dersinde öğrendiğim isimler benim için Marvel kahramanları, güncel dergilerde gördüğüm isimler de onların koltuklarını devralmış süper kahramanlar gibilerdi. Açıkladığım sebeple dergilerin elbette yeni yazar ve şairlere alan tanımak gibi öncelikli bir misyonu olduğunu düşünüyorum. Dergiler sayesinde kabul görmüş hissediyoruz ve bu his belirli bir seviyeye ulaşmadığında yazdıklarımızı yayınevlerine yollayacak cesareti asla bulamayabiliriz. Artık yazar ve şair biyografilerinde sık sık Ecinniler ismine rastlıyorum. Nitekim Ecinniler çatısı altında ilk kez şiir ve öykü yayımlayan isimlere yer verdik, bu isimlerden biri Ceren Biber aynı sene Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Diğer yandan edebiyat dergileri fikirleri kamu ile buluşturan, oldukça kritik öneme sahip mecralar. Ben, her zaman yazarlığın ve yayıncılığın kamusal bir yönü olduğunu söylerim. Dergilerin popüler olması iyi bir şeydir, iyi şiirin ve iyi kurmacanın popüler olması toplumda görmeyi beklediğim kalkınmaya işaret verir, beni mutlu eder. Lakin popülist bir dergi olmak, okur yerine müşteri çekme amacı gütmek, araba tanıtır gibi kitap tanıtmak gibi meseleler toplumda gördükçe kahrolduğum kültür dejenerasyonunu tetikliyor. Popülist işler çok kazandırsa bile iyi bir şeye hizmet etmiyor. Zira altını çizerek ve yüksek sesle söylüyorum, dönüşüm dilde başlar. Toplumda dönüşüme uğraması gereken meselelere ses vermeye çalışıyoruz, bu bakımdan ırkçı, ayrımcı, seksist olan ürünlere kapı duvar olduğumuzu ısrarla vurguluyoruz. Kısacası Ecinniler ekibinde bulunan ve ayrıca oldukça iyi süreli yayın takipçileri olarak dergilerde görmek istediğimiz tutumu yaşatma uğraşı içindeyiz. Her sayımızın sunuş yazısının final kısmında yanında ya da karşısında durduğumuz anlayışlara dair dipnotumuz var. Ecinniler bugünü ve bugünün yazarlarını edebiyat tarihine şerh düşen bir dergidir. Yaptığımız işle ve çalıştığım ekiple gurur duyuyorum.