Hepimiz kim olduğumuzu bulmaya çalışırız, belli bir yaştan itibaren, iç gerçekliğimizi ve kendimiz için doğru olan yolu. Dış dünya hakkında bilgi sahibi olmak kendimiz hakkında da bilgi sahibi olmaktır ve gerçek kendimizi arayış ideal bir dünya arayışıdır da. Hayat şartları, yeni keşifler, teknoloji bu arayış ve kimliğimizde bir yere sahiptir. Bazen gerçeklik parçalara bölünebilir, ayna değişik yüzler gösterebilir ve farklı zamanlar, farklı roller için farklı maskelerimiz olabilir.

Sinema kendimize yaptığımız yolculukta harika bir dosttur. “Hangi Kadın?” (Celle que Vous Croyez) gerçekten kendimiz olma sorunsalını sergilemekte, yaşamın gerçekliği, bu teknoloji dünyasının bize verdiği bütün rolleri birleştirerek tam bir kişi olma, bizi çevreleyen, belki hapseden sosyal medyanın, kaçamadığımız hücrenin. Başrolde büyüleyici Juliette Binoche’u izliyoruz, her zamanki gibi muhteşem, rolünü oynamıyor, o kişi oluyor, her biri ayrı bir şaheser olan bütün filmlerindeki gibi. 2019 yılında Sofy Nebbov tarafından yönetilen filmin ilk gösterimi 69. Berlin Film Festivali’nde yapıldı. Camille Laurens’in aynı adlı romanından uyarlanan filmde François Civil ve Nicole Garcia’yı da izliyoruz. Filmin bittikten sonra da bizi bırakmayan müzikleri İbrahim Maalouf’a ait.

Orta yaşlı bir Fransız edebiyatı öğretim görevlisi olan Claire, boşanmıştır, daha doğrusu kocası tarafından terk edilmiştir ve iki oğluyla yaşamaktadır. Kendisinden çok daha genç bir sevgilisi vardır, Ludovic, ancak ilişkileri pek de duygusal değildir. Claire bir gün telefon ettiğinde Ludovic konuşmaz onunla, oda arkadaşı Alex telefona gelemeyeceğini söyler. Claire internette neler yaptığını merak etmektedir Ludovic’in ve sahte bir kimlik edinmeye karar verir. Alex’le arkadaş olur, ona mesajlar yollar ve işler farklı bir şekilde ilerlemeye başlar. Sahte kimlik Clara Antures’tir, yirmilerinde bir genç kızdır bu, internetten bulduğu bazı fotoğraflar ve videolar da gönderir ona. Bir süre sonra Alex onun hayatının merkezi olur, gerçekten “yirmilerinde”dir, zaman ve mekân kavramını kaybetmeye başlar, mesajları ve telefon konuşmalarıyla yaşıyordur artık. Alex onu görmeyi çok istemektedir, onun düşüncesiyle doludur sürekli. Claire gerçeği söyleyemediği için ayrılmaya karar verir ve yıkıcı sonuçlarla karşılaşılır. Psikiyatri tedavisi almak zorunda kalır Claire, Doktor Bormans’la farklı bir ilişki de kurarlar, sanki doktor da terapi görmektedir. Film ilerledikçe kafasında farklı fikirler olduğunu görürüz Claire’in, kaybettiklerinin, aldığı acı darbelerin intikamını almaya çalıştığını, tamamen farklı, belki tamamen farklı genç biri olmak istediğini görürüz. Adeta bize aynı olayın olası farklı gelişmelerini, sonuçlarını sunar film, bir an bile çekim gücünü yitirmeden.

Onlara bu çılgın hisleri veren hiç karşılaşmamış olmaları değil midir? Claire kendisine ve Alex’e bir aşk şansı verebilir miydi? Belki çok düşünmemek gerek güzellikleri tadabilmek için, “Körlük” romanında José Saramago’nun belirttiği gibi “Her hareketimizden önce bütün sonuçlarını tahmin etmeye çalışsak, bunları ciddi olarak düşünsek, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları, daha sonra da hayali sonuçları düşünmeye kalksak, kımıldayamayız bile, tek bir adım atamayız.”

Aşk, taze yanaklar, ağarmamış saçlar, sakallar, bereket fışkıran diri bedenler midir? Kimdir aşkı kurallara hapseden, demez mi Julio Cortázar “Seksek” romanında aşkta seçmekle ilgili.

“Sanki aşkta seçim olurmuş gibi, sanki aşk insanı çarpıp ikiye bölen ve oracıkta kanını dondurup taşa kesen bir şimşek değilmiş gibi… Bir konser çıkışı iliklerine dek seni ıslatan yağmuru sen seçmiyorsun.”

Ella Fitzgerald “Haydi âşık olalım, neden olmayalım ki, genciz,” der “Let’s Fall in Love” adlı şarkısında. (Let’s fall in love, why shouldn’t we, we’re young).

Eğer aynalar bize iyi davranıyorsa, kalbimiz gençlik pompalıyorsa, neden âşık olmayalım? “Aşkın bir yol bulmaya ihtiyacı yoktur, sen kendi yolunu bulacaksın” (Love don’t need to find a way, you’ll find your own way), evet, U2’nun “Love Comes Tumbling” (Aşk Paldır Küldür Gelir) şarkısındaki gibi. Maskelere gerek yok aşk için, dostluk için ve maskeler ardındaki gerçek bakışlar, işte tek ihtiyaç ve tesadüflere, yaşamın, rüzgarın getirdiklerine ama önce kendine inanmak gerek. Yine Saramago’ya kulak verelim “Körlük” romanında: “Dış görünüş yanıltıcıdır, insanların yüreğindeki güç yalnızca yüzlerine ya da bedeninin çevikliğine bakarak değerlendirilemez.” 

“Kimlik” romanında enfes yazar Milan Kundera farklı durumlarda farklı kimliklere sahip olma meselesi üzerinde durur: “Unutma, benim iki yüzüm var. Bu özelliğimden belirli bir zevk almayı öğrendim, buna karşın, iki yüzü olmak kolay değil… Evet, farklı iki yüze sahip olabilirim ama aynı anda değil. Seninle olduğumda, alaycı yüzümü taşıyorum. Büroda olduğumda da ciddi yüzümü.”

Hepimizin farklı rolleri var aynı zamanda, peki hangisinin gerçek olduğunu biliyor muyuz? Maske günlerini yaşıyoruz, bu da görünmeyen maskelerimizi düşündürüyor bize, bazı durumlarda, belki de asla kurtulamadığımız maskeler. Sosyal medya, o yapay dünya, istesek de istemesek de içinde yaşadığımız. Bu dünya bize kimse fark etmeden istediğimizi yapma, söyleme rahatlığını veriyor. İstediğin kişi olmanın yapay gerçekliği. Maskeler ardında kimliklerimiz, gerçekliklerimiz, yapay bir maske, düşler maskesi. Bu karakter bir süre sonra sizi ele geçirebilir ve gerçekliğinizin aynası söyler size gerçekten kim olduğunuzu. O mesajlar, sesler kaybolmaz ama boşlukta dolaşırken yüreğin derinliklerine doğru yol alırlar.

Not: İngilizce yazılarımı blogumdan https://artidelight.com/ takip edebilirsiniz.