Hiç deniz görmemiş çocukların, imkânsızlığı düşleyenlerin, kendini metruk bir değirmene
benzetenlerin, umut etmenin yorgunluğunda yaşamaya çalışan tükenmişlerin, zamana
bırakılırsa yazık olacak her şeyin anlatıldığı, Doğu coğrafyasında, o coğrafyanın zorluklarında
olmanın ağırlığında geçen derin bir hikâye, Kuru Otlar Üstüne.

Toplumsal var oluş ile bireysel var oluş arasında yaptıkları seçimlerin yön verdiği
hayatlarında, kendileri için var oluş sebebi yapabilecekleri ideallerin peşinden koşan
karakterlerin hikâyesi.

Film, Anadolu’nun kardan gözün gözü görmediği bir köyünde, o köye ait olmadığını her an
duyumsayarak öğretmenlik yapan Samet’in (Deniz Celiloğlu) sahneleriyle başlıyor.

Var oluşunu bireyselliği -bireysel çıkarları- üzerine inşa etme arzusunda bir karakter Samet.
Harcanmış saydığı dört yılı, resim öğretmeni olarak görev yaptığı Doğu coğrafyası okuluna
verdiği tek şey değil. Umut etme çabasını, mesleğine duyduğu heyecanı, resim yapma
arzusunu da teslim etmiş, bir an önce kurtulmak için gün saydığı bu coğrafyaya. Yılgın.
Yılgın ve yorgun. Öğrencilerine inancı yok. Bu coğrafyadan hiçbir zaman çıkamayacak
olduklarını düşündüğü için derslerini de o düşüncesine uygun yüzeysellikte işliyor, tabir-i
caizse geçiştiriyor. Böyle yapmakta da hiçbir sakınca görmüyor. Yaşadığı tükenmişliğin
bedelini kendi içinde tek başına ödemekle kalmıyor, o bedeli öğrencilerine de ödetiyor.
Unutulmuş, gözden çıkarılmış, içinde muhtemelen hiçbir zaman keşfedilmeyecek ne cevherler
taşıyan o öğrencilere…

Aynı okuldaki meslektaşı Kenan (Musab Ekici) ile aynı evi paylaşıyor. Kenan, görev yaptığı
okula Samet’ten daha önce gelmiş. Atandığını öğrendiği anda yaşadığı mutluluk, yedi yıl
sonra içinde bulunduğu şartlarda bir sorgulamaya dönüşmüş artık.

Yıllardır aynı zor şartlarda aynı insanların arasında bir arada olmalarına rağmen, Kenan ile
Samet’in hayata ve olaylara baktıkları pencerenin alabildiğine farklı olduğunu görüyoruz. Bu
da, Ceylan’ın gözünden, kader birliğinin insan doğasının önüne geçebilecek kadar güçlü
olmayışına bir vurgu aslında. İnsan doğası, öz çıkarların, kıskançlıkların, menfaat odaklılığın
biricik mekânı neticede.

“Hayal değildi. Olması gerekendi.”

Nuray Öğretmenin (Merve Dizdar) filme dâhil olmasıyla bambaşka bir boyuta evriliyor
hikâye. Nuray, ilçede görev yapan bir İngilizce öğretmeni. Bir bacağını Ankara Gar
patlamasında kaybetmiş. Travması diri, acısı da öyle. Bacağını kaybedişi, ruhundaki başka
kayıpların da nedeni.

Nuray’ın durumu iki bağlam üzerinden işleniyor filmde:

İlki toplumsal olana dair. Bacağını kaybetmesine neden olan patlamayı gerçekleştirenleri
empati yaparak değerlendirecek kadar objektif bir bakış açısına sahip Nuray. Toplumcu var
oluş düşüncesini, bireysel olanın önüne geçiriyor. Bunu da öyle içselleştirmiş şekilde yapıyor
ki baş başa yedikleri yemekte Samet’i bu inanç ve kanaatine ikna edebilecek argümanları
bulmakta zorlanmıyor. 

Akıllı, güçlü ve değerleri olan bir kadın Nuray. Derin acılarını yaşayışındaki dik duruşunu, izlerken o acıları kendi derinlerinizde hissediyorsunuz.

Bu noktada Nuray karakterine can veren Merve Dizdar’ın oyunculuğunu ayakta alkışlamak gerektiğini ve Cannes’da aldığı ödülü sonuna kadar hak ettiğini düşündüğümü belirtmeden geçemeyeceğim. Duyguyu (acı gibi kuvvetli bir duygu) hiç konuşmadığı ve hatta mimiklere ihtiyaç duymadığı anlarda bile yalnızca gözleriyle, o gözlerdeki bakış ve o bakışlardaki anlamla izleyene geçirebilmiş ve en derinlerine değebilmiş olması sanıyorum o duyguları gerçekten içselleştirebilecek kadar ileri düzey bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor. Acı çektiğini bağırarak, haykırarak, ağlayarak izleyiciye aktarabilmek de zor ancak bunu yalnızca gözlerle başarmak oyunculuk yeteneğinin çok ötesine geçiyor bence. Belki hayattaki deneyimlerinin ondaki yansımasının bir tezahürü bu belki de başka hayatlardaki acıyla bezenmiş yaşanmışlıklara yaptığı empatinin gücü. Bilemiyorum. Ancak nedeni her ne olursa olsun, muhteşem bir duygu geçişi sonucunu doğurduğu kesin.

Nuray’ın durumunun anlatıldığı ikinci bağlam; kadın oluşu üzerinden işleniyor. Bacağını kaybetmiş bir kadın, başka nelerini kaybetmiştir? Çekiciliğini? Arzulanma potansiyelini? Nuray bacağıyla birlikte başka neleri kaybettiğine dair soruların cevaplarını bulma arayışında olan bir kadın aynı zamanda. Güçlü karakteri onu bu cevapları bulmaya zorluyor. Çünkü durumlara bakışını ve dönüştüğü kişinin evrimini ancak bu cevapları bulursa anlamlandırabilecek. Bilincindeki kavisleri bu yolla düzlüğe vardıracak. Var oluşundaki bütünselliği yeniden ancak bu şekilde tesis edebilecek… Zaten aşka dair sonraki adımını da bu sorularının cevaplarını bulma arzusuyla gerçekleştiriyor. (Spoiler olmaması adına bu noktada detaylı yorum yapmayacağım.)

Filmin ilk yarısında çok görünmeyen Nuray, ikinci yarıda artan sahneleriyle filme tam olarak dâhil oluyor ve karakterindeki sarsılmaz güçle hikâyeyi, içindeki diğer karakterlerle birlikte, adeta domine ediyor. Hayatta ne istediği kadar ne istemediğini de bilen bir kadın Nuray. Güçlü ve kendinden emin. Umutlarıyla ödevlerini kararlılıkla harmanladığı koca bir ülke gibi içi. Alabildiğine engin. Engin ve bilgili. Bilgili ve tutkulu. Tutkusu da toplumsal olana dair. Özellikle akşam yemeği sekanslarında Samet’le girdikleri sohbet ve tartışmaya açtıkları konularda gösterdiği kendinden emin duruşla ona bir kez daha hayran oluyoruz.

Nuray’ın çıkmazları nasıl daha çok toplumsal olana aitse Samet’inkiler de, yukarıda da belirttiğim gibi, bir o kadar bireysel olana odaklı. Doğu’da görev yapmanın gerekliliği ve o coğrafyadan kaçmanın bencillik olacağını savunan Nuray’ın aksine Samet, hiçbir gelecek vaat etmediğini düşündüğü bir coğrafya için gençliğini daha fazla harcamanın mantıksızlık olduğu görüşünde. Kahraman olmayı reddediyor, bunun için suçlanamayacağını düşündüğünü söylüyor. Yemek sahnesi boyunca yaptıkları tartışma bu minvalde devam ediyor ve bu seviyeli atışma izleyiciler olarak bize müthiş bir entelektüel tatmin sunuyor.

Toplumsal var oluşu bireysel var oluşa tercih etmek veya bireysel çıkar ve hedefleri toplum menfaatlerinin üzerinde konumlandırarak topluma dair olan meseleleri o kadar da umursamamak… 

İkisi de bir seçim. Ama ikincisini seçmek, Nuray’ın deyişiyle, bencilliğin ılımlılaştırılmış hâli değil mi? Bizler bu diyaloğu izlerken kendimizi, kendimize bu soruyu sorarken buluyoruz. Nuray ile Samet, zıt görüşlerine birbirlerini ikna etmek için adeta yarışıyor. İpi göğüsleyen ise, kanımca, Nuray oluyor.

“Geldiğim günden beri aklımda sadece gitmek var.”

O güçlü yemek sahnesinde, Samet böyle söylüyor Nuray’a. “Geldiğim günden beri aklımda sadece gitmek var.”

O gitmek, hep aklında Samet’in. Dünyanın alışılagelmiş eşitsizliğine dair kabullenmişliğini rahatlıkla görebiliyoruz o sofrada. Bu kabullenmişliğin, tükenmiş olmasının bir sonucu olduğunu da kolayca görüyoruz. 

“Onda aradığım kendimde bulamadığım bir şeydi belki.”

Samet gibi, bir yerden gitmek isteyip gidemiyorsanız, kalmaktan hoşnut olmadığınız o yerde sizi iyi hissettirecek ve orada kalışınızı katlanılabilir kılacak bir şey arayışına girersiniz. Yaptığınız, cehenneminizde geçirmekte olduğunuz zamanın daha hızlı akmasını sağlamaya çalışmak ve hem ruhsal hem mental durumunuzu koruma altına almak için bilinçsizce de olsa bir savunma mekanizması geliştirmektir.

İşte Samet de tam olarak bunu yapıyor. Onu bir nebze de olsa gerçekliğinden koparacak bir imkânsıza sığınıyor.

O imkansızın adı; Sevim.

Öğrencisi Sevim’e (Ece Bağcı) olan farklı duygu ve düşünceleri, Samet’in o coğrafyada tutunduğu tek dal. Karanlığını, Sevim’de gördüğü ışıkla aydınlatmaya çalışıyor. Sonra olanlar canını hayli sıksa ve inanamayacağı kadar şaşırtıcı gelse de, Sevim’e dair içinde yaşadıklarının nihai tezahürünü, filmin sonunda Sevim’le ilgili düşüncelerine sahip çıkışından anlıyoruz. 

Hisleri güçlü. Aklın söylediğine meydan okuyan her his gibi. 

Samet’in kendinde bulamayıp Sevim’de bulduğu o şey, yolun en başında olmak, her şeye -o her şeyi farklı şekilde dizayn ederek- yeniden başlamak belki de. Belki de bir ışıltı yalnızca, aradığı. Yaşadığını hissetmeye yetecek bir ışıltı… Filmde Sevim ile Samet’in arasındaki diyaloglar bize bu soruları sorduruyor.

Küçük kağıttaki notu okuduğunda Samet’in ifadesine yerleşen mutlu gülümseyiş, o ışıltıya bir an için bile olsa sahip olabildiğini gösteriyor bize. Ve o ışıltıyla nasıl daha iyi hissettiğini…

Samet, Ahlat Ağacı’nda anlatılan bireysel tükenişin başka bir versiyonunu bu filmde simgeliyor, diyebiliriz. Deniz Celiloğlu’nun Samet karakterini vücuda getirirken sergilediği hissediş, tıpkı Merve Dizdar’ın oyunculuğunda olduğu gibi, bize olduğu gibi geçiyor.

Bakışlar, mimikler ve hissedişler… Hepsi, Celiloğlu’nun oyunculuk performansı sayesinde bir film karesinde değil de gerçeklikte var olmuşçasına canlı. O kadar hayattan. O kadar başarılı.

Hoyrat coğrafya… İmkansızlığın resmi…

Nuri Bilge Ceylan, doğunun hoyrat iklimli coğrafyasını anlatırken bunu öyle bir sinematografik teknikle yapıyor ki, o sahneleri izlerken deli rüzgarı yüzünüzde hissediyor, yoğun kar tanelerini kirpiklerinizde, o tanelerin soğuğunu kızarmış burnunuzda, kurumuş dudaklarınızda duyumsuyorsunuz. 

Doğu coğrafyasına dair iklimsel tasvirden daha öne çıkan bir şey var fakat filmde; oradaki imkânsızlıkların anlatılması. Bir çocuğun, kışın acımasız soğuğunda ayaklarını bir nebze olsun sıcak tutabileceği bir bota ihtiyaç duymasından daha can yakan ne olabilir? Sırtını, göğsünü sıcak tutacak bir mont, ayağına karın soğuğu için zırh olacak bir bot…

Bazıları için hangi marka olacağına bir türlü karar verememek en büyük dertken, bazıları için plastik olanını dahi elde edemeyişin dert sayılamayacağı çok güçlü ve can yakan bir zıtlık. O çocukların yardım kolisindeki botları/montları utana sıkıla aldığı anlar, adil olmaktan fersah fersah uzak acı gerçekliğin en saf tezahürünü yarattı içimde. Modern şehir insanının -hele ki toplumsal meselelere duyarsız olanın- hiçbir zaman öğrenemeyeceği, öğrense de anlayamayacağı, anlasa da umursamayacağı bir düzenin acı veren çarpıklığının filme sokulması, o coğrafyanın artık ne yazık ki kanıksanmış çaresizliğinin müthiş bir anlatımı… Bu noktada, filmde yer alan bölge çocuklarını da performansları için tebrik etmek gerekiyor. Onlarsız olmazdı.

Yalnızca doğanın sesi…

Film boyunca fonda müzik kullanılmaması gerçekliği daha da artırıyor. Tipi sesi, rüzgâr uğultusu, dize kadar gelen karda çıkan ayak sesleri… Filmin çoğu sahnesinde bu sesler var. Hoyrat doğanın etkileyici seslerini sekteye uğratmamak adına fona müzik koymamak, Nuri Bilge Ceylan evreninde kendisine ait bir imza. Böylece gerçeklik artıyor, sahneler daha da hayattan oluyor. İzleyici olarak bizler, film izliyor olmaktan çıkıyor, kendimizi o gerçekliğe dahil vaziyette buluyoruz.

Minimal kareler, renklerin alabildiğine azaltıldığı (fotoğrafçılık jargonuyla söylemek gerekirse, desatüre edildiği) sahnelerdeki sadelik, kaynağını o sadelikten alan müthiş bir ihtişamla donatıyor filmi. Doğu insanının sabitlendiği fotoğraf kareleri hikâyenin geçtiği mekânın içine daha çok alıyor izleyiciyi. Yönetmen o anların içine çekiyor bizi, oraya hapsediyor. 

“Senin gözünden kendimi görmek isterdim.”

Kıymetlisi olduğum insanların gözünden nasıl göründüğümü merak etmişimdir hep. Siz de yaşar mısınız bu merak duygusunu? Filmdeki bu “senin gözünden kendimi görmek isterdim” repliği ve daha pek çoğu, kendi içinde var olduğu (maskesiz) şekliyle kendini kurcalamayı bilen ve bundan zevk alan insan için birçok eşsiz ilham barındırıyor. 

Filmdeki yer yer uzun diyaloglar, düşünmeyi seven, düşünmeyi bilen izleyiciye sunulan bir şölen adeta. Nuri Bilge Ceylan’ın diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de diyaloglar sarsıyor, düşündürüyor hatta hızını alamıyor, can yakıyor. 

Hayatın İçindenlik…

Sanatsal deha bir avantaj değildir her zaman. Bir sanatçı olarak meydana getirdiğiniz yaratıyı kitlelere nasıl ulaştıracağınızı ve anlattığınızı nasıl anlaşılabilir kılacağınızı biliyor olmanız gerekir. Nuri Bilge Ceylan, sanatsal dehasını kullanırken bu gerçeği göz ardı etmiyor. Karakterlerine yüklediği “hayatın içindenlik” ile o karakterleri izleyiciyle hemhal ediyor. Onlarda ustalıkla var ettiği “pathos” ile izleyicinin yalnızca zihninde değil kalbinde de sarsıntılar yaratmayı başarıyor. Tamamen anlaşılır olmayı bazı bazı bilerek sekteye uğratarak filme yerleştirdiği metaforlar ile izleyiciyi düşünmeye zorluyor, düşünerek elde edilmiş sonuçların lezzetine vardırıyor. Bununla birlikte tamamen kapalı bir kutu da bırakmıyor önümüze. Böylece film ile izleyici arasındaki akışı imkânlı hâle getiriyor. Eseri için yaratıcı kaynak yaptığı her şeyi gerçek hayattan alıyor oluşu da yaratmayı başardığı etkiyi perçinliyor.

Özetle;

Kuru Otlar Üstüne, bir filmin, bir metnin ya da bir sanat eserinin dipnotlarını okuma konusunda kendine güvenen her izleyici için muhteşem bir film. Olanı biteni göründüğü kadarıyla değerlendirme yüzeyselliğinde olan, bağlamları yorumlama işine yargılamak gibi çok tehlikeli bir empatisizlikle başlayan ve anlamsız yaftasını bir çırpıda yapıştırıveren izleyiciye elbette sıkıcı gelecektir. Ancak dipnot okuma ve görünenin ardına geçebilme konusunda kendini yetkinleştirmiş izleyici için üç buçuk saatlik eşsiz bir keyif.

Karanlık ve umutsuz taraflarıyla da dikkat çekiyor film. Tıpkı ülkemiz ve dünyamız gibi. Yaşadıklarımız ve bize yaşatılacağından korktuklarımız gibi. Karanlık ve umutsuz tarafları çokça olan…

Son olarak; bir olay filmi değil, bir durum filmi olduğunun da altını çizmek gerekir. Bu yüzden, akıcı senaryo ile ivmelenen bir hikâye izleme derdinde olan izleyici için beklediği anlamda bir tatmin sağlamayabilir. Durumlara, duygulara, anlamlara, amaçlara, var oluş hezeyanlarına, çıkmazlara dair bir paydaya ortak olmak isteyenler için ise bu film, bir ziyafet olacaktır.

Olan biten…
Adı üstünde…
Olan, bitmekte…
Asıl olay, olanın bitenin ötesinde,
daha derinde…