“Ayrıca bu yolculukta, bilgilerini bana aktaran tüm yönetmen, usta ve hocalarıma sonsuz teşekkürler, arkadaşlarıma, bana inananlara, elimi tutanlara hep minnet duyacağım…”

Genç bir aktörden bahsetmek istiyorum bu defa; sahneye yakışan. Sahnede büyüyen, sahnede büyüleyen, sahnede rengarenk düşler dokuyan, en cesur perdeden duyarlılıkları yüzümüze çarpan bir genç aktör. Biz ona duygularımızı emanet ettik, o tiyatro diliyle o duyguları tercüme etti,sonsuzluğa savurdu.

İyi bir oyuncu olmak istiyordu sadece. Karşısındakinin gözbebeğine bakabilen bir oyuncu. Her dans figüründe, her oyunda yeniden, en baştan sorguladı kendini. Benzersiz bir duygu yoğunluğuyla sığındı sahneye. Yazdı, oynadı, yönetti, dans etti. Hayatın en kayıp temalarını aradı, buldu. Gerçekliğin yanı sıra güçlü simgesel öğelerle harmanladığı “Üç Kadın Bin Turna”, örneğin o temalardan çıkmıştı.

Tiyatromuzun genç kazanımlarından biri Arda Alpkıray, bana göre.

Engin Alkan “Sahnede o kadar iyi duruyorsun ki Arda,” demiş bir defasında. Haklı.

Aleksandra Paoletti “Sahnede bambaşka bir enerji,” diye bahsetmiş Arda Alpkıray’dan. Bambaşka, sıra dışı bir enerji, çok haklı.

Çocukluğunda da yakındı sanata özellikle dansa. Ama tiyatro pek yoktu kafasında. Odasına kapanır neredeyse saatlerce ayna karşısında dans ederdi. Ortaokul ve lise döneminde yıl sonu gösterilerinde sunuculuk yapardı. Hayır, ne ailesinde ne yakın çevresinde sanatla ilgilenen kimse yoktu.

On sekiz yaşındaydı hayata farklı baktığını hissettiğinde. Başka bir dünyaya ait olduğunu ilk alımladığında, diyelim ya da. Farklı sesler, farklı tonlar, farklı kıvrımların, sapakların peşindeydi.

Müziğin ritmini içinde duyuyordu dans ederken. Dönmek, sağa iki adım, hızla geriye dönmek… Dans ederken bir şeyler anlatmaya başladığını ayrımsadı giderek. Sözcükler uçuşuyordu.

Tiyatro zordu… Hep öğrenmek, hiç durmadan çalışmak ve gözlem yapmayı gerektiriyordu. Her yönetmenden bir başka detayı öğrendi Arda Alpkıray. Öğrenmeye de devam ediyor. “Yaşadığım sürece,” diyor : “Bu yolculuk hiç bitmeyecek..”

Mezopotamya Kültür Merkezi. Hem sahneye çıktığı hem derslere katıldığı dört yıl. Bir oyun yapması önerilir çok geçmeden. “Kayıp” o günlerin ürünüdür. İmkanlar kısıtlıdır. Olanla olmayanı birbirine alaşımlar. Hayır, karşısında asılı duran fotoğrafı anlatmayacak, başka bir şey çizecek, renklendirecek, boyut katacak, ruh üfleyecektir. Başarır da. Belki de “Üç Kadın Bin Turna”nın ön provasındadır bu çalışma!

İstanbul Büyük Belediyesi Şehir Tiyatrosu bir audince açmıştır. Bir arkadaşı girecektir sınava, aslında hiç niyeti yoktur Arda Alpkıray’ın. Uykusuzdur, yorgundur, üstelik herhangi bir hazırlığı da yoktur. Saat sabahın 10.30’udur.

“Haydi ben de bir deneyim,” der öyle laf olsun diye.

Ve öğrenir ki dans, şan, oyunculuk seçiminde başarılı olmuş.

Güzel bir işi vardı aslında. Büyük bir otelde idari pozisyondaydı. Başarılıydı, gelecek vaad ediyordu. Ama tiyatro… Önce izin aldı. Provalar, hızla ofise geri dönüş. Giysisini değiştirip oteldeki görevini üstlenmek. Bir telaş, koşuşturma ki sormayın gitsin. Yorgunluk mu? Hayır. Kararsızlık mı? Evet. Sahne tozunun şehvetli çağrısı mı? Evet. Bin defa evet.

2005 yılı. Ali Taygun ile “Leyla ile Mecnun” da çalışıyor Arda Alpkıray. Sahnede, sahne gerisinde her an oyunun içindeydi, nasıl anlatsam tüm teksti ezberlemişti birkaç gün içinde ve o yol ayrımının başındaydı. Ya tiyatro ya oteldeki görevi.

İstifa eder işinden. Gözünü bile kırpmadan istifa eder hem de. Artık sadece tiyatro vardır hayatında..

Gökçen Koray’la beraber çalışır bir süre. Dans, şan, hızla kendini geliştirmek, aradaki mesafeyi bir an önce kapatmak için aralıksız çalışır. Dener, izler, okur. Gece gündüze, gündüz geceye karışmıştır çoktan. Yorgunluk, bıkkınlık nedir bilmeyen bir tempodur bu..

Kenan Işık “Hangi konservatuardan mezun Arda, çok yetenekli,” diye sorar Mert Turak’a prova esnasında. Arda Alpkıray’ın mektepli olmadığını öğrendiğinde: “Gerçekten iyi oyuncu, nicedir ihtiyaç duyulan bir kabiliyet..” diye tamamlar cümlesini. Yıllar sonra Alexandra Paoletti de, yukarıda aktardığım gibi “Sahnede başka bir enerjisi var,” diye bahsedecektir Arda Alpkıray’dan.

Derken, “Yaşar Yaşamaz”, “Fareli Köyün Kavalcısı”, “Lüküs Hayat”, “Kabare”, “Yuvaya Dönüş”, “Şark Dişçisi”, “Balon”.( Sahi unutmamalıyım, oyuncu rahatsızlığı nedeniyle ” Arka Bahçe” de sadece bir kez sahneye çıkar.) ve yepyeni bir Arda Alpkıray’ı izlediğimiz “Saadet Hanım”

Gençlik Günleri için hazırlanan “Yuvaya Dönüş” projesi önerildiğinde çok heyecanlanır Arda Alpkıray. Yabancı bir yönetmenle, Alexandra Paoletti ile çalışacaktır. Müthiş bir süreçtir bu kan ve terle tescillenen. Mutludur, ayakta duramayacak kadar yorulsa da umurunda değildir. Sonuçtan umutludur.

Genel provada, oyundan bir gün önce yönetmen bazı değişiklikler yapar. İşte o an korku, kaygı ve tenini yakan bir umutsuzluk aleviyle ürperir Arda Alpkıray. Şaşkınlık içindedir. Ya başaramazsa ?

Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi. Kuliste kapıyı tekmeler hırsından. Pimi çekilmiş bomba gibidir o an. Ne yapması gerektiğini düşünür. Eve gitmeyecek, sabaha kadar çalışacaktır. Sahneye çıkar, tek bir spot aydınlatmaktadır dekoru. Bir an ürperdiğini duyumsar, derin bir soluk alır.

Son anda eklenen replikleri ezberler, yaşar kıldığı karakterden yola çıkarak kendine yeni alt metinler oluşturur. Bir fanusun içinde gibidir. Moralsizdir. Gergindir. Yalnızdır.

Ve oyun başlar…

Nehrin kenarındadır şimdi. Seyirci yoktur, kimse yoktur. O nehrin kenarında bir taşa oturmuştur. Terk ettiği evi görüyordur ve oynar hem de nasıl oynar.

Dakikalarca devam eden alkışlar… Arda Alpkıray’ı bir anda zirveye çıkaran alkışlar. Gözleri yaş içindedir.

“Oyun çıkarken yönetmeni izlerim, o sahneleri nasıl oluşturduğunu, nelere özen gösterdiğini. ‘Kabare’yi hazırlanırken eğer kendi sahnem yoksa Yücel Erten’in hemen arkasındaki koltuğa geçip oturur, provayı oradan takip ederdim. Bir gün Yücel Erten, ‘Arda Kabare’yi rahatlıkla sana teslim edebilirim, oyuna o kadar hakimsin ki,’ demişti…”

Ve “Şark Dişçisi” unutulmaz bir tipleme çıkartır ortaya. Oyun öncesi clawn ve jonglörlük dersi alır. “Sahneye sandalye koyun oynatır. Öyle bir rejisördür, oyuncunun yedeğindeki malzemeyi bulup yoğurur sabırla,” dediği Engin Alkan ile çalışmaktan çok mutludur.

“Bu meslekte var olmak, bir şeyler yapmak amacım ve en doğru yerde olduğumu biliyorum. Şehir Tiyatrosu bir okul çünkü mekteplisi, alaylısı, çırağı ve ustasıyla gerçek bir eğitim müessesesi. Can Doğan ile “Bir Deniz Masalı”, “Devri istanbul”,Nurullah Tuncer ile “Buluşma Yeri”, Yücel Erten ile “Kabare”, Kenan Işık ile ” Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”, Ali Taygun ile “Leyla İle Mecnun”da ve pek çok yönetmenle de yönetmen yardımcısı olarak çalıştım..”

“Buluşma Yeri’nde Nurullah Tuncer’in onca imkansızlığa rağmen yaratıcılığıyla neler kotarabildiğini gözlemlemiştim.”

“Bizim işimiz egoyla sarıp sarmalanmıştır ancak aşırı ego, yani kontrol dışı kalan ego zarar verir oyuncuya. Yurt dışında ego kontrolü için sosyal çalışmalara yöneliyor insanlar. Bizde de şart bu.”

“Tiyatrocuysan, her aksiliğe karşı hazırlıklı, hep tetikte olmalısın.”

Ve bir anı;

“Oyunun başlamasına sadece dört saat vardı ve bir oyuncunun rahatsızlandığı onun yerine ‘İstanbul Hatırası’nda oynayacağım bildirildi. Teksti aldım, servise bindim, oyuna gittim. İki hafta rol adım İstanbul Hatırası’nda.”

“Annem beyin ameliyatı geçirmişti. Kapalı, hele ki kalabalık yerlerde bulunması kesinlikle yasaktı. ‘Lüküs Hayat’ın Ankara Turnesi’ndeydik ve annem tüm engellemelerimize karşın beni izlemek için oyuna gelmişti. İşte o yaşadığım heyecanı, ya ona bir şey olursa korkusunu yaşadıkça hiç unutmayacağım.”

“Şu gerçeğe inanıyorum oyunculuk başlı başına zeka işidir ve sahnenin yüzde ellisi algıysa, kalan yüzde ellisi doğru kasttan geçer.”

Tiyatro Tatavla’da ders verdiği günlerde, bir proje yapmak ister. Farklı bir proje. Zorla evlendirilen, gelinlik giymemek için direnen, şiddet gören ve çok geçmeden bilinmeyen bir nedenle hayatını kaybeden bir çocuk gelinin öyküsü içini kırar dinlediği, o hadise gözlerinin önündedir nicedir. Kadın cinayetleri, Cumartesi Anneleri. Buruşturulup bir kenara atılmış kağıt parçaları gibi, yere düştüğü anda unutulan, basılıp geçilen, yok sayılan yaşamlardan çıkar yola. Konsepti, rejisi ve koreografisi kendisine ait olan, Eraslan Sağlam’ın danışmanlık yaptığı, Ayça Bildik, İrem Erkaya ve Yeşim Egemen Özaydın rol aldığı “Üç Kadın Bin Turna” kadına yönelik şiddeti olağanüstü bir sahne diliyle anlatır.

“Dekor derdi olmayan bir oyun yapmam gerektiğini düşündüm öncelikle. Bir tahta bank yeterliydi. O bank üç kadının hayatındaki tüm erkekleri simgeliyordu aslında ve kadınlar lastiklerle hep o banka yani baba, koca, erkek kardeş, dayı, amca, enişte hayatlarındaki o erkeklere bağlanıyorlardı. Sadece izleyicinin değil oyuncunun da psikolojisini bozuyoruz bu oyunda, farkındayım!”

“Biliyor musun, anlatılan trajedi o kadar ağır ki, bu nedenle sözcüklerden çok koregrafiye yüklendim. Yazım ve reji aşamasında çok hikaye okudum, dinledim, gazete arşivlerini taradım. Ağladığım, kendime gelemediğim günler oldu. ‘Evladımın tek kemiğini bulsam boynuma asacağım, boynunumda tam yüreğimin kenarında taşıyacağım’, ‘Ben daha kendimi tanımazken, sen bana nasıl dokunursun.’ O isyan dolu cümleler böyle oluştu işte. Çoğu için inandıkları ‘güven katil’leri olmuştu. Dediğim gibi, ben var olan bir acıya, kanamalı bir yaraya dokundum, dokunmaya çalıştım daha doğrusu.”

“Bini aşan kağıttan turna ulaştı oyun prömiyerinden önce. Almanya, Hollanda, Ukrayna, İsviçre’den… Her kağıt turnanın kanadında acı yüklü bir mesaj vardı. Bir avuç gözyaşıyla ıslanmış : ‘Keşke babam eğitimli bir olsaydı’, ‘Hiç bir ana evlat acısı yaşamasın’..

“Bir projem var. ‘Üç Kadın Bin Turna’ oyunu için toplanan turna kuşlarının kadın sığınma evleri için bir sergide toplanması ve tüm gelirin kadın sığınma evlerine bırakılması. İlk sergi Antep’te açılacak. Ve tabii, ‘Üç Kadın Bin Turna’ devam edecek. Bir üçleme düşünüyorum aslında o üç kadının hayatındaki eş, baba, kardeş konumundaki üç erkek sonrasında o üç kadın ve üç erkek bir araya gelecekler. Bir yüzleşme olacak bu.”

Arda Alpkıray, sahneye yaraşan aktörlerden biri. Hep çalışan, didinen, soluğunda, gözyaşında, kahkahasında, terinde ve etinde tiyatroyu taşıyan bir aktör. En başta söylediğim gibi tiyatromuzun genç kazanımlarından biri, sahneye yakışan. Sahnede büyüyen, sahnede büyüleyen, sahnede rengarenk düşler dokuyan, en cesur perdeden duyarlılıkları yüzümüze çarpan bir genç aktör. Biz ona duygularımızı emanet ettik, o tiyatro diliyle o duyguları tercüme etti, sonsuzluğa savurdu.