Bir pazar günü; onuncu yaş günüm. Annemle babam kocaman bir pasta yaptırmış, yanında bir sürü börek çörek… Bütün arkadaşlarımı da çağırmışlar. Bir de Orhan Amca var, babamın liseden arkadaşı. O neden orada bilmiyorum. Geçerken mi uğramış ne. Doğum günümü kutluyoruz. Annem “Bir dilek dile.” dedi. Aklıma o çok beğendiğim Spider Man’ in oyuncağı geldi. Bir de lunaparka gidip her şeye binmek; ki o zamanlardaki lunaparklar şimdiki gibi değildi. Daha tehlikeliydi ve ben hepsine hiç korkmadan binebiliyordum. Çok eğlenceliydi!

Çok kararsız kaldığımı hatırlıyorum. Bir de bunlardan da büyük bir dilek dilemek istediğimi. Her seneki dileğimi diliyorum ben de, “Allah’ım çok mutlu olmak istiyorum! Çok mutlu olmak istiyorum!”

On tane kocaman kocaman mumu tek nefeste söndürdüm. Hediyeleri açtım. Pasta yedik. Dans ettik. Oyun oynadık. Sonra misafirler gitti. Herkes erkenden yatmalı, ertesi gün okul var ya. Doğru yatağa. Hemen uykuya dalmışım. Çok mutlu olduğumu, sürekli gülümsediğimi falan hatırlıyorum.

Gece yarısı. Birden uyanıyorum. Çok korkmuşum. Kâbus görmüşüm…” 

Merdiven Altı Tiyatro’nun yapımcılığını üstlendiği, Sami Berat Marçalı’nın yazdığı, Barış Can Çelik’in yönettiği Küçük son derece sert, cesur, bir o kadar da çarpıcı oyunculuk performanslarıyla bezenmiş bir oyun. Ama sizi kan tutuyorsa, hele hematofobi sorununuz varsa, aman derim.

Dört lise talebesi, dördü de duygusal ezimlerle, travmalarla karşılaşmış. İsyan, öfke, hınç dolular. Ve bedenini satarak geçinen bir kadın.

Aslında herkes kendi büyük acısıyla, tekinsiz geçmişi, bugünüyle yüzleşmekten korkuyordu. Nice cinsel sarsıntı vardı yedeklerinde. Ve onları çoktan tutsak almış toplumsal şiddet…

Kaldığı yerden devam etmezdi ki kabuslar, her şey bir cinnetle başlamıştı aslında.Cinnet biley taşlarıydı. İçlerindeki şeytanı azat etmişlerdi çoktan. Vahşeti, gerilimi en uç noktalara taşıyabilecek kadar cüretkar ve olabildiğince acımasız, vahşi ve bir o kadar da korkaktılar.

Yaşamları, kaybedilmiş güzel duygular, isyan, ölüm arasında bir saklambaç oyunu içindeydi aslında. Hepsi kurbandı. Hepsi av, hepsi ökse ve hepsi yem. Kedi kuyruğunu, kuyruk kediyi kovalıyordu sanki.

Beş oyuncu sahnede öyle bir illüzyon yaratmış ki bir seyirci, kendini oyuna kaptırıp polisi aramış, biri kan gölünde can çekişen oyuncuya müdahale etmeye yeltenmiş.

Bihter Altay, Alim Dedei, Büşra Münevver Öztepe, Nazlı Yağmur Hasret, Burak Aydın yaşar kıldıkları karakterlere kattıkları sahicilik nedeniyle seyircide sahnede olup bitenlerin rol icabı olduğu düşüncesini tümüyle yok ediyorlar. İzleyici kendini çaresiz, savunmasız, zaman zaman öfkeli, tedirgin hissediyor.(In your face’i tüm boyutlarıyla sunuyorlar, diyelim.) Peki ya o kan kokusu?..

Bihter Altay karmakarışık duygu ve hadiseler yelpazesi içindeki gidiş gelişleri, hunhar savruluşları başarıyla yorumlamış. Ve ilk antesinden, final anına kadar soluk kesici bir performansa imza atmış.

Alim Dedei, Büşra Münevver Öztepe, Nazlı Yağmur Hasret, Burak Aydın eserin iç dinamiğini, antisosyal kişilik davranışlarını, düşünce, duygu, şiddet eğilimlerini bütün nüanslarıyla derinliğine işlemişler.

Tüm oyuncular, doğru beden dili kullanımı, bilinçli, yaratıcı, sarsıcı yorumlarıyla aksamadan, abartmadan tahterevalli dengesini en zor şartlarda bile koruyorlar.

Sahnenin her yeri eksiksiz biçimde kullanılıyor, bir diğer ifadeyle beş karakterin gerçekten yaşadığını, kalıplaşmış tuzaklara düşmeden, seyirciye duyumsayarak ustalık katında bir etki yaratıyor ve üst düzey bir takım oyunculuğu da sergiliyorlar.

Metni, rejisi, kostüm, dekor, ışık, müzik tasarımları, her anı bir adeta crescendo’ya dönüşen sıra dışı oyunculuklarıyla çok ciddi bir emek ürünü olan “Küçük” izlenmesi gereken bir oyun. Ama yineliyorum, hematofobiniz yoksa…