Bu yazı, onları aşağılamak için takılan süfrajet ismini kendi elleriyle yücelten kadınlara adanmıştır.

Bugüne kadar yıkıcı ve baskılayıcı toplumların içinde her zaman, kontrol edilemeyen karşıt kesimler mevcut olmuştur. Çünkü zulüm, her zaman direnişi de beraberinde getirmiştir. 20. yüzyılın başlarında ABD ve Birleşik Krallık ülkelerinde kendi haklarını savunmak için pasif direnişe geçen kesime verilen isimdir süfrajet tabiri. İlk başlarda onları aşağılamak için kullanılan kelime, zamanla verdikleri mücadelenin ve bu mücadelede birlikte yer alan kahraman kadınların genel ismi halini almıştır.

O tarihlerde yaptıkları eylemler ilk başlarda yeteri kadar kale alınmamıştı. Sonraları seslerini tüm dünyaya duyurabilmek için giderek artan yoğun bir çabanın içerisine girdiler. Vitrinleri taşlamak ve yangın çıkarmak gibi eylemlerinin yerini, büyük yürüyüşler ve Westminster Abbey’i bombalamak gibi tüm dünya çapında ilgi uyandıran eylemler izlemiştir.

Onların eşleri gibi, ne mali güçleri ne de politik mevkileri vardı. Tek dertleri kendi haklarını savunmaktı. Niyetleri kanunlara karşı gelmek değil, kanunları yapan erkeklerle yan yana olabilmekti. Sıradan bir günde sokakta yürürken yanınızdan geçen ve dikkatinizi çekmeyen bir kadın, aynı gün içerisinde kendisi ve gelecek nesildeki evlatları için savaşan güçlü bir bireye dönüşebiliyordu.

Verdikleri onurlu mücadelenin her safhasında kendi ayak izlerini oluşturmayı başarmışlardı. Kin ve çıkar oyunları çerçevesinde dönen savaşlar ve öfkeden para kazanan tüccarlar gibi olmaktansa hiçbir canlıya zarar vermemeyi seçtiler. Pasif direniş eylemleri ve yaptıkları yürüyüşlerin ardından bazıları tutuklandı. Hatta günlerce işkence gördüler. Tarif edilemeyecek kadar derin acılarla boğuşurken evlatlarını ve geleceklerini düşündüler.

Bu afişte, o zaman eylemler neticesinde tutuklanan kadınlara yapılan vahşi cezalandırmalar gösterilmekte. Açlık grevine giren direnişçilerin genizlerine zorla dökülen yemeklerle saatlerce işkence edilmekteydi.

Süfrajetlerin en büyük eylemi ise, 1913 yılında Emily Davison’ın gerçekleştirildiği, yüzlerce insanın izlemeye geldiği bir at yarışında protesto amacıyla kendisini, Birleşik Krallık Hükümdarı V. George’un atının önüne attığı eylemdir. Bu eylemin yankıları gün geçtikçe büyümüş ve olaydan birkaç gün sonra vefat eden Emily Davison’ın cenaze töreni görkemle bir yürüyüşe dönüşmüştür.

Toplumda kendine yer edinmek isteyen bu insanları korkuyla sindirmek mümkün değildi. Çünkü hepsinin ideali ve direnişi kendilerini aşıyor, diğer tüm kadınlara sirayet ediyordu. Bu etkinliklerin sadece ABD ve Birleşik Krallık ülkelerinde gerçekleştiğini düşünerek yanılabilirsiniz. Ama onların içinde bulunduğu durumu yakından takip eden birçok direniş kuruluşu bulunmaktaydı. O dönemde Osmanlı kadınları da, içinde bulundukları toplumda var olma çabası içerisindeydiler.

1908 yılında İsmet Hakkı Hanım Demet dergisinde şöyle der: “İngiltere’de Süfrajetlerin şiddet ve metanetleri pek büyüktür. Bunlar bize aynen göstermiyor mu ki, kadınlar da erkekler kadar ilerleme ve yükselmeye kabiliyetlidir.”

Sadece bir ülkeden değil, dünyanın dört bir yanından kadınlar ortak bir gaye için direniyorlardı. Kadın cinayetlerinin sıradanlaştırılmaya çalışıldığı, her gün bir tecavüz ya da taciz olayı duyduğumuz şu günlerde, herkesin onlardan öğrenecek çok şey olduğu kanaatindeyim.

Onlar hakkında yazılar yazmak ve yapımlar kurgulamak çoğu zaman kaçınılan bir durum olsa da, ülkemizde 2016 yılında vizyona giren “Diren (Suffragette)” filmi bu konuya parmak basan iyi yapımlardan biri oldu.

Kadınların Sosyal ve Politik Birliği adlı kuruluşun önderi olan Emmeline Pankhurst, Meryl Streep tarafından büyük bir başarıyla canlandırıldı. Karakterin lider ruhlu ve güçlü konuşma kabiliyeti Meryl Streep gibi bir oyuncu için biçilmiş kaftandı.

“Asla teslim olma, kavgayı asla bırakma!” sloganıyla vizyona giren filmde, kuvvetli bir bakış açısı oluşturulmuştu. Yönetmen Sarah Gavron hikâyeyi, işçi kesimin gözünden anlatabilmek için, direnişte bulunan ve çamaşırhanelerde çalışan bir kadının gözünden anlatmayı tercih etmiştir. Bu da filmi seyre değer etkileyici bir yapıma dönüştürmüştür. Maud Watts adlı bu karakteri ise Carey Mulligan canlandırmıştır. Ayrıca Helena Bonham Carter’ı kuvvetli bir yan karakter olan Edith New rolüyle görüyoruz. Senarist olarak ise karşımıza, daha önce “Demir Leydi” filmi ile tanıdığımız Abi Morgan çıkmakta. Böylesine yetenekli kadınlar bir araya gelince anlatımı oldukça kuvvetli bir hikâye ortaya çıkmış oluyor haliyle. Filmin fragmanını sizler için buraya bırakıyorum:

Feminist kavramının bile hafif alaycı bir tavırla kullanıldığı günümüzde süfrajetlerin ilham veren hikâyeleri bize ışık tutabilir. Onların zarif direnişi ve dinmeyen coşkusu sayesinde kadınlar, toplumlarda hak ettikleri değeri görmeye başladılar.

Ülkemizde de Cumhuriyet ile beraber kadınlar, toplumda kendilerine yer bulmayı başardı. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan inkılaplar sayesinde Türk kadını, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme, 1933 yılında çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 1934 yılında ise çıkan anayasayla milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etti.

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler ise sırasıyla şunlardır:

1893 – YENİ ZELANDA

1902 – AVUSTRALYA

1913 – NORVEÇ

1917 – RUSYA

1918 – AVUSTURYA, ALMANYA, POLONYA

1920 – ABD

1932 – BREZİLYA

1934 – TÜRKİYE

1944 – FRANSA

1945 – İTALYA

1949 – ÇİN, HİNDİSTAN

1953 – MEKSİKA

1971 – İSVİÇRE

1974 – ÜRDÜN

1976 – NİJERYA

2003 – KATAR

2015  – SUUDİ ARABİSTAN KADINLARA OY HAKKI VERİLECEĞİNE DAİR SÖZ VERDİ VE SUUDİ KADINLARI ARALIK 2015’TE İLK KEZ OY KULLANDI.

Günümüzde insanlık dışı olaylar neticesinde hayatını kaybeden, her gün baskı gören, tacize uğrayan ve egemenliğini başkasının çizdiği sınırların ötesine taşıyamayan tüm kadınlarımız için söylemek isterim ki; açtığımız bu çatlaktan her zaman ışık süzülmeye devam edecektir. Bize düşen arkamızdan gelenlere ışık tutacak bir meşale yakabilmek. Yanımızda yürüyenlere ve bizimle olanlara önderlik edebilmek, yardımcı olabilmek.

Gandhi’nin de dediği gibi “Güç fiziki kapasiteden değil, boyun eğmeyen iradeden gelir.”