Kimi oyunlar hiç unutulmuyor. Belleğimizde yaşamaya devam ediyor. Engin Alkan’ın rejisi ve Oya Palay’ın kusursuz oyunculuğunu hatırlıyorum şimdi. Her sahneyi yaşayan, her söylediğini gerçekten duyumsayan, rolünün tam anlamıyla hakkını vermiş Oya Palay içsel dinamizmi,rolünü kavrayışı ve doğuştan gelen yeteneğiyle oyun boyunca harikalar yaratmıştı.

“Oğlum bana düşman, zevcim oğluma düşman, hemşire hemşiresine düşman… Ya kızım, ya oğlum, ya kocamı fedaya mecburum. Hangisinin feda olacağını da yine ben tayin edeceğim. Ya nankör bir zevce, ya gaddar bir anne… Benim kabahatim.. Hep benim kabahatim.. İşte gerdanlığım, Alın… incilerim, elmaslarım, alın hepsi sizin olsun. Paylaşın… Paylaşın… Paylaşın… Paylaşın…”

“Çürük Temel” Emile Fabre’nin “La Maison D’argile” adlı eserinden Hüseyin Suat Yalçın tarafından uyarlanmış ve tam yüzyıl önce,yani 1914 yılında Darülbedayi’nin ilk oyunu olarak sahnelenmiş.

Düşünüyorum da, oyun hiç eskimemiş çünkü öylesine yetkin, boyutlandırıcı, atmosfer yaratıcı bir reji tekniği ve oyunculuk söz konusu ki.

16 Mayıs 2014 akşamı Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izlediğimde, sadece Tiyatro Festivali’nin değil, sezonun da en iyi oyunlarından biri olduğunu düşünmüştüm. Ekip bilinci, dekor, sahneleme, oyuncu performansıyla birleşince dört dörtlük bir oyun çıkmıştı ortaya. İzleyiciyi daha ışıklar karardığı andan itibaren sarıp sarmalayan, çürümüş bir düzene çekip götüren, üşüten, titreten bir oyun. Gerçek tiyatro izlemenin keyfini yaşatan, dahası tiyatroseverler için gerçek bir başyapıt, bir sanat olayı “Çürük Temel”.

Olağanüstü başarılı rol çözümlemeleri (oynamadan oynuyorlar, bunu hissediyorsunuz. Sanki her şey sahici), sahne diliyle tiyatromuza bir tarih düşülüyor adeta.

Ve tam bir asır sonra “Çürük Temel” yeniden izleyiciyle buluştuğunda, sahnede gözle görülür uyum ve bir kez daha yinelemek istediğim, ‘üstün reji ve oyunculuk başarısı’yla her defasında dakikalarca ayakta alkışlanıyor ve bu alkışları sonuna kadar da hak ediyor. Oya Palay, Mert Tanık, Yeşim Koçak, Nurdan Gür, Samet Hafızoğlu, Dolunay Pircioğlu estetik değerleri yüksek tutan güçlü, disiplinli, kılı kırk yaran derinlikli oyunculuklarıyla harikalar yaratırken; sahne ve ışık tasarımında Cem Yılmazer, kostüm tasarımında Duygu Türkekul bir başka başarıya imza atıyorlar.

Oyunun hiç kuşkusuz eksen kişisi, Münire karakterinde Oya Palay nice zaman sonra bile unutulmayacak yorumuyla yaşar kıldığı karakteri en küçük ayrıntıları, duygusal geçişleriyle sahneye taşıyor. Münire’nin kararsızlıklarını,o hunhar dağılmışlığını, arada kalmışlığını, korkularını, ıssızlığını, terk edilmişliğini, mutsuzluğunu, umarsızlığını. Oya Palay ustalık mertebesindeki oyunuyla izleyiciyi adeta büyülüyor doksan dakika boyunca. Dahası, duygusunu, coşkusunu bir an olsun yitirmeden, performans açısından asla inişe geçmeden baştan sona aynı başarıyla götürüyor oyunu. Her susuşun, her tonlamanın, her bakışın, her damla gözyaşının hakkını vererek. En ufak bir abartıya, ucuzluğa sığınmayan ölçülü bir oyunculuk, bu bahsetmeye çalıştığım. Duru, sahici.

Oya Palay, itiraf etmeliyim ki, Engin Alkan’ın kusursuz rejisiyle unutulmayacak rollerinden birini daha sergiliyor “Çürük Temel” de. Sanat hayatında bir başka doruğa erişiyor. Bana göre Münire yorumu bir oyunculuk hadisesidir. Ve bu karakteri Oya Palay’dan izlemek bir ayrıcalıktır. İnanıyorum ki, Münire’yi (herhalde) kimse onun gibi yaşar kılamazdı. Kısaca Oya Palay’ın olgunluk döneminin en başarılı kompozisyonlarından biri Münire. Tıpkı Helene, İzzet Hanım, Ayşe Sultan gibi. Bu başarı asla tesadüfe, şansa, zamanlamaya bağlı değil. Bu başarının altında genetik faktörler var, seziş, teknik, içgüdü, nice yaşanmışlıklar, uçsuz bucaksız duyarlılıklarla alaşımlanmış, kendini zaman içinde aşmış bir oyunculuk var. “Arka Bahçe”, “Perşembenin Hanımları”, “Alemdar”, “Düşüş”, “Bernarda Alba’nın Evi”nde ustalığını, özgünlüğünü kanıtlamış virtüöz bir sanatçının bedeni, sesi, soluğuyla sağladığı aura ve sahne esintisi var. Oyunu böylesine bir doğallıkla sanata çeviren bir teknik var.

“Çürük Temel” i çok sevdim.”Çürük Temel” i izlerken hayatımdan sahnelerle yüzleştim ister istemez. Oyundaki herkestim ( Münire, Ferid, İclal, Necib, Şükran, Halim, Pervin ),hiçbiriydim.. Benzer duyguları yaşamıştım Ferid ile bir zamanlar. Herkes bıçak ve yaraydı yek diğeri için.

Yıkık dökük, çürümeye yüz tutmuş fabrika, yıpranmış giysiler, her şey çürümüş, çürümekte… Vakitsiz bir sonbahar.

Münire’nin bileklerinde jilet kesiklerini gizleyen kan bulaşığı sargılar… Herkes herkese bunca düşmanken. Fabrikadan yayılan o ağır çürümüş metal kokusu zift ve toprakla harmanlanmış.

Başta Engin Alkan olmak üzere “Çürük Temel” i yaratan herkese sonsuz teşekkürler..