“Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.”

Romanların ilk cümleleri oldukça önemlidir değil mi? Az romanı, “Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti.” cümlesiyle bizi kendine çekiyor ve bu cümlenin ardından anlattığı küçük kızın ölüm hikayesiyle bize ilk sarsıntıyı yaşatıyor. Roman boyunca bolca maruz kalacağımız sarsıntılar bizi bekliyor. Yazar, okuyucuyu gerçekten sarsıp kendine getirmek istiyor belki de en başından. Çünkü dünyada böyle gerçeklikler var ve elimizdeki kitap bu gerçekleri yüzümüze vurmak için bizi orada bekliyor.

Bu romanda iki ana karakterimiz var. Derdâ ve Derda.Biri kadın biri erkek.İkisi de on bir yaşında karşımıza çıkıyor ilk olarak. İsimlerinde sadece bir harf fark ediyor. Küçük bir detay bu. Onların arasındaki garip bağdan biri belki de.

Derdâ , annesi tarafından on bir yaşında para karşılığında, bir tarikat şeyhiyle evlendirilen bir kız çocuğu. Uzun yıllar şiddete ve tacize uğruyor, kocası tarafından. Genel anlamda tanrısal bakış açısıyla ele alınan romanda öyle sahneler oluyor ki, yaşanması mümkün olan olayları okurken irkiliyor, rahatsızlık  duyuyor, hatta belki utanç duyuyoruz. Bir insanın başına gelebilecek talihsizlikler, yaşananların ağırlığı bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Derdâ’nın anlatıldığı bölümdeki yardımcı karakterler üzerinden yanlış yaşanan İslamiyet, para aşkı, insanların içindeki vahşi duyguların dışa vurumu ve  şiddet oldukça sert bir dille anlatılıyor.

İlk olarak Derdâ’yı tanıyoruz. Çok güçlü bir karakter aslında. Hayata tutunmaya çalışıyor tüm zorluklara rağmen. Bu karakterle yazar, bir kadının başına gelebilecek neredeyse birçok şeyi Derdâ’ya yüklüyor. Mutsuz bir aile yaşantısı, terk edilme, çocuk yaşta evlendirilme, porno sektörüyle tanışması, uyuşturucu bağımlısı olması gibi birçok şey geliyor başına ve hepsini atlatıyor. Çok zor oluyor belki ama bunu başarıyor. Okuyucusuna bir umut oluyor belki Derdâ.

Kitabın ikinci bölümünde bolca tesadüfle bizi bekleyen diğer kahramanımız Derda. Onu da yine on bir yaşında tanıyoruz. Mezarlık duvarının bitişiğinde bir evde hasta annesiyle yaşayan küçük bir oğlan çocuğu. Babası hapiste. Ardından annesinin ölümü… Oldukça küçük bir yaşta büyük sorumluluklar yükleniyor. Onun hikayesi de kan donduruyor.

“Kim bilir o gün, daha kaç çocuk taş tekmelemiş ve kendini tekmelenmiş bir taş gibi hissetmişti?” diyor Derda için yazar. On bir yaşında bir çocuk oldukça zor bir hayat…

Derda’nın neredeyse içinde yaşadığı bu mezarlıkta Oğuz Atay yatıyor ve Oğuz Atay, Derda’nın hayatını değiştiriyor. Oğuz Atay’ı sevmeyen insanları öldürmeye kadar varan bir hayranlık bu.

Derda, onu anlamadığını ama hissettiğini söylüyor. Kendisine yakın hissediyor. Tutunamayanlar kitabı ve kendi hayatı arasında bir bağ kuruyor. Onun da kendisi kadar yalnız ve mutsuz olduğuna inanıyor. Onu okudukça onun da diğer insanlardan farklı olduğunu, onların dışında kaldığını hissediyor. Yalnızlığını Oğuz Atay ile geçiriyor.

Oğuz Atay, ülkemizde postmodernizmin ilk temsilcisidir diyebiliriz. Postmodernizmin sorgulayan, düşündüren, herkesin kendine çekebileceği bir tarafı var. Derda’da böyle yapıyor ve kendi hayatıyla bağdaştırıyor okuduklarını. Ona bambaşka anlamlar yüklüyor.

Oğuz Atay’a romanda bu denli yer verilmesi yazarın da ona büyük bir hayranlık duyduğunun göstergesidir.

Sonrasında tesadüfler silsilesi ile Derdâ ve Derda’nın yolları kesişiyor.Biraz geç buluyorlar birbirlerini belki ama hayatlarını birlikte yaşıyorlar… Romana da adını veren AZ kelimesinin harfleri a ve z aslında bu iki baş karakteri temsil ediyor. Biri alfabenin ilk diğeri son harfi. Aralarında ne çok şey var.Belki bir araya gelmeleri zor gibi görünen iki harf az olarak bir araya geliyor. Tam da Derda ve Derdâ’nın hikayesinde olduğu gibi.

Kırsal kesimden başlayıp İngiltere’ye, apartmanlara, mezarlıklara, şehirlere , gecekondulara uzanan sarsıcı bir roman. Tesadüfler karşısında kimi zaman şaşırıyor kimi zaman irkiliyoruz. Dili sade ve akıcı , yeri geliyor olayları yaşıyorsunuz resmen karakterlerle birlikte. Yazarın yarattığı bu zekice kurguya saygı duymamak elde değil. Çocuk psikolojisi oldukça iyi anlatılmış. Olaylara bizzat tanıklık ediyormuşuz gibi hissedebilirsiniz.

     “Follia adındaki sonsuz melodinin eşliğinde 
Birbirlerine son kez bakıp uyudular.
Ölümüne.
Seksen yaşındaydı.
İkisi de.
Birlikte olabilmek için kırık yıl,
Birlikte ölebilmek için de
Bir kırk yıl daha
Yaşamışlardı.”