Türkiye hâlâ sürmekte olan Oscar serüvenine 1963 yılında, daha ülkenin kendisinin bile sindirmeye hazır olmadığı, gizlice yurt dışına kaçırılan Susuz Yaz filmi ile başladı. 55 yıldır, 1989’dan önce düzensiz ve sonrasında her yıl, En İyi Yabancı Film dalında ödül alabilme yolunda tatlı bir heyecanla yeni filmler gönderiyoruz. Ne yazık ki şu ana değin hiçbir filmimiz aday gösterilemedi veya ödülü almaya hak kazanamadı. Fakat şimdi bu satırları okurken kafanızda bir soru işareti oluşmuş olmalı, çünkü bu seneki şanslı film Ayla Oscar’a aday değil miydi? Evet evet, şu an kesinlikle eminsiniz, hatta çoklu pencereyi açıp Ayla’nın posterini aratacak kadar. Tamam işte ya, bak sol üst köşede yazıyor değil mi?

Hayır, değil. Oscar adayı demiyor bakın orada, Türkiye Oscar adayı denilmiş. İşin açıkçası, Oscar kazanmak kolay iş değil. Türk sinemasının iyi ya da kötü olmasının bununla hiç alakası yok, ki bana sorarsanız Türk sineması zengin ve günümüze doğru ihtişamını kısmen yitirse bile hâlâ etkileyici ve yürek ısıtıcı bir sinemadır. İnsanı bütün çıplaklığıyla, çirkinliği ile güzelliği ile ve saflığıyla anlatabilen yetenekli yönetmenler görmüş bir sinemadır.

Ülkemizin Oscar’ı eve götürmeye en çok yaklaştığı sene 2009 senesidir. İlk aşamada dünyanın dört bir yanından gönderilen 65 film dokuza indirilmiş ve Üç Maymun bu dokuz filmden biri olarak Oscar adayı olmaktan bir adım öncesine kadar ilerlemiş bu serüvende.

Nuri Bilge Ceylan’ın en bilindik filmlerinden olan Üç Maymun’u ancak daha geçenlerde izleyebildim. Elbette Nuri Bilge Ceylan damgası yiyen bir film, fazlaca ön yargılara maruz kalmaya mahkum. Fakat Türk insanın nadiren yapabildiği bir erdemi göstererek, ön yargılarınızdan soyunup Üç Maymun’u izlemeye başlarsanız göreceksiniz ki bu film detaylıca kurulmuş, onun da ötesinde detaylıca çekilmiş.

Neyin hangi dille anlatıldığı gibi nasıl bir görsellikle anlatıldığına da eşit değeri vermek son derece önemli mesajı karşıya iletmekte. Buna rağmen Türk filmlerinde nadiren görmesi gereken değeri gören bir başlık sinematografi. Üç Maymun bu bilinci, basit fakat güçlü hikayesinin ortasına oturtabilmiş. Bir karaktere odaklanılmak istenildiğinde o karaktere neredeyse bir spot gibi vuran ışık, keskin çerçevelerin içinde bırakılarak soyutlanan karakterler, ekranı neredeyse ikiye bölecek kadar keskin renk temaları gibi şekillerde bu bilinç karşımıza çıkıyor. Servet Bey ile yaşadığı ilişkisinin izlerini oğlunun fark ederek Hatice’yi derin bir utanca sürüklemesi esnasında arkadan gelen ezan sesleri ile sesler arasında bile bir kontrast çizilmesi, filmin ne kadar özel olduğunu kanıtlayan detaylardan bir tanesi.

Film, önemli bir iş adamı olan Servet’in araba ile üstünden geçerek birini öldürmesi üzerine şoförü Eyüp’e para karşılığında cinayeti üstlendirtmesi ile başlıyor. Karısı Hacer’in, oğlu İsmail’in bir serseriye dönüşmesinin önünü kesmek için yapacağı taksi şoförlüğünde gereken sermayeyi talep etmek için Servet’in evine gitmesi olayları başlatıyor. Bu dört karakter arasındaki ilişki, değişecek ama gelişmeyecek böylece hayatın temelinde yatan felsefenin tekerrür olduğunu sancılı hayatlarla bize aktaracaktır.

Hatice’yi oynayan Hatice Aslan’ın performansı, film kötü olsaydı dahi filmi kendi başına götürecek kadar muazzam. Hayatını kendisi için yaşayamamış olduğunu ve anne rolü üstlenmek zorunda bırakıldığı görülür görülmez gözlerinden okunuyor Hatice’nin. Öyle sesini çıkaramamış ki, kişiselleştirebildiği belki de tek şeye, telefonunun zil sesine yansıtmış bu sıkılmayı. Hatta çok güzel bir kadın olmasına rağmen bu güzelliğini ancak hapisten yeni çıkan kocası için kırmızı iç çamaşırları giydiğinde fark edebiliyoruz. Söz konusu kocası, Eyüp, ise sadece bir dış etken gibi hem karakterler hem de filmin kendisi için. Eyüp bütün karakterler arasında içi dışı bir ve dürüst olan tek karakter, filmin en başından beri nefret etmeye zorlandığımız bir karakter aynı zamanda. İsmail ise çekinik anne figürünün dominantlığı üstlenmesine rağmen kafasından silemediği korunmaya muhtaç annesini korumak mı onu yargılamak mı gerektiği arasında gidip geliyor.

Herkesin ikilemleri birbirine dolanıyor, herkesin kirli çamaşırları ortaya dökülüyor yine de kimse olanları ne duyuyor ne görüyor ne de biliyor. Bir kısır döngü algısı sonundaki soru işaretiyle beraber filmi noktalıyor: Gerçekten yine kör, sağır ve aptal olmaya mahkum muyuz insanlık olarak, belki de Ceylan’ın sorusu insanlığa bile değil sadece bireye yönelik, her seferinde aynı haltı yemek zorunda mıyız? Yazı bitti kapattınız sayfayı içinizde tuhaf rahatsız edici bir hisle. Bu yazı size yazılmadı ki, üstüne düşünmenize gerek yok. Siz görmediniz, duymadınız, bilmiyorsunuz.