Çocukluğumuz ne gizli bir hazine!

Peki neden bu hazine üzerine kafa yormayız? Bu hazineden bir şey paylaşırken neden çok temkinliyizdir? Ya da anlattıklarımız neden hemen hemen hep aynıdır? Halbuki bize dair, duygularımıza dair, kimliğimize dair ne çok şey orada, çocukluğumuzun tam merkezinde yer almaktadır. Ne kadar yaramazlık yaptığımız da oraya dahildir ama daha da ötesidir.

Yoksa bu bir cesaret işi midir?

Bütün bu sorular, Ahmet Büke‘nin romanı Babaannem, Kurbağalar ve Hayat kitabı ile buluşmamdan sonra zihnimi bir hayli meşgul etti. Yetişkin edebiyatın usta kalemi Büke, okurlarına bu kez çocuk edebiyatına da bir eser hediye etmişti. Hem de öyle bir hediye ki hem başkahramanın hayatını okuyor hem de kendi hayatınıza ayna tutmanızı sağlıyor.

Mahalle yaşamı, emek, sevgi, dostluk, çocukluk gibi birçok konuya değinen Büke ile gerçekleştirdiğim röportajı okumaya davet ediyorum sizi.

Yetişkin edebiyatında ürettiğiniz eserlerle tanınıyorsunuz. Yazarlık yolculuğunuzda çocuk edebiyatına da alan açma sebebinizi sorarak başlamak istiyorum. Çocuk edebiyatına dair eser üretme fikriniz ve belki de ihtiyacınız nasıl doğdu?

Hepimizin edebiyata girişi çocuk edebiyatı ile sonuçta. Ondan kopamayız. Kimi kitaplar bizimle bir ömür boyu yürür. Ama yazarlık yetişkinlikte yapılan bir iş. Bir defa koptuğunuz ve asla geriye alamayacağınız çağınıza seslenen kitaplar yazmak hele başka kuşakların bunları okuyacaklarını düşünmek epey çılgınca. Çocukların çoğunun onlara çocuk edebiyatı diye sunulan kitaplara büyük bir iç sıkıntısıyla bakıp durduğunu düşünüyorum. İnşallah arada sevdikleri kitaplar içine giriyordur yazdıklarım.

Geçtiğimiz günlerde José Eduardo Agualusa’nın “Yaşayanlar ve Diğerleri” kitabını okurken çok güzel bir cümle ile karşılaştım. “Gerçeklik, kurgunun tesadüfen ortaya çıkan bir alt ürünüdür.” Sizin eserinizi okurken kimi zaman yaşadığınız olayları, çocukluğunuzu anlattığınızdan neredeyse emin ilerlerken kimi zaman da kurgu hissine kapıldım. Bir yazar olarak bu kitabın neresindesiniz?

Biraz kül, biraz duman. O benim işte…

Manisa’nın Gördes ilçesinde büyüdüğünüzü biliyoruz. Küçük bir yerde hele ki doğası muhteşem bir yerde çocukluk yaşamanın güzelliklerini ben de deneyimleme şansı elde ettim. Kendi çocukluğunuz ile günümüz çocuklarının yaşamını kıyasladığınızda günümüz çocuklarının nelerden mahrum olarak büyüdüğünü düşünüyorsunuz? Çocuklarımızı doğa ile iç içe, doğaya ve diğer canlılara saygılı olarak nasıl yetiştirebileceğiz?

Sondan başlarsak net bir yanıtı var: Yetiştiremeyeceğiz. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. Doğayı geri dönüşsüz bir şekilde tahrip ettik. Kentlere yığıldık. Geri dönüp, eski hayatlarımıza kavuşamayız. Ayrıca bunu kimse istemez de. Pırıl pırıl bir doğada büyüdüm ama musluğu çevirince sıcak suyumuz yoktu, termosifon haftada bir yanardı ve eksinin altındaki bir kışta sadece tek odada sobamız vardı. Üstelik odunu toplayıp kesmek, kömürü taşımak, külü dökmek gibi şeyler en kolay sayılan işler arasındaydı. Bugün kimse gezen tavuğun arkasında bırakacağı yumurtayı yemek için tavuk kümesindeki ağır kokulu malzemeyi temizlemek istemez. Yani hem rahat bir hayatımız olsun hem sağlıklı yaşayalım hem yorulmayalım hem de mutlu olalım istedik. Mümkün değildi. Bu sonuçlara katlanacağız. Taşra hayatının ve teknolojisizliğin sonuçlarını günümüz şehir çocuklarına iki saat yaşatsak, koşarak kalabalık, kirli şehirlere ve şimdiki hayatlarına dönerler. Kısacası bu tüketim ve “refah” talepleri olduğu sürece bizi ve çocukları bekleyen hayat bu. Üstelik şimdilik iyi bile sayılır. Gelecekteki daha zorlu hayata, hayatta kalabilenler devam edecekler. Ama yine de tersini isteyeceğini düşünmüyorum insanın.

Başkahramanımız da babaannesi ile küçük bir yerde yaşıyor. Yaşıtlarıyla da büyükleriyle de çok güzel bir iletişimi var. Küçük yerlerin kendine özgü oluşturduğu bu samimiyeti, sizin aracılığınızla biz de hissediyoruz. Büyük şehirlerde ise büyük bir koşturma, büyük bir kaos hâkim. Büyük şehirler, her şey gibi dostluğu, arkadaşlığı da tüketiyor ve insanı da bencilleştiriyor mu? Yaşanılan yerin, insan ilişkileri üzerine etkisine dair neler söylemek istersiniz?

Bence şehirlerde ve bu koşullarda hayatta kalmayı öğrenelim. Zor koşullar yok oluş anlamına gelmez. Buralardan iyi arkadaşlıklar, yoldaşlıklar ve üretici ilişkiler çıkarmayı becermek zorundayız.

“Babaannem, Kurbağalar ve Hayat”, günümüz Türkiye’sinde bir paleontologun iş bulamaması nedeniyle çay ocağında çalışmak zorunda kalmasını da arıların peteklerini altıgen örme nedenini de öğretici olmaya çalışmadan hatta eğlenceli bir dille sunuyor. Biz okurlar da hayati ama gözden kaçan bilgilerle ve de ülkemizin ekonomik gerçekleriyle incelikli diliniz aracılığıyla buluşuyoruz. Yazarın çocuk edebiyatında dilini doğru ve etkili kullanma sorumluluğu ve dil-metin ilişkisine dair ne söylemek istersiniz?

Yazar olarak görevimiz, iyi hikâyeler bulmak ve bunları iyi bir dille ve temiz bir Türkçe ile anlatmak. Çocuk edebiyatında ayrıca bir çaba ve özen gerekiyor. Bunu yazar tek başına kavrayamayabilir. O nedenle meseleyi kavramış, konusunda uzman yayınevleriyle çalışmak gerekiyor.

Babaanne, torununa kolay kolay hayır demiyor, destek olmayı tercih ediyor. Torunu da bu sayede kararlar almaktan çekinmiyor. Çocuklarımıza fırsat tanımak, onlara hareket özgürlüğü tanımak, deneyim kazanmalarını sağlamak için nasıl bir yol izlemeli, onlarla nasıl bir yol arkadaşlığı oluşturmalıyız?

Bir çocuk babası olarak bunun yanıtını bilmiyorum gerçekten. Teorik olarak çocukların adım adım, zihinsel ve fiziksel olarak geliştikçe ve hak ederek özgürlüklerini geliştirmeleri gerekiyor. Ama günümüz hayatın pratiğine, hele günümüz yaşamına kolay kolay uymuyor ya da böyle söylendiği kadar kolay uygulanamıyor. Her iki taraf da deneyerek, yaşayarak öğrenecek galiba bunu.

Kurgunuzda dikkatimi çeken bir şey var. Bir defter aracılığıyla başkahramanımızın çocukluğunu okuyoruz. Her bir bölüm tek başına anlamlı ve güzel bir hikâye iken hepsi bir araya gelince de birbirini tamamlayan başarılı bir romana dönüşüyor. Romanınızın planını oluşturma hikâyenizi de bizimle paylaşır mısınız?

Roman olarak düşünmemiştim. Yaklaşık bir buçuk yılda ortalama her ay bir öykü yazmıştım. Bir araya geldiklerinde böyle bir genel kurgu çıktı.

Röportaj yaptığım bütün çocuk edebiyatı yazarlarına sormayı görev edindiğim bir sorum var. Baskının giderek arttığı, özgür düşünce ortamının bertaraf edildiği, eğitim sistemi ve hemen ardından iş dünyasında itaat eden bireylerin yetiştirilmeye çalışıldığı günümüz Türkiye’sinde çocuk edebiyatı yazarlarının sorumlulukları üzerine ne söylemek istersiniz?

Her durumda ve koşulda yazmayı sürdürmemiz gerekiyor. Bunlar daha iyi günlerimiz. Ama bunlar da geçer.